AHMET URFALI
Ömer Lütfi Mete’nin “Gülce” Şiirini Tahlil Denemesi
GÜLCE
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Dikildim parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Dikildim parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Başım döner, beynim bulanır
El etmez
Gel etmez
Gülce'm uzaktan dolanır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Gülce bir davet
Mecaz değil
Maraz değil
Gülce bir afet
Peri değil
Huri değil
Gülce beyaz sihir
Gülce ölümcül naz
Buram buram zehir
Yâr yüzünde infaz
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Başım döner, beynim bulanır
El etmez
Gel etmez
Gülce'm uzaktan dolanır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Gülce bir davet
Mecaz değil
Maraz değil
Gülce bir afet
Peri değil
Huri değil
Gülce beyaz sihir
Gülce ölümcül naz
Buram buram zehir
Yâr yüzünde infaz
Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbetülarz'dan
Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum Gülce’den
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can veriyorum
Ha itti beni, ha itecek
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzden
Dabbetülarz'dan
Deccal’dan, yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum Gülce’den
Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan
Nutkum tutuluyor, ürperiyorum
Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can veriyorum
1981
A- ‘Gülce’ şiir kitabına genel bir bakış
2007 yılında yayınlanan ‘Gülce’, Leyla Bahsi, Dünya Bahsi ve Mevla Bahsi olmak üzere üç bölümden teşekkül edilmiştir. Leyla Bahsi’nde 10, Dünya Bahsi’nde 45, Mevla Bahsi’nde 26 şiire yer verilmiştir. Bahis başlıkları içerikler hakkında mesajlar vermektedir. Başlıklar ismiyle müsemmadır.
Söz konusu kitap, 151 sayfa olup 1971-2003 yılları arasında yazılan şiirleri kapsamaktadır. (Pişmanlık 1971 s.73- Aşk Olsun 2003 s.151) Şair, şiirlerinde kendine has bir üslup oluşturmuştur. Dizeler arasındaki kafiye ve redifler, yine aynı şiir içinde kısa dizelerin uyumlu ahengi bir bütünlük ve hareketlilik göstermektedir. Şair, bu ahengi ve bütünlüğü kafiyelerle ve hece ölçüsünün özgün kalıplarıyla vermeye çalışmıştır. Bazı şiirlerde Horon türküleriyle muhteva ve şekil benzerlikleri dikkat çekmektedir. Bendler arasında aynı dizelerin tekrar edilmesi de temaya bağlı kalmayı sağlamaktadır. Karadeniz’in dalgaları gibi yükseliş ve çekilişler, karaya vuruşta sakinleşmeler şiirlerde çok açık bir şekilde hissedilmektedir. Keza Horon oyunundaki birlik, dayanışma, tutum ve davranış hareketleri şiirlerin kelime gruplarında belirginleşmektedir.
Gülce sevgisinden kaynaklanan tehlikeyle Hızır’ın kurtarıcı vasfı şiir boyunca Şair’de psikolojik bir sıkıntı yaratmaktadır. Bu sıkıntılı durum klasik şiirimizde sıkça görülen bir olgudur. Sevgilinin sevene verdiği cevr ü cefa onun belli bir olgunluğa ulaşmasını sağlamak için yapılmaktadır.
Şiirlerde farklı konular estetik/bedii unsurlarla donatılarak edebi bir disiplinle ortaya konulmuştur. Şairin üslubu bazen Köroğlu avazı gibi alpçe, bazen de Yunus Emre ilahileri gibi erence bir söyleyiş içinde ifade edilmiştir. Her söyleyiş, ifade ediş derin duyuşların birer tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiirlerdeki müphem, birbirine zıt gibi görülen örüntüler, okuyucuyu konunun içine çekmek gayesiyle yapılmış olup onların anlam zenginliğini fark etmeleri, duyumsamaları içindir.
Mete; eserlerinde milli/gelenekçi yapısını muhafaza etmiş, kültürel değerlerin önemini vurgulamıştır. Bu bakımdan kendisini bir ‘kaygı’ yazar ve şairi olarak tanımlamak da mümkündür. Onun ‘kaygı’sı yabancılaşma, yozlaşma ve çürümeye karşı milli bir tepkidir. Bu yüzden Mete; Türk töresi ve İslami değerleri bir bütün halinde savunarak kızmadan, bağırmadan, öfkelenmeden ‘kelam-ı kibar’ kişiliğiyle ortaya koyar.
Şiirlerinde derinlikli bir coşku dili kullanan Şair, mistik duygu ve düşünceleri her zaman ön plana almıştır. Deli Yürek’te Kuşçu, Kurtlar Vadisi’nde Ömer Baba, Ekmek Teknesi’nde Fırıncı Nusret Baba karakterleri davranış ve sözleriyle bizzat Şair Ömer Lütfi Mete’yi çağrıştırmaktadır. Aşk, hayat, ölüm, tasavvuf, sosyal/kültürel eleştiriler, Türk ve İslam tarihi, çatışmalar, çelişkiler şiirlerinin başlıca konularıdır. Şiirde yüksek bir lirizmin bulunmasının yanı sıra romantik duyuşlar ve deyişler yoğun bir biçimde hissedilir. Öte yandan tasavvuf şiirlerinde görülen sembolik anlatım, alegorik/temsili göstergeler öne çıkmaktadır.
‘Üslubu beyan ayniyle insandır. İlkesi gereğince özellikle ‘’ülkü’sünü eserlerine yansıtmıştır. Bu cümleden hareketle Gülce’de 12 Eylül Darbesinin kıyımına uğrayan gönüldaşlarını gerek doğrudan ve gerekse ima, imge, metafor göstergeleriyle dile getirmiştir. Gülce şiirindeki vuslata erişemeyen âşık konusu böyle bir olgunun ifadesidir. Gazelce, Bir İçim Tufan, Pervane, Diriliş, Yiğidi Gam Öldürür, Gülün Bittiği Yer, Yıldızlar Aktı Yarına, Serzeniş, Yazık başlıklı şiirlerde bu durumu gözlemek mümkündür. Bu konu, 1980,1981 tarihli şiirlerde daha da açıktır.
Bilgi vermek amacıyla kitaptaki pek çok ima, imge ve metaforlardan bazılarını buraya alıyoruz:
Uçurumun kenarındayım Hızır/ Güzelliğin zulme çaldığı sınır,
Saniyeler gözlerimde birer can.
Işık kısık, umut tutuk, heves sönük ve genç idik.
Ak alnım burada rüsvay çıkar/Kutlu bir suç üstüne.
Doğrandım huzme huzme ay kesimi.
Karanlığındayım yirmi dört ayar.
Dışı tenha insanın, içi mahşer.
Yaram yârimdir/Yârim yaramdır.
Gidelim dedin ölmeden önce ölüme.
Yiğidi gül ağlatır gam öldürür.
Doğrulamam artık dikilemem/Paletler geçiyor dizlerimden.
Bize fena kıyacaklar.
Güneş ülkesinde bir kutup zindan/Yusufgillerde yatıya kaldı çağ.
Bu sevda ağlamaya değecek.
Tuz saymışlar beni köz olduğum derde.
Hem mahpusum burdayım.
Taş kesildik, bozkırın alnında, bir hilal kaş.
Kalmayacak gümüş hilâl okçusundan mahrum.
Bir kızıl elmaydım çürüdüm/Halden hale geze geze.
Benim annem yüz lisan bilir.
Fecrinde uyandım, öyleyse varım.
B- ‘Gül’den ‘Gülce’ye geçiş
Farsça’da genel anlamı çiçek olan gül, Türkçe’de pek çok çeşidi bulunan ve gül ağacında yetişen ‘gül’ adıyla bilinmektedir. Gül; Türk kültür hayatının önemli figürlerinden birisi olma özelliğiyle şairler tarafından tema, mazmun, imge ve metafor kullanımlarında öne çıkarak onların başlıca ilham kaynağı durumunda belirginleşmiştir. Gül, yüzlerce kelimeyle mâni, türkü, atasözü, deyim, ninni, ağıt, ilâhi, halk hikâyesi ve kıssalarda varlığını sürdürmektedir. Yetiştirilmesi, biçimi, kokusu, rengi ve daha pek çok yönleriyle çiçeklerin sultanı olan gül, aşk çiçeği olarak sevgilinin sembolüdür. Bahar, gül mevsimi ismiyle anılır. Bahçeleri renk cümbüşüyle şenlendiren güller, kokusuyla da gönülleri ferahlatır. Gülün renk ve koku davetine uçarak gelen bülbül, duygusal nağmeleriyle ortama romantik bir hava verir. Seher yelinin ritmik ahengiyle coşan kalplerden sevgi ve güzelliğe dair oluşan sözler, dizelerde kanatlanır.
Hz. Peygamber’in alnından damlayan terle gül suyu arasında kurulan bağlantı, dini kültür öğelerinin anma ve kutlama ritüellerine de aktarılmıştır. Bu tür törenlerde gül kokusu püskürtülmesi ve ellere gül suyu dökülmesi Hz. Muhammed’e duyulan yüksek saygı ve sevginin bir nişanesi bilinmiştir. Gülün yumuşak dokusuyla onun mizacı birbirine benzer özellik olarak tanımlanmıştır.
Tasavvufta gonca halindeki gül; birliği, açılmış gül ise; birliğin çokluk halinde görünüşünü temsil eder. Gül bahçesi; halvet halinde olma, Allah’la başbaşa kalmayı belirtir. Açılmış gül, can sırrını açığa vurmaktır. Gülün ömrünün kısa olması hayatın geçici oluşunu işaret eder. Gülzar-ı fena’ yok olmaya mahkûm dünya, ‘gülzar-ı beka’ ise, sonsuzluk ülkesi anlamına gelir.
Gül, kız çocuklarına çokça verilen isimler arasındadır. Gül, Gülce, Gülnur, Gülseren, Gülay gibi… Peygamber’in simgesi olan gül, bir hürmet ifadesi olarak eşinin ve kızının ismine eklenerek Ayşegül ve Fatmagül biçimleriyle söylenir.
Gülce şiirini anlam bütünlüğünü bozmadan bendleri üzerinden tahlil etmek daha anlaşılır olacaktır.
C- Ulu dilber burcunda bir kurban (1.Bend)
Şair, Gülce şiirine, ‘Uçurumun kenarındayım Hızır’ dizesiyle başlamaktadır. Hızır Kıssası Kur’an-ı Kerim’de geçmekte olup bazı yorumlara göre Hızır, Musa’ya kılavuzluk etmektedir. Abdalların önderi olarak kabul edilen Hızır, tasavvufun önemli figürlerindendir. Hızır’ın ilahi sırları ihtiva eden’ ledün ilmi’ne mazhar edildiği söylenir. Pek çok mutasavvıf tarafından ‘mürşid-i kâmil’’ kabul edilen Hızır, efsanevi kişiliğiyle folklor, tasavvuf, halk inanç ve anlayışlarında geniş yer tutar. Divan edebiyatı şairleri kavuşulamayan sevgili ile Hızır’ın kişiliği üzerinde ilgi kurarlar. Hızır’ın ab-ı hayat içmesi ve diğer kerametleri şiirlerde sıkça geçer. Hızır, dar kalanların imdadına koşar. Halk dilinde; “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez”; “Her vaktini hazır, her geleni Hızır bil”; “Hızır gibi yetişmek, Hızır uğramak, Hızır’ın eli değmek” gibi atasözü ve deyimler bulunmaktadır.
‘Uçurumun kenarındayım Hızır’ dizesi şiirin beş yerinde vurgulanmıştır. Şair, ‘Gülce’ye âşıktır. Bu aşk yüzünden eza-cefa görmektedir. O, sevgiliden kaynaklanan her türlü ‘bela’ya razıdır. Zira sevgilinin olduğu yerde bulunan dikenden dolayı âşıkın başından bela eksik olmaz. Gül-har-bülbül mazmunu, âşık, maşuk ve rakip teşbihleriyle kullanılır. Diken (rakip), batma, yaralama, can acıtma, sıkıntı verme, engel olma, zarar verme, değersizleştirme anlamları verilerek belirtilir.
Gülün güzel kokusu bülbülü cezbeder. Bülbül, güle güzel sesiyle iltifat eder. Ancak gül bu duruma ilgisiz kalır, diken bülbülü kıskanır ve onu kalbinden yaralar. Bülbülün kalbinden akan kan, gülü kırmızı renge çevirir. Bu yüzden aşkın rengi kırmızı olarak bilinmiştir. Gülün bülbüle ilgisizliği, bülbülün güle olan aşkı, dikenin ise bülbüle karşı hasmane tutumu asırlar boyunca sürüp gider.
Fuzuli: ‘Hasılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı / Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı’ (Senin bulunduğun yerde beladan başka bir şey elde edemem.Aşkının yolunda yok olmaktan başka da bir niyetim yoktur.) beytinde söz konusu mazmunu açıklamıştır.
Benzer bir söyleyişi de Baki’nin şu beytinde görmek mümkündür:
Bâkiyi gül gibi handan ettin evvel lutf ile
Sonra döndün mübtelâ-yı hâr-ı hicrân eyledün
(Önce Baki’yi iyilik yaparak onu açılan güller gibi mesut ettin. Sonra da ayrılık dikenine müptela eyledin.)
Şair, Gülce’nin bulunduğu ulu dilber kalesinin burcuna çıkmıştır. Burası muhteşem belaya nazır bir konumdadır. Dilber ismi, ‘gönül alan, sevgili, güzel’ anlamına gelir. Bu isim, güzellik, sevgi ve zarafet ile ilişkilendirilir. Dilber ismi, genellikle güzel, sevgi dolu ve zarif kişileri ifade eder. Güzelliğin vasıflarından biri de onun ulu, yüce oluşudur. Burada kale ve burç kelimelerinin kullanılması güzelliğe ulaşmanın zorluğunu belirtmek içindir. Çünkü kale, çok korunaklı bir yapıdır. Oradaki dilbere ulaşmak büyük gayret gerektirmektedir. Şair, ‘muhteşem bela’ imgesiyle seyr ü sülukta karşılaşılacak keder, sıkıntı, üzüntü, gam ve badirenin zorluğunu belirtmektedir. Topukları uçurum boşluğunun avucundadır. Şair topuklarını boşluğa düşmek için hazır halde tutmaktadır. Uçurum boşluğunun avucu imgesinde kişileştirme sanatı yapılmıştır. Çünkü avuç, insanlarda bulunur. Derin yar adını çağırmaktadır. Derin yar tamlaması tevriyelidir. Buradaki yar hem uçurum hem de yâr sevgili anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır. Bu çağrı üzerine Şair, parmaklarının ucunda dikilmiştir. Bir gamzelik rüzgâr, kendisini itmek üzeredir. Sevgilinin gamzesinden gelecek olan rüzgâr onu uçuruma itmek üzeredir. Yargılanan genç, karar verecek olan meclis ve yargı kararı olan ferman hazırdır. Hakkında hüküm verilen kurban da ölüme hazır durumdadır. Kurban, İbrahim’de itaat, İsmail’de ise teslimiyettir. Verilen hüküm henüz infaz edilmemiştir. Kurban uçurumun kenarında bekletilmektedir. Şair, kendisinin vaziyetini böyle tablolaştırarak Hızır’ı haberdar etmektedir.
Şair’in bu hali Hüsn ü Aşk mesnevisinde anlatılan hikâyeye çok benzemektedir. Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk mesnevisinde Aşk’la Hüsn’ün sevdalarından hareketle alegorik/temsili bir tasavvuf eseri yazmıştır. Aşk, Hüsn’e kavuşmak için çıktığı yolda türlü çile, felaket, gam ve acılara gark olur. Burada Aşk derviş, Hüsn ise mutlak güzelliktir. Aşk’ın yol üzerinde karşılaştığı engeller ve çileler nefsi terbiye etmek içindir. Bu yolda vuslata ermek için tahammül, sabır, çaba, dürüstlük, gayret gösteren Aşk, olgunluk kazanarak Hüsn’e kavuşur.
Mete’nin çizdiği tabloda Aşk’ın çektiği benzer çileler var olmakla beraber sevgiliye kavuşma mümkün olmamaktadır. Mete, bu konuda tıpkı Fuzuli gibi düşünmektedir:
‘Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.’ Sevgiye kavuşma isteği çok kuvvetli hissedilmeli, ancak vuslat gerçekleşmemelidir. Çünkü ona kavuşma aşkın son bulması demektir. Bu anlayış platonik aşkın bir tezahürüdür.
Şair, bu bendi yazarken anlam zenginliğini dikkate almasının yanı sıra şekil bakımından da özenli bir yol izlemiştir. Bend, serbest tarz izlenimi verse de kafiye ve redif düzeniyle sağlam bir teknik üzerine kurulmuştur.
‘abababccbdddd’ kafiye düzeni şiire akışkanlık kazandırırken anlam bütünlüğünü da korumaktadır. dddd kafiyelerindeki ‘–an hazır’ benzerlikleri bende ritmik bir özellik vermektedir.
Bendin imgesel anlatım bakımından her dizesi değerlendirilebilir. Uçurumun kenarı, ulu dilber kalesinin burcu, muhteşem bela, derin yar, gamzelik rüzgâr öne çıkan imgesel anlatım gruplarıdır.
Uçurum; sıkıntı, keder, gam gibi anlamları çağrıştırdığı için metafor durumundadır. Uçurum, yar, divan, ferman kelimeleriyle tenasüp, yar kelimesinin hem uçurum hem de sevgili anlamlarıyla kullanılmasında tevriye, Hızır ve kurban kelimeleriyle telmih edebi sanatları yapılmıştır.
D- Güzelliğin zulme çaldığı sınır (2.Bend)
Şair, bu bendde de Hızır’a uçurumun kenarında olduğunu beyan ediyor. Güzellik zulme dönüşme sınırındadır. Burada çalmak; dönüşmek, benzemek anlamındadır. Halbuki güzelliğin olduğu yerde zulmün olmaması gerekir. Şair’in Gülce’si uzaktan dolanırken onun başı dönmekte, beyni bulanmaktadır. Zira sevgili ona ne el etmekte ne de gel demektedir. İlk bendi açıklarken yaptığımız sevgili kaynaklı eza-cefa çektirme durumu burada da devam etmektedir. Şair, Hızır’ı bir daha haberdar etmektedir. O, Gülce bir davet beklemektedir. Aşkın sebep olduğu dert ve gam artıkça sevdanın değeri artmaktadır. Sevgilin sevene yaptığı eziyetler hastalık ve illet değildir. Gülce, peri ve huri de değildir. O, Şair’e verdiği ıstırap ve sıkıntılarla bir gerçektir. Örneği Divan edebiyatı ve tasavvuf şiirlerinde görülen bu anlayış Şair’in aşk idrakiyle birleşmiş durumdadır.
Cemal Oğuz Öcal’ın; ‘Deli gönlüm bir güzele müpteladır müptela / Sonsuz zevk veriyor ondan gelen her bela’ beyiti Mete’nin bu aşk anlayışını desteklemektedir.
Burada Divan edebiyatı mazmunlarından şem(mum)-pervane açıklamak yerinde olacaktır.
Fuzuli; ‘Dil uzadır bahs ile ol ârız-ı handâna şem’ / Od çıkar ağzından etmez mi hazer kim yana şem’” (Mum, açan gülü andıran o yanak ile parlaklık hususunda yarışa girip ona dil uzatır. Acaba kendi ağzından çıkan ateşlerle yanmaktan korkmaz mı?) Işığın etrafında dönen pervane âşık, ışık ise sevgili olarak tasarlanmıştır. Pervane mumun ateşinden öleceğini bile bile ışığa koşar. Mumun ışığı tasavvufta ilahi ışık veya mürşit-i kamil olarak düşünülmüştür. Şair, sevgilinin ışığına koşan bir pervane gibidir.
Bendin kafiye ve redif düzeni, baaabbaacddceefgdg şeklindedir. Bu kafiyeleniş birinci bende benzememektedir. Burada ritm daha yüksek bir seviyeye çıkmış olup adeta senfonik bir hava verilmek istenmiştir.
Bend imgesel anlatım yönünden de zengindir: uçurumun kenarı, güzelliğin zulme çaldığı sınır, Gülce’nin uzaktan dolanması, Gülce afet, Gülce beyaz sihir, Gülce ölümcül naz, yâr yüzünde infaz. Huri ve peri kelimeleriyle tenasüp, beyaz sihir, ölümcül naz tamlamalarında açık istiare edebi sanatları yapılmıştır.
D- Bir gamzelik rüzgâr (3.Bend)
Şair, bu bendine daha önce kullandığı iki dizesini tekrar ederek başlıyor. Bir gamzelik rüzgâr yetecek/ Güzelliğin zulme çaldığı sınır dizelerindeki anlamı, ‘gamze’ üzerinden açıklamak uygun olacaktır. Divan şiirinde mazmun olarak kullanılan gamze, sevgilinin etkileyici bir uzvudur. Gamze, yanakta oluşan güzel ve sevimli bir yüzün simgesi olarak kabul edilir. Çukura benzeyen bu yapı tek yanakta olabileceği gibi çift yanakta da bulunabilir. Yan bakış, süzgün bakış, göz kenarıyla bakma manalarına gelen “gamze”, kuvvet ve tesir bakımından en etkili güzellik unsurlarının başında gelmektedir. Kaş, göz ve kirpiğin ortak özelliği olan “gamze”, sevgilinin en güçlü silahıdır. Bu silah âşıkı avlamak için kurulmuş bir tuzaktır. Sevgilinin gülümsemesiyle oluşan gamze, âşıkın bakışlarını esir alarak onu büyüler. Esaret süratle kalbe de bağlanır. ‘Bir gamzelik rüzgâr yetecek’ dizesi bu mazmunu işaret etmektedir. Seveni uçurumdan atmaya çok hafif bir esinti yeteri olacaktır. Şair, şimdi tam ‘Güzelliğin zulme çaldığı sınır’dadır. Her şey sevgilinin Şair’i itip itmeyeceğine bağlıdır. Bu ikircikli durum karşısında Hızır’dan yardım beklenmektedir.
Şair kendisini ‘ben fakir, ben hakir, bin taksir kelimeleriyle tanımlamaktadır. Bu ifade; kibirli görünmemek için kullanılan bir kalıp sözdür. Fakir yoksul, fukara, hakir hor görülen, taksir kusurlu manasını taşır. Bu dizelerde ağırbaşlı bir söyleyişle kendini tanımlayan Şair, takip eden dizelerde ‘Korku nedir bilmeyen’ bir kahraman olarak ortaya çıkmaktadır. Onu ateş ve kalleş, mızrakla gürz, Dabbetülarz, Deccal ve yedi düvel korkutmamaktadır. Halbuki sayılan bu öğelerin insanı korkutabilecek özellikleri bulunmaktadır. Dabbetülarz, kıyametin büyük alametlerinden sayılan bir yaratık olup kıyamete yakın ortaya çıkacaktır. Deccal, âhir zamanda ortaya çıkıp göstereceği olağandışı olaylarla bazı insanları dalâlete sürükleyeceğine inanılan kişidir. Yedi düvel ise savaş çıkaran devletler karşılığıdır. Yedi düvel sözü Türk İstiklal Savaşında işgalci devletler için kullanılmıştır. Bunların hiçbirinden korkmayan Şair, Gülce’den tir tir titremekte, ona bakmaktan ödü patlamakta, nutku tutulmakta, ürpermekte ve gözlerinde her saniyede bir can vermektedir. Şair, Gülce’ye baktığı takdirde gamzesiyle kurduğu tuzak sayesinde kendini esir alacaktır.
Bendin kafiye ve redif düzeni, aabbcccddeeeeefgfg şeklindedir. Bu kafiyeleniş bendin ritmini artırmaktadır.
Bir gamzelik rüzgâr, güzelliğin zulme çaldığı sınır, Saniyeler gözlerimde birer can
Her saniyede bir can vermek… imgesel anlatımlardır. Fakir, hakir, taksir-mızrak,gürz, Dabbetülarz, Deccal kelimeleri arasında tenasüp, korku bilmemek, ödü kopmak arasında tezat sanatı vardır.
Her saniyede bir can vermek… imgesel anlatımlardır. Fakir, hakir, taksir-mızrak,gürz, Dabbetülarz, Deccal kelimeleri arasında tenasüp, korku bilmemek, ödü kopmak arasında tezat sanatı vardır.
D- Her saniyede bir can veren Şair
Gülce şiirinde Şair tam bir teslimiyet içindedir. ‘Kurban hazır’ dizesindeki söyleyiş ‘Her saniyede bir can veriyorum’ ifadesiyle sonuçlanır. Kaderine razı olmak, uçurumun kenarına kadar gelip durmak Şair’in bu sevda yolunda kendini feda edeceğinin bir delilidir.
Şair’in iç depremler yaşadığı durumlarında veya ikircikli davranışlarında bir arayışa girerek tercihte bulunması, doğru karar verebilmesi için derin düşünceler içinde kıvranması, çatışmalarından kurtulması ‘ölmeden önce ölmek’ sırrını bilmekle çözülecektir. Bu da ancak Şair’in belirttiği gibi; ‘her saniyede bir can vermek’le mümkün olacaktır.
‘Ölmeden önce ölüm’ bir nefis terbiyesidir. Tasavvufta ikilikten kurtulup birliğe ulaşmaya ‘ölmeden önce ölmek’ denmiştir. Fenafillah erişmek ben’i, nefsi öldürmekle olur. Gerçek aşık bunu anlayabilmektir.
Gülce, Şair’in tek şiir kitabına ad olarak verilmiştir. Muhtevası, tema’sı, edebi sanatları, kaynakları, keşifleri, buluşları, ilhamları ve teknik yapısıyla bir ‘şah Şiir’dir. Yazıldığı 1981 tarihten bu yana aradan yıllar geçmesi karşılık tazeliğini koruyabilmiştir.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
