blank

Albina Şiirini Tahlil Denemesi

AHMET URFALI Gonca Yılmaz Hatunoğlu’nun Albina Şiirini Tahlil Denemesi

AHMET URFALI
Gonca Yılmaz Hatunoğlu’nun
Albina Şiirini Tahlil Denemesi
 
Albina’nın duygu ve düşünce zemini
 
Gonca Yılmaz Hatunoğlu’nun Albina adlı şiiri içeriğinde taşıdığı mitolojik unsurları, destansı dili ve efsane bilgisiyle yoğun anlamlarla yüklü bir özellik taşımaktadır. Şair, kullandığı mazmun, metafor, imge ve sembollerle unutulmuş bir coğrafyaya adeta sihirli bir yazıt dikmiştir.  Pek çok kaynaktan aldığı bilgiyi içselleştirerek şair kimliğinde harmanlayıp bir “şah şiir” yazmıştır.
 
Albina, bir Kafkas rüzgârıdır. Başı dumanlı dağlarında nice mitolojik anlatılar, nice sevda yüklü efsaneler eser. Kafkas dağları; hürriyet aşkının, direnme gücünün bir başka adıdır. Albina; görkemi, ışıltısı ve aydınlığıyla akıp giderken bir ümittir Kafkas’ın derin vadilerinde. Bu diyarda berrak su ve ay yüzlü kızlar birlikte anılır. Su ve kadının saflığı, temizliği, fedakarlığı ve diğerkâmlığı…
 
Şiirin içeriği, tema’sı, duygu yoğunluğu Albina’da anlam kazanır. Albina şiiri ikili düşünme’nin tipik bir örneği de sayılabilir. Şair, içinde bulunduğu hüzünlü bir ortamda an’ı yaşarken çok uzaklara da dalıp gitmektedir. An’ın hüznü ile mitolojik, efsanevi ve menkıbevi öğeler bir düzlemle zıtlıklarıyla birlikte yaşanmaktadır. Bu yaklaşımı dini bir terim olan ‘’zülcenâhayn’’ ile de açıklamak mümkündür. İki kanatlılık anlamıyla ‘’zülcenâhayn’’, göreceli ve gerçek konularda irfan ve hikmet sahibi olmaktır. Albina şiirinde Şair, gerçek âlemde dururken mitolojik ve efsanevi dünyanın büyülü ortamına da girmektedir. Adeta gerçeklik ve görecelilik birlikte tecessüm etmektedir.
 
Albina’nın duygu ve düşünce zeminde fark oluşturan ‘’ikili düşünme’’ ve ‘’zülcenâhayn’’ den başka ‘’büyülü gerçeklik’’ kavramı da kendine göstermektedir. Edebiyat sanatında şiirle başlayan mitoloji, efsane, destan, masal ve halk hikâyelerinde geçen büyülü dünyayı sözün içine alıp onu yansıtma tekniği, yazar ve şaire çok geniş bir alan açmaktadır. İşte ‘’büyülü gerçeklik ‘’ denilen kavram burada devreye girer. Büyülü gerçeklik, olağandışı/olağanüstü öğelerin sıradanlaştırılarak somut hâle getirilmesidir. Büyülü gerçeklik, postmodern sanat anlayışının içinde değerlendirildiği gibi fantastik realizm olarak da gösterilmektedir. Hayatın içinden seçilen imgeler, semboller, remizler büyülü ve gizemli bir ortamda değerlendirilip yorumlanır. Albina şiiri bu yönden ‘’büyülü gerçeklik’’ in yetkin bir örneğidir. Şiirin hemen hemen her dizesinde mitoloji, efsane, menkıbe unsurlarıyla karşılaşmak mümkündür. Kullanılan  imge, mazmun,  metafor ve semboller okuyucuda bu yargıya varmayı düşündürmektedir.
 
Albina'da geçen mit, efsane ve menkıbe unsurları
 
Şiir; “söküyor obamdan / son otağını zaman” dizeleriyle başlamaktadır. Burada Türk atlı bozkır hayatı anlatılmaktadır. Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında mevsimlere göre göçen atalarımız, büyük bir konar göçer uygarlığı kurmuşlar, bir arada disiplinli yaşamanın sırrına vakıf olarak ‘’töre’’ üzerine devletlerini inşa etmişlerdir. Oba ve otağ kelimeleri bu uygarlığın işaretlerindendir. Türk toplum örgütlenmesinde oba, aileler birliği anlamındadır. Obadan başlayarak her topluluğu bir ‘’bey’’ yönetir. Bey, kengeş ve kurultaylarda halkının düşüncelerine başvurarak buralarda alınan kararlara uyar.  Obadan otağın sökülmesi göçün başlamasıdır. Göç kelimesi bize, Göç destanını hatırlatmanın yanında konuya zaman’ın da dahil olmasıyla Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan’ın kardeşi Gültekin’in ölümü üzerine söylediği; “Zamanı Tanrı yaşar, insan oğlu hep ölmek için yaratılmıştır” sözünü de ifade etmektedir. Bu söz, Tanrı’nın ezeli ve ebediliğinin, insanların ise ölümlü olduğu gerçeğinin beyanıdır. Tanrı, zamanla kayıtlı değildir. İhlas suresinde geçen, “ehad” kavramı Tanrı’nın zaman ve mekândan uzak, tek varlık olduğunu belirtir. Samed kavramı ise bütün varlıkların ona muhtaç bulunduğunu onun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını açıklar. “Her canlı ölümü tadacaktır. (Al-i İmran Suresi, 185)” ayeti kişilerin ölümlü olmasıyla ilgilidir. Dünya, gelimli-gidimlidir, son ucu ölümlüdür.
 
Şair; “ölüm akıyor/ gözlerinden bir kurdun.” dizeleriyle ölüm konusu daha da derinleştiriyor. Kurt, bozkırın özgür varlığı olarak hayatiyetini avlanmakla devam ettirir. Kurdun gözlerinden ölüm akması, avın başlangıç aşamasıdır.  Avını elde etmeyi tasarlayan kurdun önce gözleri kızarır, gözlerini kan bürür. Kurt, bu durumdayken avından başkaca hiçbir şeyi görmez. Türkçe’de kullanılan “Gözünü kan bürümek” deyiminin kaynağı budur. Şair, ölümün mukadder bir gerçek olduğunu imgesel bir göstergeyle vurguluyor.
 
Hatunoğlu; “ip kısa kuyu derin / yılanlar dolanıyor kovalarıma.” dizeleriyle ölümden duyulan korkuyu Hicret hadisesini bir telmihle izah ediyor. Hz. Peygamber’le Hz. Ebubekir Mekke’den Medine’ye Hicret ederlerken Sevr mağarasına sığınırlar. Hz. Ebubekir, mağaradaki yılan deliklerini elbisesinden yırttığı kumaş parçalarıyla tıkar. Kumaş parçaları yetmediği için bir deliğe de ayağını dayar. Yılan; Hz. Ebubekir’in ayağını sokar. Onun acısı gözyaşı olup dizlerinde uyuyan Hz. Peygamber’in yüzüne damlar. Şair, bu hadiseyi dizelere şöyle döker: “aşk / lime lime olmakmış / has kumaştan / o mağaranın duvarlarına…’’  
 
“Yeraltında bir masal ve şahmaran” sözleriyle değişik varyantları olan Şahmaran hikâyesine temas edilmektedir.  Hikâye, insanın aç gözlülüğü ve nankörlüğünü işleyerek bir hayat dersi verir. Şair, bu yargının insanlar arasında süreklilik arz ettiğini, “hep aynı yere kuyular kazdın, hep aynı yere tuzak kurdun.” dizeleriyle tekrar hatırlatır. Aynı bölümde, “kuyu ve gömlek” sembolleri Hz. Yusuf’u işaret etmektedir.  Hz. Yusuf’un üvey kardeşleri tarafından kıskançlık nedeniyle kör bir kuyuya atılması ve kana bulaştırılmış gömleğinin babası Hz. Yakup’a götürülmesi kıssası hatırlatılmaktadır.
 
Şair, “geçtim gecenin gümüş nehrinden / koptu kemanın kirişi / kırıldı sadrımda / o paslı temren / çile çeken kepazeye / ya Hakk dedin Enfali okudun.” dizelerinde Türk okçuluk terimleriyle Enfal suresine atıfta bulunmuştur. Bunlar; keman, kiriş, temren, çile çekmek ve kepaze’dir.  Ok, “Ya Hak” diyerek hedefe atılır. Zaferin sonunda ganimetler Hz. Peygamber tarafından “Hakça” dağıtılır. Çile, yaya bağlanan ip, kepaze ise idman amacıyla oksuz yay çekmektir. Kepaze olmak deyimi, bir işi eline yüzüne bulaştıranlar için kullanılır.
 
“sen benim tulpar'ımı / rüzgar kanatlı atımı vurdun.’’ dizelerinde Türk mitolojisinde geçen rüzgâr kanatlı atın özel adıdır. Tulpar’a ancak alp olanlar binebilir. Şiirin bütününde sıkça vurgulanan “at” konusu metaforik söylemler bölümümde ele alınacaktır.
 
“dağıldı / zührenin aynaları / kumlarda aksi leyla'nın / kayboldu nirengisi vahaların.” dizelerinde Zühre yıldızı ile Leyla ve Mecnun hikâyesi birlikte işlenmiştir. Zühre, Arap mitolojisi kaynaklı bir yıldızdır. Türkçe’de Çolpan veya seher yıldızı, Farsça’da Nahit olarak bilinir. Mitolojiye göre, Zühre yıldızı göğün üçüncü katındadır. Kime âşık olduklarını hatırlamayanlar göğün üçüncü katına çıkıp, Zühre yıldızının elindeki aynada gördükleri yüz, âşık oldukları kişinin yüzü olurmuş. Bazıları ise aynada sadece koyu bir karanlık görürmüş. Bunlar, âşık olup olmadıklarını veya âşıklarsa kime âşık olduklarını hatırlamayanlarmış. Leyla ve Mecnun hikâyesinin sonunda da Kays, uğruna mecnun olduğu Leyla’yı tanıyamaz. Çünkü Mecnun, beşeri aşktan ilahi aşka yükselmiştir. Onun gönlündeki dil, “Leyli Leyli der iken Mevla’ya ermiştir.”
 
“tüm tahtlara sultan çıktı/ harut'la marutlar…” dizelerinde  Divan edebiyatında çok geçen Harut’la Marut mazmunu dile getirilmiştir. İki melek olan Harut ile Marut insanların kötülüklerinden iğrenirlermiş. İnsanların bu iğrençliklerini Allah’a söylemişler. Allah da onlara; “Eğer insanlara verdiğim şehvet hırsını size verseydim, siz daha beter olurdunuz.” demiş. Babil’e kadı olan iki melek, çok güzel bir kadına âşık olmuşlar. Kadının isteği doğrultusunda hareket ederek günaha girmişler. Kadın, onlardan ism-i azam duası öğrenerek göğe ağmış. Allah, kadını Zühre yıldızı haline sokmuş. Harut ile Marut da dünya azabını seçerek Babil kuyusuna kapatılmışlar ve ayaklarından asılı olarak kıyamete kadar suya kavuşamamak üzere ceza almışlar. Zühre yıldızı gökte parladıkça insanların bu olaydan ibret alması hatırlatılır.  Harut’la Marut aynı zamanda sihir ve büyü ustaları olup kuyu başına gelenler, onlardan fitne ve büyü öğrenirler.
 
Şairlerin bilgi ve esin kaynaklarından biri de mitolojidir. Mitoloji; tüm yönleriyle mitleri araştıran ve inceleyen, başka kültürlerin mitleriyle kıyaslamalar yapan ve kendine has yöntemleri bulunan bilim dalının adıdır. Pek çok bilim alanının üzerinde çalışmalar yaptığı mitoloji, aynı zamanda mitleri yorumlar ve onlardan birtakım çıkarımlarda bulunur. Ayrıca bir topluma, kültüre veya dine ait mitik anlatıların bütününe de mitoloji adı verilir. Mitoloji, kadim milletlerin kültürel değer yargılarını bilmek açısından önemlidir. Doğaüstü varlık ve olayların hayâliyle oluşturulan mitoloji, milletlerin geçirdiği düşünce aşamalarını öğrenmek açısından kaynak olma özelliği taşır. Mitoloji ait olduğu milletin kozmoloji, ahlâki ve dini algılamalarını da içerir. Mitolojik unsurlar, semboller milletleşme süreci boyunca devam eder ve milli hafızalarda yaşar. Destanlar, efsaneler, mitler millet hayatının kültürel değerleridir. Olağanüstülük taşıyan bu alanlar, milli hafızada yer tutarak nesilden nesile aktarılır.
 
Albina’da imgesel göstergeler
 
İm kelimesi; işaret, alâmet anlamına gelmektedir. Anlam yüklenen her şey, gösterge, iz, belirti… birer im’dir. Türkçe’de sık kullandığımız, ‘’imi, timi yok.’’ deyimi, ‘’izi, belirtisi yok’’ karşılığında ifade edilmektedir. İmge sözü, im’den türetilmiştir. Sözlüklerde imge: Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayâl, hülya anlamları taşır. İmge aynı zamanda hayâl, gölge, görüntü anlamlarını da içerir. İmgelem; imgeler arasında yeni ilişkiler kurma, yeni kavram ve düşünceler oluşturulmasıdır.   İmgesel anlatım en çok da şiirde kullanılmıştır.  
 
İmgeler, beş duyuyla kazanılan deneyimlerin zihinde oluşan görüntülerin düşünsel görüntülerini oluşturur. İmgeler, ilk olarak şairin çevresini gözlemlemesi ile oluşmaya başlar. Şairin çevresinde bulunan nesnelere karşı çeşitli bağlantılar kurar. Bu bağlantı şairi bir tasarıma götürür. Şairin iç dünyasında oluşan bu tasarımlar, dış dünyada mevcut olmadığı için soyut ve özgündür. Şair anadilindeki söz varlığında bulunan kelimeleri yeteneğine göre dizerek şiirini düzenler. Aragon; ‘’Özü fırtına olan şiirde, her imge bir tufan yaratmalıdır.’’ diyerek şiirin etki gücünü belirtir.
 
Şiirde imgesel gösterge, şairin kendisine mahsus olduğu için alışılmamış, daha önce duyulmamış bir bağlaştırma biçimde kendini gösterir.
 
Türk şiirinde imgesel anlatım / gösterge 1960 sonrasında iyice belirginleşmiştir. Şiirdeki imge; mazmun, metafor, mecaz ve edebi sanatlardan farklıdır.
 
Attila İlhan, imgenin şiir için vazgeçilmez olduğunu vurgular: “İmgeler, sanatı sanat kılan specifique öğeler… Edebiyatı, hele şiiri ondan tıraşladınız mı, bir rezalet, geriye sadece laf kalır, laf da tekerlemedir, espridir, alaydır, şudur budur, gelgelelim artistique değildir.”
 
Şiirde imgesel anlatım / gösterge, şiir diline yeni açılımlar kazandırmaktadır. Böylece üst bir dil olarak kabul edilen şiir, insanların gönül dünyasına yeni çiçekli bahçeler kurmaktadır.
 
Bu açıklamalardan sonra Albina’nın imgesel göstergelerini tespit etmeye çalışalım:
 
*söküyor obamdan/son otağını zaman
* ölüm akıyor/gözlerinden bir kurdun
* başını okşuyorum/öksüz acılarımın
* siliniyor savaşlar/tarih kitaplarından
* bir ah kadar uzun bir yağmur
* ip kısa kuyu derin/yılanlar dolanıyor kovalarıma
* çıkardım otuz dokuzu / aşk kırkıncı gömlekmiş
*şifası ağusunda /aşk / lime lime olmakmış / has kumaştan / o mağaranın duvarlarına
* düştüm yeraltına bir masalın
* sökülüyor sol tarafımdan / kendi etimi bağladığım yara
* geçtim gecenin gümüş nehrinden
* kumlarda aksi leyla'nın / kayboldu nirengisi vahaların
* kapandı insan çağı
 
Şiirde tespit edebildiğimiz imgeler, şairin kendine özgü bir düşünme biçimi olup farklı nesne ve eylemler özel bir terkiple bir araya getirilmiş ve duygular bilinenlerin üzerinden bilinmeyeni açıklamıştır. Şiirdeki imgesel göstergelerin çokluğu Hatunoğlu’nun şairlik gücünü ortaya koymaktadır. Ondaki sanat cevheri, Albina şiirini bahar çiçekleriyle donatıp süslerken okuyucu yayılan ıtırların tesiriyle esrik olmaktadır.
 
Albina’nın metaforik söylemleri
 
Metafor, öteye taşımak, nakletmek anlamına gelmektedir.  Metafor olarak kullanılan kavram ve tasavvurlar sözlükler açıklanmaz. Çünkü edebiyat dilinde bunlar, çok yönlü, çok anlamlı unsurlardır. Özellikle şiirde geleneksel edebi sanatların dışında estetik/bedii ve retorik katkıları ile duygu, düşünce, hayâl ve tasarımları daha da zenginleştirirler.
 
Albina şiiri metafor kullanımıyla da zengin bir özelliğe sahiptir. Tespit edebildiğimiz metaforik anlamları şöyle sıralayabiliriz:
*sekiyor taşlardan su
bir ceylan nazarımdan…
 ( Sekerek koşmak ceylana mahsus bir  hareket  iken bu özellik suya transfer edilmiştir. sekiyor taşlardan su…)
*ve o takvim ağaçlardan
artık çelimsiz bir gazel
rüzgarın önüne kattığı bir bulut…
(Takvim; zamanı yıllara, aylara, haftalara ve günlere ayıran yöntemin çizelge olarak bir nesne halinde gösterilmesi iken ağaçtan düşen çelimsiz bir sonbahar yaprağı ile rüzgârın önüne kattığı bir bulut olarak tasarlanmıştır. Ayrıca çelimsizlik daha çok zayıf bünyeli insanlar için kullanılırken bu dizede “çelimsiz bir gazel” biçiminde yaprağın bir vasfı gibi gösterilmiştir.
*yalçın dağlarda kaybolan umur
bu şehir bu insanlar
bu ömrüm dediğim…
bir ah  kadar uzun bir yağmur
(Umur; iş, önemseme, önem verme anlamına gelmektedir. Umurun yalçın kayalarda kaybolması bir alt dizede şehir ve insanların kaybolmasıyla ilişkilendirilmiştir. Şair ömrünü ise ”bir ah kadar uzun bir yağmur” ile ifade etmiştir. Ah kelimesinin Arap harfli yazısı هآ şeklindedir. آ (elif) yağmurun yağış biçimine, ه (he) ise yağmur damlasına nispet edilmiştir.
*sökülüyor sol tarafımdan
kendi etimi bağladığım yara
dikiş tutmuyor bu kor,
iğne kör, cerrah tor..
(Şair, etine yarasını bağlıyor. Burada yara, sargıya naklediliyor. Keza kor’un dikiş tutmaması da iğnenin kör, cerrahın tor (acemi) olmasıyla metaforik bir söyleme bağlanıyor.)
*gökyüzüne bak dedin
güneş ışığımı ay'a doldurdun…
(Türk kültüründe ayın doğup batması ölüp dirilme olarak algılanmıştır. Bu sebeple mitolojik bir simge olan “dolunay”, yaşlanma, ölüm, “yeni doğan ay” yenilenme, gençleşme, dirilme, “hilal” de olgunlaşma gibi anlamlar kazanmıştır. Ay, kız olarak tasarlanmış olup edebi metinlerde sevgilinin yüzü aya benzetilir. Ay ve güneş gökyüzünde birbirine kavuşmak için döner dururlar. Türk kozmolojisinde ay, dini bir varlık olarak düşünülmüştür. Hilal doğunca dua okunması, ay tutulmasında teneke çalınması ritüelleri bu sebeptendir. Bozkır gecelerinde yeryüzüne yakın duran dolunayın toplumda yarattığı algı, Göktanrı inancında önemli bir yere sahiptir. Bu yüzden ay’ın hilal biçimi bayrağa bir figür olarak nakşedilmiştir. Şair, içindeki güneşin ışığını ay’a doldurarak bu durumu özelleştirmiştir.)
*sen benim alma gözlü
atımı vurdun
*sen benim gerdanı şahmaran
atımı vurdun
*sen benim sağrısı kalkan
atımı vurdun
*sen benim alnı yıldız akıtmalı
atımı vurdun
(Türk kültüründe at, çok değerli bir yere sahiptir. Atı ilk defa ehlileştiren atalarımız onu ”at, yiğidin öz kardeşi” diyerek özel konumunu belirtmişlerdir. Dilimizde ‘’At Türk’ün kanadıdır.’’  gibi atla Türk üzerine söylenmiş pek çok söz bulunmaktadır. Şair, bu dört söyleyişiyle ‘’benim… atım..’’  diyerek atı kendi kimliğinin içine almıştır. Alma göz, gerdanı şahmaran, sağrısı kalkan, alnı yıldız akıtmalı tamlamaları atın fiziksel özellikleriyle ilgilidir. Nesneler atın bir organına yüklenmiştir.  Dilimizde atla ilgili 200 civarında kelime bulunmaktadır.
 
Albina’da ahenk unsurları
 
Şiirin kendine has ölçü, kafiye, redif, asonans, aliterasyon gibi unsurları, içinde ritmi barındırması müzik ve şiirin “ahenk” noktasında buluşmasını sağlamıştır. Şiirde kullanılan aruz ve hece ölçüsü ahengin oluşturulmasında önem taşımaktadır. Serbest olarak adlandırılan ölçü kullanılmayan şiirdeki ses derinliğini yabana atmamak gerekir. Sembolizm akımının öncüsü Fransız şair Stephane Mallarme, şiirle müzik arasındaki bağı şöyle açıklar: “Kendi yöntemleri ile ve dilden oluşturduğu kavramsal kullanıma kadar şiir müzikseldir. Müzik, kesinlikle bütünde var olan ilişkilerin birliği, uyumu olarak tam ve açıkça bakırın, telin, ağacın çıkardığı basit seslerden değil ama doruk noktasına ulaşmış zihinsel sözden kaynaklanmaktadır” 
 
Albina, serbest tarzdan yazılmış olup ahenk unsurları sıkça kullanılmıştır:
*söküyor obamdan
son otağını zaman  (obamdan/zaman) (o sesi asonans)
*sekiyor taşlardan su
bir ceylan nazarımdan
ölüm akıyor
gözlerinden bir kurdun
sen benim alma gözlü
atımı vurdun         (kurdun/vurdun)
*başını okşuyorum
öksüz acılarımın
bitiyor, şu dünya güzelinin
yaman kaygısı
yaşamazken onda
ölümden gayrısı    (kaygısı/ gayrısı) (ş ve s sesleri aliterasyon)
*siliniyor savaşlar
tarih kitaplarından
ve o takvim ağaçlardan
artık çelimsiz bir gazel
rüzgarın önüne kattığı bir bulut..
yalçın dağlarda kaybolan umur
bu şehir bu insanlar
bu ömrüm dediğim…
bir ah kadar uzun bir yağmur  (umur/yağmur)
*ip kısa kuyu derin
yılanlar dolanıyor kovalarıma
çıkardım otuz dokuzu
aşk kırkıncı gömlekmiş
şifası ağusunda
aşk
lime lime olmakmış
has kumaştan
o mağaranın duvarlarına (u-a-o sesleriyle asonans) (ş sesi aliterasyon)
*hep aynı yere kuyular kazdın, hep aynı
yere tuzak kurdun
düştüm yeraltına bir masalın
sen benim gerdanı şahmaran
atımı vurdun   (kurdun/vurdun)
*sökülüyor sol tarafımdan
kendi etimi bağladığım yara
dikiş tutmuyor bu kor,
iğne kör, cerrah tor (kor/tor)
düşürdün kalemi,
gediğinden bir burcun
sen benim sağrısı kalkan
atımı vurdun (burcun/vurdun)
*geçtim gecenin gümüş nehrinden
koptu kemanın kirişi
kırıldı sadrımda
o paslı temren
çile çeken kepazeye
ya Hakk dedin Enfali okudun
sen benim tulpar'ımı
rüzgar kanatlı atımı vurdun (tulpar’ımı/ atımı)(okudun/vurdun)
*dağıldı
zührenin aynaları
kumlarda aksi leyla'nın
kayboldu nirengisi vahaların  (aksi/nirengisi) (leyla’nın/vahaların)
*bu yokuş zeval
bu yokuşta hâl dili lal (zeval/lal)
esrik fısıldandı dualar
tersyüz oldu kuyular (dualar/kuyular)
*kapandı insan çağı
tüm tahtlara sultan çıktı
harut'la marutlar   (l ve t sesleri aliterasyon)
*gökyüzüne bak dedin
güneş ışığımı ay'a doldurdun
sen benim alnı yıldız akıtmalı
atımı vurdun  (doldurdun/ vurdun)
 
Şair, ‘sen benim alma gözlü / atımı vurdun
sen benim gerdanı şahmaran / atımı vurdun
sen benim sağrısı kalkan / atımı vurdun
sen benim alnı yıldız akıtmalı / atımı vurdun’’ dizeleriyle  şiirde bütünlüğü temin ederken tekrir yapmak suretiyle de şiire akıcılık kazandırmakta, böylece okuyucu yoğun imge, metafor, mit ve efsane unsurları içinde kaybolmamaktadır.
 
Albina’da dil ve üslûp
 
Albina’da 214 kelime kullanılmıştır. Kelimeleri öbekleştirirsek;
Türk bozkır hayatı: Oba, sökmek, otağ, kurt, savaş, tarih, yalçın, dağ, kum vaha, yokuş, keman, kiriş, temren, çile, kepaze, tulpar, taht, alma gözlü at / gerdanı şahmaran at / sağrısı kalkanat / alnı yıldız akıtmalı at.
Mit, efsane, menkıbe: Göç destanı, Hz. Yusuf kıssası, Hicret, Sevr mağarası, Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir, Ziya Gökalp Yılan masalı, Leyla ile Mecnun, Şahmaran hikâyesi, Kur’an-ı Kerim (Enfal suresi), Orhun Kitabeleri, Zühre yıldızı, Harut ile Marut.
Tabiat ve evren: Taş, su, ceylan, dünya, gök, yer altı, ağaç, rüzgâr, bulut, şehir, yağmur, kuyu, kova, ağu, duvar, yer, iğne, burç, gümüş, nehir, güneş, ay, gökyüzü, gazel.
Hayvanlar: Ceylan, kurt, yılan, tulpar, at (beş kez).
 
Benzer kelime kavramların kullanılma sıklığı metnin ana çerçevesini belirler. Yukarıda görüldüğü gibi Albina’nın duygu ve düşünce atmosferi mit, efsane, menkıbe ve bozkır hayatı etrafında oluşturulmaktadır.  Şair; bilgi, sezgi ve ilhamını irfan ve hikmetiyle hemhal ederek Albina’yı bir destan diliyle yazmıştır. Hatunoğlu’nun diğer şiirlerinde de gördüğümüz bu destan diliyle ifade ediş, onun özgün bir üslûbu olmuştur. Yüksek bir edebi dil ve hareketlilik destan dilinin en özgün özelliğidir. Şair, Albina’da bu iki özelliği en geniş anlamıyla üslûbuna yansıtmıştır. Şairin kimlik ve kişiliğini üslûbu belirler. ‘’Üslûbu beyan ayniyle insandır. Albina’yı okurken hemen Dede Korkut hikayelerindeki manzumeler hatırımıza gelir. Benzetmeler, sıfatlar, tekrarlarla teşekkül eden bu üslûp Türk insanının şuur ve ruhunu okşar. Albina’da verilen örnekler tarihi, dini, sosyal ve kültürel değerlerimizi çok yönlü olarak aksettirmektedir. Bu da Şair’in Türkoloji alanında kendini geliştirmiş olmasından kaynaklanır. Kelime seçimi mükemmeliyetçi bir kişiliğin tercihidir. Türkçe’nin gizemli büyüsü dizelerde çiçek çiçek açar.
 
Sonuç
 
Şiirde ‘’insan’’ sözcüğü iki dizede geçmektedir. Anlam bütünlüğü içinde bu dizeler;
‘’ yalçın dağlarda kaybolan umur
bu şehir bu insanlar
bu ömrüm dediğim…’’,
‘’ kapandı insan çağı
tüm tahtlara sultan çıktı
harut'la marutlar ‘’ şeklindedir. Şair, her iki dizede de insan’ı davranışlarıyla ele almıştır.
 
Günümüzde insan üzerine yapılan araştırmalar çok büyük ivme kazanarak sürmektedir. Buna karşılık insan hakkındaki bilinmezlikler hâlâ yüksek bir seviyede sırlı ve gizli yönlerini devam ettirmektedir. İnsan; iyilik, doğruluk ve güzellik kavramları etrafında oluşan olumlu huy ve davranışlarla donatılarak yaratılmıştır. Ancak insanda kötülük, yanlışlık ve çirkinlik kavramlarını içeren olumsuz özellikler de bulunmaktadır.  Davranışlar; sosyal, kültürel ve psikolojik ortamlardan etkilenmektedir.
 
Bilge Hocamız Seyit Ahmet Arvasi: “İnsan idrakinde kabuk, öz, cevheri bir arada yakalayan tek varlıktır. O, dış dünyayı ve etkide kaldığı âlemi, duyularla algılar, idrakle düzenler ve şuurda anlamlandırır. Böylece duyumlar, algılar ve kavramlar doğar.” sözleriyle bu konuya açıklık getirir.
 
Hatunoğlu; yukarıda zikredilen dizelerde ‘’insan’’ üzerine yoğunlaşır. Onun algısında bu şehir, bu insanlar ve bu ömür yalçın dağlarda umurla birlikte kaybolmaktadır. Lügatlerde insan, huy ve ahlâk yönünden üstün nitelikli kimse olarak tanımlanmaktadır. Aslında kaybolan insanın biyolojik varlığı değil, evrensel nitelikler taşıyan insani değerlerdir. İçinde ‘’insan’’ geçen ikinci bölüm dizelerinde Şair, daha açık ifadelerle “insanlık çağının kapandığını, tüm tahtlara sultan olarak Harut’la Marutların çıktığını” belirtir. Tahta çıkanlar sözüyle, Harut ve Marut’tan hareketle nefsani arzu ve isteklerine uyan kimseler kastedilmektedir. Meleklikten insanlığa, insanlıktan da hayvani özelliklere doğru iniş vurgulanmaktadır. Seçilen örneklerin her biri bir yönüyle öne çıkmaktadır.
 
Şiirin bütününde geçen mitolojik, efsanevi ve menkıbevi anlatımlarda insan; sadakat, aşk, vefa, aç gözlülük, nankörlük, kıskançlık, çekememezlik… gibi olumlu/olumsuz davranışlar arasında bocalamaktadır. Şair; psikolojik anlamda bilinç, bilinçaltı, benlik ve ruhsal durumlar ile sosyolojik olarak da yabancılaşma ve yozlaşma kavramları üzerinden çelişkileri/zıtlıkları/ayrışmaları ortaya koymuştur.
Burada konuya uygun düşecek bir ayeti yazmakta yarar olacaktır: “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsan/3)
Yazımın başında Albina’nın bir “şah şiir” olduğunu belirtmiştim. Bu değerlendirmeler ışığında tespitimin çok isabetli olduğunu tekrar belirtmek isterim.
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir