Suya Yazılan Mektuplar 1

YAVUZ DOĞAN
Suya Yazılan Mektuplar 1
 
Kızıma
 
Aslında ne çok şey var herkesin herkesten uzak tuttuğu, herkesin herkesten sakladığı, herkesin herkese anlatmadığı. 
 
Anlatamadığı, anlatmayacağı, anlatamayacağı.
 
Ne çok yarası var herkesin, ne çok devaya muhtaç acısı.
 
Kimse kimseye yakın değil, kimse kimseyi dinlemiyor, dertlenmiyor kimse kimsenin derdiyle. 
 
Herkesin derdi elindeki telefon kadar nicedir, masasına koyduğu bilgisayarın ekranı ve klavyesinin tuşlara dokunma cesaretini gösterebildiği kadar.
 
Kimse kimseyi dinlemiyor kızım ve kimse anlatmıyor bu yüzden derdini.
 
Kimse kimseye mektup yazmıyor çoktandır.
 
Çoktandır kapımı çalan bir postacı, postane önünde elindeki zarfı postalamak için bekleyen insan görmedim kızım.
 
Okulu yeni bitirdiğim yıllardı en son postacı görmüşlüğüm. Sınav sonucu getirmişti yanlış hatırlamıyorsam. Son görüşüm diye hatırlıyorum.
 
Okulu yeni bitirdiğim yıllar. İlk gençlik yıllarım. “İlla ki bir gün anlatırım” dediğim ama araya hep bir şeylerin girdiği, anlatamadığım, şimdi hazır konusu açılmışken anlatmaya başlayacağım hatıralarımın başlangıcı.
 
Okulu yeni bitirmiştim. Sen de bitireceksin.
 
Staj gördüğüm yerde kalmam isteniyordu ama ben başka havalardaydım. 
 
Sen de gireceksin o havalara.
 
Öyle ya, stajyersen hep stajyer olarak anılırsın çalıştığın yerdeki insanlar aynıysa. Acayip işler bakıyorum gazetelerden, çiziyorum altlarını, arıyorum telefonla filan. Havam kendi boyumdan büyük, rektör olmam isteniyor da naza çekiyormuşum gibi.
 
Daha önce kendime çay alırken seve seve bir bardak da kendilerine verdiğim insanlara "bir çay da sana vereyim mi?" diye sormuyordum artık.
 
Bana neydi ki hem? Kalkıp alsınlardı bir zahmet.
 
İşte o ara ( kulakları çınlasın ) Halil ağabeyim, "gel" dedi, “gel”. "Bir şey anlatacağım."
 
"Anlat" dedim yarım ağızla, artık mesai arkadaşım olduğunu düşündüğüm fakat tecrübesiyle beni saatlerce dövebilecek adama.
 
Başladı anlatmaya;
 
“Hamalın biri yolda gezerken bir araba yanaşmış yanına. "Hamal bak hele. Gel bizimle işimiz var seninle" demiş içeriden biri. Almışlar hamalı, yıkamışlar, giydirmişler, bir şirkete götürüp güzel bir odada güzel bir masaya oturtup "bugün buranın müdürü sensin" demişler. “Sen ne emredersen o yapılacak.” Hamal ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra, yılların verdiği eziklikle de emirler yağdırmış akşama kadar sağa sola. Girmiş iyice müdür havasına. Akşam olunca alıp yeniden bırakmışlar aldıkları yere.
Ertesi gün gidip bakmışlar ki hamal kahvede oturuyor, elinde gazete, iş ilanları açık ve "müdür aranıyor" ilanlarının altını çiziyor." diye de bitirdi.
 
Ve dedi ki "bir çay da ben içerim Yavuz'um."
 
Hayatımın dersiydi kızım.
 
Ve ben o gün, hayatımın en demli ve en lezzetli çayını içerken anladım ki derviş hırkası giymekle derviş, kravat takmakla adam, bir koltuğa oturmakla yönetici olamıyorsun.
 
Sonrasında, çok sayıda hamal olması gereken müdür, müdür olması gereken hamal gördüm, görüyorum, göreceğim de daha. 
 
