blank

Güneş Sarısı Hasretler

İSMAİL OKUTAN Güneş Sarısı Hasretler |ÖYKÜ|

İSMAİL OKUTAN
Güneş Sarısı Hasretler |ÖYKÜ|
 
Canına dokunan kuvvetli bir rüzgâr camdan içeriye giriyordu yine. Yavaş yavaş perdeyi şişirip havalandırdı, sonra hızla eserek pencereyi sertçe çarptı. Çarpma sesiyle kendini kaybetmişçesine daldığı düşüncelerden sıyrıldı ve kendine geldi. Ne zamandan beri boş bakışlarla uzun uzun bakıp duruyordu, bilemedi. İçindeki sıkıntılara sıcak havalar da eklenince iyice bulanmıştı, dikkatini toparlayarak yerinden kalktı, güneşliği çekip pencerenin önüne bir kırlent koyup açık bıraktı. Şimdi serinlikle beraber ışık da doluyordu içeriye. Odanın her tarafını serinletip aydınlatıyordu fakat hep bir şey eksik kalıyordu. Odanın bir köşesi hep karanlıkta kalıyordu sanki. İçinde doğan ıstırap kımıltıları ve hasret kırıntıları ile birlikte o köşeye baktı. Sabit ve derinleşmiş bakışlar, içini deşen sancılar dolduruyordu kalbine.
 
Yıllarca bu köşede üzerinde hasta olarak yattığı yatağı kaldırıp şimdi yerine yeni bir kanepe koymuşlardı ama o kanepe bu köşeye hiç oturmamıştı, hiç yakışmamıştı, hep iğreti duruyordu sanki. Yaşlı teyze ise o kanepeye oturmamıştı hiç, yanına oturup yumuşak ve hafif bir dokunuşla okşuyor ve seviyordu sadece. Kanepenin kenarına geliyor, yanına oturuyor, sonra titrek ellerini özenle ve yumuşakça üzerine koyup tüylerini okşarcasına uzun uzun seviyordu onu. Yüreği kan ağlıyor, içinden bir şeyler yukarıya doğru hareket edip gözlerini dolduruyordu. Bir hıçkırık zinciri oluşuyordu içinde. Gözyaşları önce yanağına akıyor, ardından da damlayarak kanepeye dökülüyordu. Titrek elleriyle cebinden mendilini çıkardı, gözyaşlarını sildi fakat yaşlar durmuyordu, bir pınar olup akıyordu.
 
Bu yepyeni kanepe bile onun izlerini bu köşeden silemiyordu. Bu odaya her gelişinde yüreği titriyor, eli titriyor, gözleri doluyordu, yaşlar akıp gidiyordu, bir pınar gibi. O’nu ebedi istirahatgâhına gönderdiği günden beri yaşıyordu bu ruh halini.
 
Şimdi yine içinde şiddetle bir şeyler kıpırdıyordu, bastırmaya çalışıyor, yumruklarını sıkıyor fakat başaramıyordu bir türlü. Son ana kadar direnip onlarla boğuşuyordu ama sonunda hıçkırıklara boğuluyordu. Hani bazen insanın gözünün önünde pamuk gibi beyaz halkalar veya siyah noktalar belirip bir görünüp bir kaybolur ya, bir yakınlaşıp bir uzaklaşır ya, elini atarsın boş kalır ya işte öyle bir şey vardı derin bakışlarının kilitlendiği noktada ve adeta o beyaz noktaların, o siyah deliklerin içine gömülmüştü.
 
Ne yapsa ne etse kocasını, gözyaşları, hıçkırıklar ve ağlayışlar arasında sonsuzluğa uğurladığı kasvet dolu o uğursuz anları silemiyordu aklından; soğuk, hüzünlü, kaskatı ve buz gibi. O günün halet-i ruhiyesini atamıyordu bir türlü üzerinden. İnsanın kendisine elem veren, hüzün ve acı veren anları hatırlaması ne kadar zordur; bir bıçak darbesi gibi, bir ok gibi saplanır, ciğerlerini parçalar, içini kanatır, kara ve kasvete, karanlığa ve ağır psikolojik travmalara boğar. Şimdi belki de böyle bir anı yaşıyordu ve bu anlardan pek memnundu. Yeter ki onunla ilgili bir şeyler gelsin yanına yurduna. Bu acılardan müthiş tatlar alıyordu. Bugüne kadar defalarca benzer acı ve hüzün dolu anlar yaşamıştı ama zaman tek başına bu odaya gelse ruhunun derinliklerinden gelen bir hıçkırık boğazına düğümleniyor ve ağır bir hüzün çörekleniyordu üzerine. Bir yanardağ gibi alevleniyordu yüreği, sonra lavlar gibi akıp her tarafı basıyor, her tarafı yakıyordu.
 
Hayatın sillesini yiyip yatağa düştüğünde uzun yıllar birlikte çile doldurmuşlardı. Önce ağır hastalığa yakalandığı için üzülmüştü, sonra iyileşmiş, canlanmış ve kanlanmıştı. Sanki ona bakmak için güç ve kuvvet kazanmış, kendini unutup tüm gücünü, tüm zamanını ona bakmak için harcamıştı. Hastalığı atlatmıştı ama şimdi bu ayrılıktan sonra yine kendini halsiz ve mecalsiz görüyordu. İyice harap ve bitap düşüp hastalığının nüksetmesinden korkuyordu. Artık neye sevinirse sevinsin hiçbir şey kocasının yerini tutmuyordu. Dile kolaydı tam elli sekiz yıl aynı yastığa baş koymuşlardı. Acıyı ve sevinci, zorluğu ve kolaylığı, varlığı ve yokluğu, kuraklığı ve bolluğu birlikte yaşayıp birlikte göğüslemişlerdi. Şimdi beklemediği bir anda ölüm gelip onu elinden alıp götürmüştü. Bir kuş gibi elinden uçup gitmişti işte ve işte artık ne yaşamanın ne bu evin ne bu dünyanın ne paranın pulun ne malın ne de bu hayatın bir anlamı vardı. Her şey değersizleşmiş ve önemsizleşmişti.   
 
Bir ömür boyu aynı yastıkta geçen hayatlarının her biri şimdi başka bir yakadaydı. Bir yakasında o ve sekine vardı diğer yakasında kendisi ve hüzün. Hayatın bir yakasında kendisi diğer yakasında artık ulaşılmaz olan o. Seslense sesini duymaz. Hüzünlerden geçilmiyor. Ölmek hayatın bir yakasında yaşamak diğer yakasındaydı. Yaşamak bu tarafında hayatın hasret öbür tarafındaydı. Bir tarafında yüreğinin kırıklığı diğer tarafında ölüm acısı vardı. Bir zamanlar gamzelerinde bile gül varken şimdi yüzünde hüzün yetiştiriyordu. O dağ gibi koca adam nasıl da avucundan çıkıp gitmişti.
 
Kocası çok duygusaldı, eskiden beri çabuk üzülür ve gözyaşlarına hâkim olamazdı. Şimdi o nemli ve o yaşlı gözlerle kendisine bakıyor sandı, gözlerinin önüne geldi silueti, öyle üzgün ve öyle kırgındı.
 
Bugüne kadar defalarca acı ve hüzün dolu anlar, ölümler, ayrılıklar yaşamıştı ama hiçbiri bu kadar zor, bu kadar acı verici, bu kadar kanatıcı olmamıştı. Bu koca dünyada hayat arkadaşını kaybetmekten daha zor, daha hazin bir durum olmadığını anladı. Bu koca dünyada yalnız başına ve desteksiz kalmıştı. Hayata veda ettikten sonra aradan geçen bu kısa zamanda yokluğu ne kadar çok belli oluyordu ne kadar çok özlüyordu, hayatında kocasından kalan kocaman bir boşluk oluşmuştu.
 
Kendisini ağlatacak kadar güzel şeyler yaşamıştı oysa. Güzel yaşayanı ve güzel konuşanı ne kadar çok özlüyor insan. O düşüncenin, o duygunun içinde bıraktığı iz şimdi kalbinde kocaman bir yara olmuştu, o yaradan sayısız sızılar her tarafına yayılıyordu. İnsanların canına okumaktan, menfaat, gösteriş ve bencillikten başka bir şey düşünemeyen bu dijital gösteriş düşkünü garip insanlar çağında saf ve temiz yürekli yardımsever ve paylaşımcı sevgi ve şefkat dolu eski toprak bir insanı kaybetmek ne kadar acı ve hüzün vericiydi, ne kadar sancılıydı.
 
Hayatı güzel kılan da çirkin yapan da insanın kendisiydi, insanların eylemleriydi. Nihayet kendini toparlayıp ayağa kalktı. İçindeki kara ve kasvetli havayı dağıtmak, birazcık nefes almak için odadan çıktı. Salona geçti, oradan hep birlikte çıktıkları balkona yöneldi. Alüminyum korkuluklarla çevrili balkonda eski bir koltuk ve yere serili kilimin üzerinde bir yer minderi vardı. Kapıyı açtığında onu hep oturduğu koltukta bulmayı arzu etti ama boş duran koltuğa baktığında hüzün doldu içine, koltuk ise onun ansızın göçüp gitmesine, onu terk edip yalnız bırakmasına üzülüp inliyordu sanki. Koltuğu boş bırakıp yer minderine oturdu yine. Sırtını duvara dayadı. Hep birlikte çay içtikleri, ağaçların üst dallarına yuva kuran kuş seslerini dinledikleri, konuştukları bu balkonda şimdi yapyalnızdı ve hayatı yalpalıyordu sanki.
 
Onun bu melankolik haline en çok, annesiz bir çocuk gibi bakışları sessizliğe boğulmuş, annesini hiç görmek istemeyen ama anne denilince ağlayan, annesiz kalmanın korkularını yaşayan, annesizliğin kokularını içine çeken boynu bükük masum genç bir kız çocuğu, evet o, en çok o hüzünlendi 
 
Güneş iyice yükselip dik açıdan geliyordu yeryüzüne, yapraklardan süzülerek ağaçların dibine vuruyor, evlerin içine giriyordu. Güneş sarısı hasretler toplanıyordu içinde. Kocası dünya ıstırabını bitirmişti ama bütün ıstırapları kendisinin kucağına bırakmıştı sanki.
 
“Sen ağlıyor musun anne,” diyerek bir el dokundu omuzuna hafifçe. “Sen ağlıyor musun, neden ağlıyorsun, bir şeyin mi var anne?”
 
Hemen kendini toparlayıp kafasını çevirerek dokunan elin sahibine baktı, yazmasının ucuyla gözyaşlarını silip gizlemeye çalıştı.
 
“Yok, oğlum, bir şeyim yok, ağlamıyorum ben.” dedi mahcup ve titrek bir sesle.
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir