SÜNDÜS ARSLAN AKÇA
Ta Hazar’dan Tuna’ya
Türk Dünyasının Kadın Şairleri Bakü’de
Bazı şehirleri görmeden önce tanır insan.
Sesinden tanır; çocukluğunda kulağına düşen bir ezgiden, yıllardır farkında olmadan mırıldandığı bir nağmeden…
Azerbaycan benim için biraz böyleydi.
Çocukluğumuzdan aşina olduğumuz Azerbaycan ezgileri, bu coğrafyaya karşı içimde hep ayrı bir muhabbet büyüttü. Bazen nereden öğrendiğimi hatırlamadığım bir nağmeyi mırıldanırken bulurdum kendimi. Ses yakındı, söz yakındı, gönül yakındı.
Yıllar, kardeşliğin türkülerden hayatın içine nasıl taştığını da gösterdi. Türkiye’nin başına gelen en küçük felakette Azerbaycan’ı yanı başımızda gördük. Hocalı’da katledilen kardeşlerimizin acısını yüreğimizde duyduk; Karabağ’ın sevincini kendi sevincimize kattık.
“Bir millet, iki devlet” sözü zamanla devletlerin dilinden halkların gönlüne indi.
Azerbaycan’la kurulan bu yakınlık, daha büyük bir coğrafyanın kapısını da aralıyordu. Adriyatik’ten Altaylara uzanan Türk dünyası, uzun ayrılıkların ardından birbirinin sesini yeniden duymaya başladı. TÜRKSOY başta olmak üzere ortak kültürümüzü, dilimizi, sanatımızı ve edebiyatımızı yaşatan kuruluşların kurultayları, festivalleri, edebiyat buluşmaları ve ortak yayınları bu coğrafyanın yollarını çoğaltıyor.
Devletlerin ve kurumların açtığı bu yolların gönülden gönüle ulaşmasında kültür ve sanat insanlarına da sorumluluk düşüyor. Biz şairlerin payı ise sözümüz kadar. Şiir, sınır kapılarında durdurulamayan sözün en eski yolculuğu. Kazak’ın dizesini Anadolu’ya, Anadolu’nun türküsünü Kırgız yurduna, Azerbaycan’ın nağmesini Balkanlar’a taşıyabiliyorsak Türk dünyasının kültürel birlikteliğine kendi dilimizce bir köprü kuruyoruz demektir.
Türk Dünyası Kadın Şairler Birliğini bu yüzden edebî bir oluşumun ötesinde, kadınların sesiyle, şiirin imkânıyla ortak kültürümüzü geleceğe taşıyacak uzun soluklu bir gönül yürüyüşü olarak görüyorum.
Bu yürüyüşün başlamasında Türk Edebiyatı Vakfının ve Vakıf Başkanı Serhat Kabaklı’nın emeğini anmak gerekir. 2025 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde düzenlenen Türk Dünyası Lefkoşa Şiir Akşamları sırasında İnci Okumuş’un kadın şairleri kalıcı bir çatı altında buluşturma düşüncesi; Serhat Kabaklı’nın sahiplenmesi, Türk Edebiyatı Vakfının girişimleri ve başkan seçilen iş kadını, şair Huraman Muradova’nın ciddi çabalarıyla kısa zamanda karşılığını buldu.
Birliğin başkanlığını üstlenen Huraman Muradova’nın bu oluşumu yaşatmak için gösterdiği gayreti Bakü’de yakından görme imkânımız oldu. Türk dünyasının farklı coğrafyalarından kadın şairleri aynı çatı altında buluşturmak için zamanını, emeğini ve imkânlarını seferber etmişti. Konaklamadan sofralara, şehir gezilerinden kültür programlarına kadar her ayrıntıda onun cömert ev sahipliğinin ve ince düşüncesinin izleri vardı. Dört gün boyunca kendimizi bir organizasyonun konuğundan çok, uzaklardan gelmiş kardeşler gibi hissettik.
Bakü’ye davet edildiğimi öğrendiğimde duyduğum heyecan bambaşkaydı.
Bu defa uzaktan sevdiğim o toprağa ayak basacak; Türk dünyasının kadın şairleriyle aynı sofraya oturacak, aynı salonda şiir okuyacak, ortak kelimelerin sesinde birbirimizi bulacaktık.
Türkçe konuşmak…
Türkçe kucaklaşmak…
Yüzyıllardır ayrı coğrafyalarda yol alan kelimelerin birbirini hâlâ tanıdığını görmek…
Birbirimizin dilinde kendimizden bir kelime buldukça sevinmek…
Meğer insanın dili de hasret çekermiş.
Türk dünyasının kadın şairleriyle buluşmak, uzun bir ayrılıktan sonra kardeşine kavuşmak gibiydi. Kimi zaman sözden önce gözler konuştu. Eller birleşti, kollar açıldı. Birbirimizin yüzüne bakarken yarım bırakılmış bir sohbeti kaldığı yerden sürdürür gibiydik.
Şükür gavuştuh…
Bakü Havalimanı’na indiğimizde bizi karşılayan Hayale Hanım, daha ilk dakikada yaşayacağımız dört günün gönül iklimini haber verdi.
Gözleri dolu dolu sarıldı bize. Dualarla, bütün içtenliğiyle:
“Şükür gavuştuh…” dedi.
İki kelimeydi.
Türkiye’den Azerbaycan’a uzanan bütün yollar o iki kelimenin içine sığmıştı sanki.
Aynı saatlerde Bakü’ye ulaşan altı şairle otelimize doğru yola çıktık. Yorgunduk ama merakımız daha büyüktü. Otobüsün camından Bakü caddelerine, binalarına ve mimarisine bakıyor; şehrin kıvrımlarında Türk’ün izini arıyorduk.
Otobüste ilk tanışmalar başladı.
İsimler, şehirler, şiirler…
Daha otelimize varmadan mesafeler kısalmıştı.
Türk Dünyası Kadın Şairler Birliği Başkanımız sevgili Huraman Muradova, konuklarını bekliyordu.
İlk soframız orada kuruldu.
“Sofra” diyorum ama bu kelime hazırlananları anlatmaya yetmez. Azerbaycan mutfağının en güzel yemekleri özenle hazırlanmıştı. Huraman Hanım hiçbir ayrıntıyı tesadüfe bırakmamış, yemeklerin ev yapımı olmasına kadar her şeyi düşünmüştü.
Aşgarası ve onunla birlikte sunulan perde pilavı muhteşemdi. Ardından baklavalar, meşhur kurabiyeler ve elbette çay geldi.
Azerbaycan çayıyla aramda daha ilk günden ayrı bir muhabbet başladı. Öyle sevdim ki dönüşte valizimin hatırı sayılır bölümünü çaylar ve çay sunumunda kullanılan demlikle dolacaktı.
O akşam sofrada yalnız yemek paylaşmadık. Tanıştık, hemhâl olduk. Türk dünyasının kadın şairleri olarak nasıl bir yol yürüyebileceğimizi, sözümüzü ve şiirimizi birbirimizin coğrafyasına nasıl ulaştıracağımızı konuştuk.
Karşımızdaki her yüz başka bir Türk yurdunun hikâyesini taşıyordu.
Özbekistan’dan gelen Nergize Esedova, Taşkent doğumlu, Özbekistan Yazarlar Birliği üyesi bir şairdi; şiir, nesir ve tercüme kitaplarıyla Özbek edebiyatının çağdaş kadın seslerinden biriydi.
Kazakistan’dan Assel Ospan, Abay’ın yurdundan gelmişti; Kazak filolojisi eğitimi almış, şiirlerinde bozkırı, millî kimliği, insanı ve ortak Türk kültürünü işleyen bir şairdi.
Kırgızistan’ın sesini Tolgonay Sarıyeva taşıyordu. Şiirinin yanında Kırgızların kadim üç telli çalgısı komuzla kurduğu bağ da dikkat çekiciydi. Program sırasında komuzunu eline alıp ezgilerini seslendirdiğinde salona Kırgız yurdunun sesi yayıldı. Tellerden yükselen ezgi, söze ihtiyaç bırakmadan hepimize ulaşıyordu. O an şiir, dil ve musiki aynı kökte buluştu. Tolgonay’ın komuzu Bakü’de Kırgızistan’ın sesiydi.
Kuzey Kıbrıs’ın sesini Feyzan Korur taşıyordu. Lefkoşa doğumlu Feyzan Korur’un şiirden öykü ve tiyatroya uzanan eserleri, kadın ve toplum meselelerine duyarlılığı vardı.
Balkanlardan aramıza katılan Leyla Şerif Emin, Üsküp’te doğmuş, Türk Dili ve Edebiyatı eğitimi almış; Kuzey Makedonya’daki Türkçe edebiyatın önemli yayınlarından Köprü dergisinin genel yayın yönetmenliğini sürdüren şair ve yazardı. Birliğimizin başkan yardımcılarından biri olarak Balkan Türklerinin sözünü de bu çatının altına taşıyordu.
Başkurdistan’dan Tenzile Devletberdina, şairliğinin yanında dramaturg, gazeteci ve çevirmendi; şiir kitaplarıyla ve uzun yıllara yayılan kültür çalışmalarıyla Başkurt edebiyatının güçlü kadın kalemlerinden biriydi.
Tataristan’dan Şemsiye Cahangirova, Güney Azerbaycan’dan Şerife Caferi de aramızdaydı. Miyana doğumlu Şerife Caferi, Fars dili ve edebiyatı eğitimi almış; şiir, yayıncılık ve kültür çalışmalarını sürdüren, Berlin’de Azerbaycan Türkçesinin ve kültürünün yaşatılması için çalışan bir şairdi.
Türkiye’den ise İnci Okumuş, Gonca Hatunoğlu Yılmaz ve ben, Sündüs Arslan Akça, bu büyük gönül halkasının içindeydik. İnci Okumuş, şair ve yazar kimliğinin yanında Türk dünyası üzerine yıllardır sürdürdüğü kültür çalışmalarıyla Birliğin kuruluş fikrinin doğduğu isimdi. Gonca Hatunoğlu Yılmaz şiiri ve edebî çalışmalarıyla Türkiye’nin sesini Bakü’ye taşıyan kadın şairlerimizdendi.
Ben de yıllarımı eğitime vermiş bir öğretmen, şiir, deneme ve öykü ile yolunu sürdüren bir yazar, Kümbet Dergisi Genel Yayın Yönetmeni olarak memleketimin ve ülkemin sözünü bu buluşmaya taşımaktan büyük bir onur duyuyordum.
İlk akşamda anladım ki masanın etrafında Taşkent, Almatı, Bişkek, Lefkoşa ve Üsküp; Başkurt ve Tatar yurtlarının sesi, Güney Azerbaycan’ın hasreti, Anadolu’nun soluğu vardı.
Şiir Pasaport İstemez
18 Eylül sabahı Bakü Atatürk Kültür Merkezi’nde toplandık.
Türkiye, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs, Kuzey Makedonya, Başkurdistan, Tataristan, Güney Azerbaycan ve Azerbaycan…
Türk dünyasının farklı uçlarından gelen kadın şairler aynı çatı altındaydık.
Program, Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Akademisyen Nizami Caferov’un selamlama konuşmasıyla başladı. TÜRKSOY Genel Sekreteri ve yazar Sultan Raev, Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı Serhat Kabaklı, Azerbaycan’ın Halk Yazarı Çingiz Abdullayev ve Türk dünyasının bilim, edebiyat ve kültür hayatından kıymetli isimler de bizimleydi. Tek tek sòz aldılar.
Serhat Kabaklı’nın oradaki varlığı benim için ayrıca anlamlıydı. Lefkoşa’da filizlenen düşüncenin Bakü’de Türk dünyasının kadın şairlerini buluşturan canlı bir yapıya dönüştüğünü görmek, verilen emeğin karşılığıydı.
O salonda haritanın çizdiği mesafeler küçülmüş gibiydi.
Huraman Muradova’nın konuşmasında söylediği: “Şiir sınır tanımaz. Şiir pasaport istemez. Şiir bir yürekte doğar, binlerce yürekte kendisine vatan bulur.” sözleri Bakü’de yaşadığımız buluşmanın özeti gibiydi.
Bizi orada buluşturan sözümüzdü, şiirimizdi, kökümüzdü, birbirimize duyduğumuz muhabbetti.
Huraman Hanım, Mehseti Gencevi’den Hurşidbanu Natevan’a, Heyran Hanım’dan Azize Caferzade’ye uzanan Azerbaycan kadın edebiyatının güçlü damarını da hatırlattı. Geçmişten bugüne yürüyen kadın sözünün bugünkü halkalarından biri olmak, buluşmaya başka bir anlam katıyordu.
Türk dünyasının kadın şairlerine tek tek söz verildi.
Sıra bana geldiğinde bu oluşumun içinde bulunmanın değerinden, Türk dünyasının ortak kültür ve gönül coğrafyasından söz ettim.
Ardından “Uyan Mahmur Bakışlım” adlı şiirimi okudum.
Yıllar önce yazılmış dizeler, Hazar’ın kıyısındaki Bakü’de yeniden anlam kazanıyordu:
Beyaz yeleli umut dört nala sürsün atı
Ta Hazar’dan Tuna’ya iz’im var, duysun batı
Türk’ün uykusu bile uyanık keser, bilsin
Fırtınalar koparır çılgınca eser, bilsin…
Programın en zarif hatıralarından biri de omuzlarımıza bırakılan kelagayılardı.
Azerbaycan kadınının asırlık zarafetini taşıyan o ipek örtüler omuzlarımıza konulduğunda Azerbaycan sanki kendi renginden, kendi ruhundan bir parçayla sarıyordu bizi.
Huraman Hanım’ın programın sonunda söylediği: “Sözümüz birliğimiz olsun! Kalemimiz köprümüz olsun! Şiirimiz yürekten yüreğe uzanan ebedî gönül bağımız olsun!” sözleri de o gün kurulan kardeşliğe ne güzel yakıştı.
Kitapların Arasında Uzayan Sohbet
Programın ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesi’ne geçtik.
Burası Azerbaycan’ın yakın dönem düşünce ve devlet hayatının önemli bilgi merkezlerinden biri. 2003 yılında Bakü’nün köklü iki kütüphanesinin birleştirilmesiyle kurulan kütüphane, geçmişi 19. yüzyıla kadar ulaşan koleksiyonları barındırıyor. Farklı dillerde nadir eserleri; tarih, edebiyat, dil, hukuk, felsefe ve siyaset alanındaki kaynaklarıyla Azerbaycan’ın yazılı birikimini geleceğe taşıyor.
Böylesi bir mekânda Türk dünyasının şairleri olarak bulunmanın ayrı bir anlamı vardı.
Kitapların arasında çaylarımızı yudumlarken sohbet sürdü. Azerbaycan tatlıları yine soframızdaydı.
Bakü’de çayın yalnızca bir içecek olmadığını anladım. Çay, sohbetin bahanesi; misafirin baş tacı edildiğinin zarif işaretlerinden biriydi.
Bir bardak çayın başında şiirden başlayan sohbet, Türk dünyasının geleceğine kadar uzanabiliyordu.
İçerişehir’de Bir Akşam
Akşam bizi İçerişehir’de tarihî dokusu olan bir restoranda ağırladılar.
İçerişehir’e adım atınca modern Bakü biraz geride kalıyor.
Dar sokaklar, taş duvarlar, surlar…
Kız Kulesi…
Şirvanşahlar’ın asırlara yaslanan hatırası…
Yüzyılların ayak sesleri hâlâ o sokaklarda dolaşıyor gibiydi. Geçmiş orada vitrinin arkasında saklı değildi. Kapılarda, duvarlarda, sokak aralarında hayatla beraber yürüyordu.
O tarihî atmosferde yine zengin bir Azerbaycan sofrası kuruldu.
Dikkatimi en çok çekenlerden biri kompostolar oldu. Çeşit çeşit meyveden hazırlanan kompostolar sofralarda içecek olarak sunuluyordu. Yemeklerin her biri ayrı lezzetliydi.
Derken ezgiler başladı.
Şiirler okundu.
Yerel danslar birbirini izledi.
Çocukluğumdan beri kulağımın bir köşesinde yaşayan Azerbaycan nağmelerini bu defa Bakü’de, İçerişehir’in tarih kokan duvarları arasında dinliyordum.
Bir Şehrin Kimi Unutmadığına Bakmalı
Ertesi gün gezi zamanıydı.
İlk durağımız Şehitler Hıyabanı oldu.
Bir şehri tanımak için yalnız caddelerine ve meydanlarına bakmak yetmiyor.
Kimi unutmadığına da bakmak gerekiyor.
Bakü, hatırasına sahip çıkan bir şehir.
Şehitlerimizin huzurunda durduk, dualarımızı gönderdik. Azerbaycan’ın yakın tarihinde iz bırakmış isimlerin kabirlerini ziyaret ettik. Haydar Aliyev’i, Ebulfez Elçibey’i, Ganire Paşayeva’yı rahmetle andık.
Kabirlerin başındaki heykel ve büstler dikkatimi çekti. İnsanlar yalnız isimleriyle değil, yüzleriyle de gelecek kuşaklara emanet edilmiş gibiydi.
Şehitliğin üzerinden Bakü’ye baktığımızda şehrin göğüne Ateş Kuleleri yükseliyordu.
Üç alev biçimindeki bu yapı, modern Bakü’nün belirgin simgelerinden. Şekilleri, yüzyıllardır “Odlar Yurdu” diye anılan Azerbaycan’ın ateşle kurduğu bağı hatırlatıyor. Abşeron’daki doğal ateşlerden Ateşgâh’a ve Yanardağ’a uzanan eski ateş kültürü, bugün modern mimarinin diliyle Bakü’nün göğünde karşılık buluyor.
Bir tarafta şehitlerin hatırası…
Öte tarafta ateş biçiminde göğe yükselen yeni Bakü…
Geçmişle gelecek aynı manzarada buluşuyordu.
Öğle yemeği için seçilen yer de Huraman Hanım’ın inceliğinin başka bir göstergesiydi: bir şehit ailesinin işletmesi.
Onun merhametinin sözlerinde kalmadığını, yaptığı seçimlere de sindiğini o gün bir kez daha gördüm.
Yöresel lezzetleri tatmaya devam ettik. Bizim pişi ve gözlememize benzeyen; otlu, patatesli, kıymalı çeşitler geldi sofraya.
Adı başka olsa da tadı tanıdıktı.
Bakü’de sık sık yaşadığım duyguydu bu:
Adı biraz başka, özü bizden…
Küçük Hazar’dan Büyük Hazar’a
Pazar gününü biraz daha Bakü’ye bıraktık.
Hazar’ın kıyısına indiğimizde içimde memleketime uzanan başka bir kapı açıldı.
Ben Elazığlıydım. Bizim de bir Hazar’ımız vardı: Elazığ’ın mavisi Hazar Gölü…
O anda Azerbaycan’la Elazığ arasında yıllar önce kurulmuş başka bir bağ geldi aklıma: Elmas Yıldırım.
Bakü doğumlu Azerbaycan şairi Elmas Yıldırım, yaşadığı sürgünlerin ardından Türkiye’ye gelmiş, yolu Elazığ’a düşmüştü. Gurbette, o zamanki adıyla Gölcük’ün kıyısında memleketini ve Hazar’ı özlemiş; bu hasreti şiirlerine de taşımıştı. Elazığ’daki gölün “Hazar” adını almasında onun rolü olduğuna dair yıllardır anlatılan bir hikâye de vardır. Rivayete göre Gölcük’ün kendisine memleketindeki Hazar’ı hatırlattığını yazarak Atatürk’ten gölün adının Hazar olarak değiştirilmesini istemişti.
Yıllar önce Bakü’den Elazığ’a gelen bir şair, küçük Hazar’ın kıyısında büyük Hazar’ı özlemişti.
Yıllar sonra ben, Elazığ’dan Bakü’ye gelmiş bir şair olarak büyük Hazar’ın kıyısında küçük Hazar’ı hatırlıyordum.
Karşımda uçsuz bucaksız Hazar vardı.
Şiirimde yıllar önce:
“Ta Hazar’dan Tuna’ya iz’im var…” diye yazmıştım.
O dizeyi yazarken bir gün Hazar’ın kıyısında durup kendi sözümün içine gireceğimi nereden bilebilirdim?
Bir süre Hazar’a baktım.
Sonra yeniden İçerişehir’in sokaklarına karıştık. Sevdiklerimize Bakü’den küçük hatıralar seçtik.
Son akşam otelimizin yemekhanesinde bizim için yine özenle hazırlanmış bir sofra vardı.
Bu defa sofraya vedanın hüznü de oturmuştu.
Konuşmalar yapıldı, teşekkürler edildi. Dört günün nasıl bu kadar çabuk geçtiğine hepimiz şaşırdık.
Huraman Hanım ve çalışma arkadaşları günler öncesinden her ayrıntıyı düşünmüş, planlamış ve titizlikle uygulamışlardı. Gösterilen ilgi ve misafirperverlik karşısında zaman zaman mahcup olduğumuzu itiraf etmeliyim.
Dört gün boyunca bize misafir olduğumuzu unutturdular.
Muhabbetle, dostlukla, şiirle geçen dört gün…
Bu güzel buluşmada, yıllardır Azerbaycan türkülerini sevdiren sanatçı İclal Akkaplan da türküleri, enerjisi ve mütevazı kişiliğiyle gönüllerimizi fethetti. Serhat Kabaklı’nın eşi Yüksel Kabaklı ve kızları Aybala Büşra Kabaklı da konuklar arasındaydı. Onların varlığı, Bakü’deki bu gönül buluşmasına ayrı bir sıcaklık kattı.
Şükür gavuştuh…
Ayrılık vakti geldiğinde ilk günkü sarılmalarımız vardı yine.
Bu defa gözlerimizde hüzün de vardı.
Bakü’den ayrılırken düşündüm:
Türk dünyasını yalnız haritalardan okumak ne kadar eksikmiş.
Aramızda sınırlar, kilometreler, farklı devletler ve söyleyişler var. Fakat Kazakistan’dan gelen bir şairin gözlerine baktığınızda, Kırgızistan’dan gelen kardeşinizle sarıldığınızda, Azerbaycanlı bir kadın size çay uzattığında; Tataristan’dan, Başkurdistan’dan, Kuzey Makedonya’dan gelen bir şairle aynı kelimenin güzelliğine sevindiğinizde başka bir hakikat çıkıyor karşınıza:
Biz birbirimize sandığımızdan çok daha yakınız.
Türkçe konuştuk.
Türkçe güldük.
Türkçe kucaklaştık.
Türkçe şiirler okuduk.
Bazen aynı kelimeyi başka türlü söyledik; sonra o kelimenin kökünde yeniden buluştuk.
Karşılanırken de uğurlanırken de rehberimiz hep sevgi oldu.
Ayrılık hüzün getirse de her birimiz yeniden buluşmanın umudunu taşıyorduk.
Ve Bakü Havalimanı’nda gözyaşlarıyla söylenen, bütün bu yolculuğu tek başına anlatmaya yeten o sıcak Azerbaycan söyleyişi var yanımda:
“Şükür gavuştuh…”
Asanatlar "şiirden sinemaya" 