Aslolan had bilmek.
 
Aslolan kendini bilmek.
 
Aslolan insan olabilmek.
 
Sonra çok insan tanıdım ben kızım.
 
Kazandığından çok harcayan, çok kazanıp hiç harcamayan, hiç bilmezken çok ve boş konuşan, çok bildiği halde az konuşan ama konuştuğu dikkate alınmayan.
 
Çok insan tanıdım kızım.
 
Çok kere yenildim, çok kere düştüm, çok kere kalktım, çok kere sevdim, çok kere pişman oldum, yine yaptım, yine denedim, yine düştüm, yine sevdim bıkmadan, usanmadan. 
 
Sen de düşeceksin.
 
Çok insan tanıdım kızım. 
 
Sen de tanıyacaksın.
 
Ve çok kere âşık oldum sonrasının ne olduğunu bir kez bile hesap etmeden. 
 
Sen de olacaksın.
 
Kimine göre bir küçük burjuva duygusallığı, kimine göre tespihini sallaya sallaya ve illa ki ıslık eşliğinde yavuklunun camının önünden geçmek, kimine göre yârin yanağından gayrı her şeyden gayrısı, kimine göre annesinin beğendiği kıza alınacak yüzüğü babayla beğenmekti aşk ben daha gençken ve sen henüz yokken.
 
Ve inan kızım, ben hep o gün nasılsam öyleyim.
 
Annemin ekmek almak için bakkala gönderdiği, para üzeriyle dondurmacıdan küçük bir külah dondurma alma hevesinde olduğum ama bakkalın bozuk para üzeri yerine sakız verdiği gün gibi.
 
Söyleyememiştim ne istediğimi ve hiç değişmeyen bir alışkanlık oldu sonra bende.
 
Yanisi aşk benim güzel kızım, tadı hep içimde kalmış bir dondurma hayalidir çocuk yüreğimde.
 
Kırılgan, hüzünlü ve yitirilmeye meyilli.
 
Bu yüzdendir kalemimin hep aşkı yazmaya çalışıp hiç beceremiyor oluşu.
 
Ve biraz da bu yüzdendir, dudaklarımdan neşeli cümleler çıkarken gözlerimin uzaklara derin derin bakıyor oluşu. 
 
Çünkü çok insan tanıdım ben kızım.
 
Küçük kaygılarıyla, basit korkularıyla, olmaz ithamlarıyla sınandığım çok insan.
 
Oysa rüyalarına girse sabaha kadar bir daha uyuyamayacakları şeylerin kahrını çok çektim ben.
 
İstanbul denen güzel şehrin kaldırımlarının nelerimi taşıdığını, nelerime ortak olduğunu, nelerimi kaybettirdiğini, nelerimi kaybettireceğini bilerek ve hissederek yaşamamın nasıl zor nasıl sıkıntılı nasıl keyifli nasıl acı verici nasıl küfrün bin bir rengi olduğunu anlatmak istedim hep, olmadı, olamadı, sana yazıyorum bu yüzden; affını rica ediyorum kızım.
 
Hayat denilen o çoktan seçmeli sınava birden fazla gol yiyerek başladım ben, kendi kaleme attığım gollerle gol kralı oldum, atmaya devam ediyorum o golleri, atacağım da daha.
 
Bu yüzden şiir yazıyorum belki de şair olmanın en fiyakasız zamanlarını yaşadığı şu günlerde. Herkes bu yüzden yazıyor belki. Kızmıyorum bu yüzden kimseye, kırılmıyorum.
 
Ama senden küçük bir ricam olacak mektubumu sonlandırırken.
 
Tarihe dipnot düşülmesini sağla kızım.
 
“Şairler kimliksiz birer mültecidir yeryüzü denen cehennemde. Ne sürgün oldukları ne de sürülecekleri bir vatan vardır.” dedi babam dersin soran olursa bir gün.
 
“Ve sessizce kurşuna dizilmelidirler devrik cümleler eşliğinde.” dedi diye ilave et ardından.
 
Vasiyetimdir.
 
Gün ağarmadan vursunlar beni.
 
Üzülmesin özneler…
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir