Yazmak Bir Dile Göçmektir

CAFER TURAÇ 
Yazmak Bir Dile Göçmektir
 
Bu dünya bana, kaç sayfa yer ayırdı bilemiyorum, ama okuduğum ilk sayfalar hala seslerini koruyor bende. 
 
Adana'da birkaç evin bir arada olduğu geniş avlularda, paylaşılan hayatların sesleri; bazen bir ağıt bazen bir çığlık, bazen de kına gecesi kıvamında yüreğime düşen sesler. Sinema afişlerinin çağırdığı, Zagor’un, Tommiks’in, Karaoğlan’ın arkadaşı sayıldığım yıllar. Doğan Kardeş’i ödünç alıp, Redkit’e  eyvallah etmediğim,  Kemalettin Tuğcu’yla  yatıp-kalktığım yıllar, Alibaba’yla Kırkharamiler’le boy ölçüştüğüm yıllar; askılı pantolonumu, naylon ayakkabımı kaybedip yağmur seslerini bulduğum yıllar. Sonradır tren hatlarında, trenlerle akarak okunmuş gazetelerdeki sesleri hecelemem. Göçebeliğimde tutunduğum adlar da sonradır; ta ki ablama yazdığım ilk şiirin hazzıyla uyanıncaya kadar. Bir de sesi sesime yabancı olmayan ilkokul öğretmenim: Şefika Akyel, yazdıklarımı defterine çektiren.
 
Malatya’dayız, ortaokul ikinci sınıftayım. Türkçe öğretmenim Mustafa Gül; yazılarımın farkına varıyor, kitaplarla dergiler öneriyor. Okudukça kendi hikâyemi tamamlıyorum sanki. Peyami Safa, Cemil Meriç, Seyyid Kutup, Yaşar Kemal beraber okunuyor. Sanki kalbime gölgesi düşüyor; Minyeli’yle, Çalıkuşu’nun. Ziya Osman’ın mektubu gibiyim Cahit Sıtkı’ya. Abdullah Ziya Kozanoğlu okuyarak,  Malkoçoğlu, Battal Gazi’nin beyaz perdedeki seslerini biriktiriyorum.
 
Pınar dergisi çıkıyor o zamanlar, takip ettiğim dergilerden biri. Kuleli Askeri Lisesindeyim, Pınar dergisinin hikâye yarışmasına katılıyorum, üçüncülük, yanında da bir daktilo veriliyor; ödülü almak için firar ediyorum ve daktilomu aylarca saklayıp dolabımda, izine ayrılırken eve götürüyorum, hiçbir tuşuna dokunmadan yıllar sonra da bir arkadaşa hediye ediyorum. Mehmet Akif Ak, Mehmet Taşdiken ve erken giden Mehmet Ali Taşcı gibi ağabey hikâyeciler var Pınar dergisinde, yıllar içinde dost olduğum, onların her  davranışı etkiliyor beni, yazdıklarını sektirmiyorum. Ama Kuleli’de gurbet burcundayım, radyo dinleyip hep okuyorum, kütüphaneden çıkmıyorum etüt öncesi yemek araları. ’Arkası Yarınlar’ için radyo koynumda, uyuyorum.
 
Rus klasikleri önceliğim: Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Puşkin, Gogol benimle içtimada bile varlar. Balzac, Zweig, Kunt Hamsun, Böll, Stendhal’la tanışılıyor, Panait İstrati hiç bölünmeden okunuyor, Saul Bellov vazgeçilmez oluyor, Melih Cevdet, Behçet Necatigil,  Attila İlhan, Nazım, Ahmed Arif, Karacaoğlan, Ruhsati, Yahya Kemal, Haşim, Tanpınar keşfediliyor ardından. Poe ve Apollinair  sanki aynı suda yüzüyorlar. Rimbaud  cehennemde bir aşk resmiydi  bana. Kaçak dergilerim de  vardı: Soyut, Büyük Doğu. Birçok yasak kitap gibi onları da ceketime sarıp sarmalayarak taşıyorum kışladan içeriye.
 
Harp Okulu dönemi, Edebiyat dergisi, Mavera dergisiyle buluşma yılları. Tunalı Hilmi sokağını aşıp Attila İlhan’ı bulma yılları. Akay yokuşunda Nuri Pakdi’in  eylem dünyasına sızma yılları. Mavera’da Alaeddin  Özdenören’le şiir konuşup, Cahit Zarifoğlu’yla uzun uzun sustuğumuz, Rasim beyi  dinlediğimiz yıllar. Sonra Aylık Dergi deneyi; Yaşar Kaplan’la beraber yola çıkıp, şiirlerle görünme yılları. Pavese’nin günlüğüne girip, Salinger’in Gönülçeleni, Fuzuli’nin sesi olmayı seçtiğim, İkbal’i, Tagor’u, Nezihe Meriç’i, Leyla Erbil’i, Oğuz Atay’ı, Mansfıeld’i ve Halil Cibran’ı bulduğum yıllar.  Faulkner, James Joyce, Virginia Woolf da var işin içinde.’Yüzyıllık Yalnızlık’ diyor Marquez.Cortazar,  Rodrigo Gitar Konçertosu eşliğinde okunuyor.Cemal Süreya ve Aşık Mahzuni gönülbağımın semenderleri. Elimdeki hüzün:  Orhan Gencebaydı.
 
1980 darbesinin bana getirdiği arkadaşlarla Üç Çiçek dergisinde yerim ayrılmıştı, Yönelişler’de  Ebubekir Eroğlu’nun  seçici  yanını gördüm. Kayıtlar, Ramazan Dikmen’le benim özdergim olmuştu. Yedi İklim dergisiyse çokça selam verdiğim bir dergiydi. Hisar Dergisi,  şöyle bir görünüp çıktığım, A. Muhip Dıranas’ın  Mehmet Çınarlı’nın görünmez yüzleriydi. Dıranas, hep kalbimin içinde kaldı ışıklarıyla.
Dergiler, yazanların her gün yaktığı ocaklardır, öyle olmalıdır. En güzel ocağı Diriliş dergisinde buldum; bazı geceler Beyazıt’tan Laleli’ye kedilere yol vererek yürüdüm o büyük ustayla. Hiç sözünü kesmedim, sözü hiç eksilmesin üzerimde dedim Sezai Karakoç’un. 
 
İlk tayin yerim Amasya, beni kalbimle konuşturan şehir  oldu. Yeşilırmak’ta yıkandı düşlerim, rüyalarım bir kış odasında yorumlandı. Ferhat kesilip yazdığım şiirlerdir  o şiirler. Harşena Dağının duldasında ırmak çıkmalı bir evde yaşardı  Nehrin Kızı; ben kalbinden şiirler çalardım sulara yazılacak. Şehzadelerin aşk divanlarına orada baktım. Sonraki göçmelerim, çocukluğumun  trenleri kadar işlemedi yüreğime; Adana tren garını, Toprakkale, Bahçe, Fevzipaşa istasyonunu, Suçatı’yı unutturamadı. Tuzladan çıkıp  Beyazıt’a akar gibi gittiğim, Çorlulu, Koska Kıraathanesi, Erzurum Çayevi ve Necati Polat her  yeni şiirimin ilk tanıkları oldu. Laleli Çayeviyse hemşeri durağımızdı, kimi yayınevi sahiplerinin de  uğrak yeri.
 
Fatsa, bana bir sahil kasabasında öte  bir şeydi; kuzeydeki edebiyat dostlarına selam limanımdı. Puşkin’le, Nabokov’la, Cengiz Aytmatov’la yağmurlu ikindiler geçirdim. Bir şehirde yitmenin, yıldızlara asılı durmak olduğunu orada öğrendim. Ahmet Kaya’nın sesi,  rüzgârları  durdurur, hangi şarkılar hangi kabukları soyardı bilmezdim. Ezra Pound Kantolarla, Elıot Çorak Ülkesiyle konaklardı bende ve  Elem Çiçekleri’yle  Baudelair. Bir boy ötede Calvino vardı, Tezer vardı, Ece Ayhan vardı. Adorno, bir rüya kayıtcısıydı.Borges ve Faulkner bir masalsonu mutluluğuydu. 
 
Şiire ilk ürpermem çocukluk yıllarına rastlar; Adana’da belki yorgun bir sonbahar akşamı, pencerelere dayanıp iş dönüşü beklenen ablalar, belki top oynayan çocukların kaleye bile almadıkları göçmen yüzüm, belki de sayılmayan gollerimin hüznü yazdırdı bana, bilmiyorum. Ama şiirlerimin üzerinde kalbimin gölgesi var diyebiliyorum. Ben neyle konuştum, benimle ruhum nasıl konuştu, neyi saydım neyi döktüm, hangi yollara gittim, hangi esintilere kapıldım nerdeydim, bir kar sesinde yağışım  bir akarsu oluşum nedendir bilmiyorum, bir vakte sığdıramıyorum.
 
Hikâye şu;  askersiniz, gömleğinizle duygularınız arasındaki renk, her zaman sizi yoruyor, siz, yeryüzünün yenilgilerle dolu tarihinin esmer kelimesi olarak bir adım öne çıkıyorsunuz; bu mesafe bazen Cizre oluyor, bazen Keşmir. Kimi zaman Kafka'ya uğruyorsunuz, kimi zaman da Sadi'ye. Cumartesilerinizde Sezai Bey, perşembelerinizde Haşim var. Sofada kelebeklerin izini sürüyorsunuz, o sizi  Muhyiddin'e  götürüyor. Ve hiç ummadığınız bir yerlerden Karacaoğlan çıkıp geliyor.
 
Şairin yolculuğu sürer gider… Nerden başlar dersen; kendi sılasından, kendi bağından. Şair, yolculuklarla kendi gurbetini bulur. Sonrası hikmet burcuna yolculuktur.
 
Dünyayı yepyeni bir dille anlamayı, anlatmayı hep sevdim.
Turgut Uyar'la 'Geyikli Gece'de 'Kayayı Delen İncir' olmuştuk, Terme'de. O da yaşasaydı şöyle seslenirdi sanırım ‘benim hiç mutluluk fotoğrafım olmadı yüzbaşım’. Yani şairler aynı mezheptendir, vurulurken de birbirine tutunurken de. Ama ben ortalıkta görünmeyi sevmem pek. Birkaç dost meclisinde olmayı daha çok önemserim.
 
Şiir en çok söylenir, en çok satan olmaz diyorum. Şimdiye kadar aklım ermedi bu tür alışverişlere. Duymamak istemişimdir hep. Sezai Karakoç gibi söylersem: ‘Ben yıllar yılı burada/Başka bir zamanı yaşadım/insanlar başka kelimeler başka/Başka bir gümüştü ağaçlardan dökülen.
 
Şiirim önce benim kalbevimin şiiri. Sonra sokakların, kaybolan mahallemizin, bombalanan mabedlerin, semt dolmuşlarında unutulan mendillerin, bayan Rachel’in, mersinyaprağının, Neşet Ertaş’ın, Mostar’ın, Rilke’nin, Kahire Çarşısının, Cemil Meriç’in kitaplığının, Kemal Tahir’in mahpusluğunun, Ruhsati’nin sazının, Ramazan Dikmenin ömrünün, Niyazi Mısri’nin, Yılmaz Güney’in, Dostoyevski’nin Beyaz Geceleri’nin, Sarıkamış’ın kapılara yaslanan yağmurlarının, karşılıksız mektupların, gurbet imalı yolların şiiri.
 
‘Duygu dolu bir insan olarak ortadayım ‘diyor Rilke. Aynen öyleyim. Şiirimle de aynamla da aram iyi. 21.yüzyılda kendi yüzümü korumaya çalışıyorum, aldığım yaralara inat. Aykırı seslere kapalı, tahammüllü, biraz divan şarkıcısı, çokça halk düşkünü, evini gül bahçesi sanan, oğullarının arkadaşı, yârinin sırdaşı olan. Şimdi üzerimde yazılmamış şiirlerin buğusuyla ‘Görünmez Kentler’de’ dolaşıyorum Attar aksanıyla, çünkü yazmak, bir dile göçmektir; kendi yaralarını sarmak için.
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir