İSMAİL OKUTAN
Bilir misin Gülüşlerin Şikâyetçidir Hüzünlerimden |ÖYKÜ|
“Hasretin ay ışığı gibi gönlüme dolup bir kurşun gibi kalbime vururken gözüm bir şey görmüyor artık. Kör fareler gibi kalbimle seni görüp yürüyorum sadece” içime doluşuyordu bu düşünceler dışarıya adımımı atarken.
İçimden geçip istemsiz ve amaçsız adımlarla garip kaldırımlarda yürüyorum. Böyle işte içimden yürüyüp sana ulaşmayı arzu ederken yeni acılara varıyorum ancak. Bu garip kaldırımlarda, boynu bükük bir yetim ve öksüz olarak yürüyorum artık bir kuş gibi kalbim titreyerek. Bu sıkıcı ve daracık sokaklarda yürüdüm başıboş olarak iki ton acıyla birlikte. Adım attığım, geçtiğim her yerde bir yalnızlık saklıydı. Umutların içi bile yalnızlıkla dolmuştu. “Hayat böyledir işte hayta bir şeydir.” diyordum.
Telifi ve telafisi olmayan kalın ve siyah bir yalnızlıkmış meğer hayat. Dışarıda ne bir kuş uçuyor ne de bir yaprak kımıldıyordu titreyen kalbimden başka. Yaşamak ise kocaman ve ağır bir gurbetmiş meğer. Gide gide baktım, bir kuytuya, bir kuyuya düştü yolum.
Garip bir acıda boğuldum birden. Garip olduğu kadar kalbimin kadrolu acısıydı bu duygu… Sonra birden düştüm başka bir kuyudan aşağıya, derinlere doğru.
“Sen bu kuyudan çıkabilir misin şimdi" dedi bir ses içimden. Bu acıdan keyif alıyordum aslında, hatırlamak ve adını anmak ne kadar güzelmiş meğer.
“Acı ve hüzünden keyif alınır mı?” dedi birisi sonra içimden.
Böyle derken bir boşluğa doğru akıp düştüm sanki. Belki de bir kuyuydu burası. Derin mi derin bir kuyuydu burası.
Sonra bir ip uzatıldı aşağıya doğru. O ipe tutunup senin bakışlarına tutuldum fakat heyhat ki çeken kimse yoktu yukarıdan. Kuyunun başında bekleyen bir kimse de yoktu. Nereden sarkıtıldı bu ip, kim sarkıttı, neden kimse çekmiyordu? Artık gizli bir şeydir sanki benim hayatım bu kuyunun dibinde. Katlanmış ve kanatlanmış özlemlerin, çifte kavrulmuş hüzünlerin, şeddeli ve şiddetli acıların içinde kıvrandım. Gel beni bul artık, kaybolduğum bu yerde işte.
Derken akşam oldu, kuyunun içi de dışı da karanlığa gömüldü. Büyük bir yoklukmuş meğer şehir, büyük bir yok oluşmuş meğer hayat. Büyük bir yorgunlukmuş hayat sadece.
Karmaşık sesler geliyor karanlık bir yerden, karanlıkta konuşan birinden sesler geliyor, bu insanlar kimler? İçimden geçip nereye gidiyor bu zaman. Güneş batarken beni bırakıp nereye gidiyor böyle, nereye? Soğuk, izbe, karanlık bu yerde uykum geliyor benim. Canım uyumak istiyor acayip bir şekilde uyumak istiyorum. Ne tuhaftır ki bir anlam veremiyorum yaptıklarıma. Senin için acı çekmek, beklemek ve özlemek ne kadar da keyif verici bir şeymiş meğer.
"Hayır bitmez, bitemez bu acılar," dedim derin kuyunun dibinde üzüntüyle. “İyileşmez, iyileşemez benim yaralarım.”
İçine düştüğüm bu kuyunun sularına batarken, yıllarca yazdığım hüzün, acı ve keder içerikli o yazılar, bugün yaşadıklarıma, çektiğim acılara denk geliyormuş meğer. Kendimi yeni buldum, kendime yeni döndüm gibi bir şey.
Sonra yağmur yağmaya başladı, hüzün yağmuru. Kuyuya akmaya başladı.
“Aman” dedim. Aman acılara dikkat.
Her an kalpten bir çığlık kopabilir. Benden akan mavi bir acı her an derin kuyuyu doldurup taşabilir hayata.’’
Sular içime dolmaya başlayınca içimdeki acılar dışarıya akmaya başladı. Yağmur durmasın, acılar çıksın benden, her an yeni acılar çıkabilir içimden dedim. Yağmur acılarımı sakladığım bu dünyadaki en iyi dostum. O kadar acıya başka yer bulamadın bu dünyada. Acılarıma bakıp acımasın kimse bana.
Her an bir anda vurabilir kalbime bu acılar. Can çekişebilir, kan akıtabilir kalbim. Ne kadar can yakar bir acı, ne kadar acı verir bir ayrılık?
Gün bitip gece başladığında hüzün tütüyordu her taraftan. Acının kucağında bir ıstırapla bitiyor usturuplu gece. Gece bitmiyor, kimse bilmiyor daha neler olabileceğini.
Bu acıyı, içime düşen bir gök dolusu acıyı bir bardakta içen bilir, uzay kadar acıyı yaşayan anlar. Doğmakla aynı rahmin çocuğudur ölmek.
Acının bir rengi var mı? Kan gibi kırmızı mı yoksa matem gibi siyah mı? Hüznün bir tadı var mı? Ya içime dolan ıstırap kaç gökten süzülüp kaç katmadan geçip gelir kalbime? Kaç yıllıktır, kaç yaşındadır, hangi çağa aittir bu hüzün? Hangi rüzgâr alıp getirdi içime?
Doğduğu yere, özüne, suyun gözüne gitmeliyim, gidip görmeliyim hüznün kaynağını. Ne kadar heybetliymiş kalbimi dağlayan bu karmaşa, bu kargaşa?
Beni soymakla başladı hayata bu hüzün, beni bitirmeye ant içmiş gibiydi, ayrılığın ayazını anlatarak.
Ben böyle bir durumun her gün ruhumu işgali edeceğini düşünüyordum. Öylece ortada bırakan, öyle bir işgal ki derinliğine varmak için ömrü yetmez insanın.
Çile ve ıstırap bir tercih değildi, ben o acıyı yaşıyorum sadece. Başka herhangi bir hükmüm yoktu şu yeryüzünde.
Sonra bu yalancı hayatta ne kadar sessiz ve edilgen olduğumu hatırladım. İçimde çoğalan bir tavırla yürüdüm, hem de öyle naif bir edayla, öyle hüznümü döken bir edayla yürüdüm ki kimse fark etmedi beni.
Sonra içimde bir kuytudan korkunç çığlıklar duydum, korkunç ayrılıklar buldum. İşte böyleydim yürürken fakat kimse duymuyordu beni. Hayatın öznesi acı ve hüzündür her yerde, diye düşünüyordum mutlaka bir yerde bir karşılığı vardır bunların. Ölümün rahminden kucağıma düşüyordu sırlanmış bu düşünceler. Birkaç kere ısırılmış bir elma gibi hayat çeyrek kalmıştı benim için. İçimde tutsak edilmişti hayat. Ben ise acılara tutsak idim artık.
Ne zaman yeni bir acının öksesine tutulacağımı bilemiyorum artık. Kimse de bilmez bunu zaten. Her an yaşayabilirim bir acıyı. Hayatımın içinden ne kadar çok acı geçip gidiyor şimdi. Kaç acıya kapılıp gittim. Kaç acının içinde kaybolup kaldım. Kaç kez, kaç kez kaçtım kendimden. Kaç kez, kaç gökten dolunay diledim kendime. Kaç sevgi diledim kalbime bilemedim yeşil gözlüm?
Çekip gittiğinden beri, bakışlarını benden çevirdiğinden beri her yer karanlığa boğuldu.
Burası uçurumun dibidir şimdi. Bilir misin gülüşlerin şikâyetçidir hüzünlerimden. Bakışların içimde kaldı, içimde. Hayat iki ağlayış arasında kalan kısa bir sevinçtir. Burası sessiz sedasız kopup giden, benden kopup kaybolan çığlıklar diyarıdır şimdi. Ayrılıklar uzun, aydınlıklar kısadır şimdi. Vuslat uğruna girilen uzun bir kâbustur hayat.
Şimdi tutunduğum en sağlam dal bu hüzün ağacındandır. Hasretimi, sevgimi, hüznümü sarıp sarmaladığım sıcak ve sihirli bir sığınak oldu şimdi bu kuyu.
“Şimdi görüyorum ki seni özlemek yitip gitmenden kaç bin kez daha betermiş meğer, kara kaşlım, kara gözlüm.”
Ben bu hüzünlerden vazgeçemiyorum. Çünkü içinde sen varsın, sen. Bu acılar bırakmıyor beni. Koca koca hüzünlerle beni çağıran düşlerde yanımdasın hep aslında.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
