Sultan Olmadan Önce Eyüp

ATİLLA ÖZEN Sultan Olmadan Önce Eyüp

ATİLLA ÖZEN
Sultan Olmadan Önce Eyüp
 
“Seyrimde bir şehre vardım. Gördüm sarayı güldür gül.   
Sultanımın tacı tahtı. Bağı duvarı güldür gül.”
Ümmi Sinan
 
Bundan 40 yıl önceydi. Tayini çıkmış memur bir babanın çocuğu olarak tanıştım bu semtle. Henüz resmi kayıtlarda sultan ünvanı eklenmemişti.
Zeus’un İo ile aşk yaşadığını, bunu öğrenen Hera’nın İo’yu boynuzlu bir ineğe çevirerek peşine de bir sineği musallat ettiğini, sinekten kaçan İo’nun boynuzlarıyla Haliçi oluşturduğunu, “Altın Boynuz” olarak anılan Haliç adının İo’nun kızı Kerossa’nın zamanla isminin “keros”a yani “boynuz”a dönmesinden meydana geldiğinden haberim yoktu. 
 
O dönemin çocukları olan bizler Haliç’in altında Bizans altınları olduğunu, ismin de buradan geldiği söylentilerini biliyorduk. Hatta kötü kokusu Edirnekapı’ya kadar uzanan Haliç’in temizlenmesi işinin Japonlar tarafından üstlenildiğini ancak altından çıkartacaklarını istedikleri efsanesiyle büyüdük.
 
Eyüp Merkez İlkokulu
 
Her Eyüplü gibi Eyüp Merkez İlkokulunda ilk öğrenimimi gördüm. Burası 90 yıldır Cumhuriyetin çocuklarını yetiştiriyor. Dönemin mimarisiyle de bir anıt gibi kentin içinden ışık saçıyor. 
 
Diğer yandan ortaokulum, Haliç sahilinde Eyüp iskelesi karşısında bulunan Ebussut Ortaokulu. Sultan Reşat, türbesinin olacağı yerde çocuk sesiyle uyanmak istediğinden “Reşadiye Numune Mektebi” adıyla bu okulu yaptırıyor. Millî mücadele yıllarında Kuvayı Milliye tarafından silah deposu olarak kullanılan okul, 2019 yılında aslına uygun olarak Reşadiye adını alıyor.
 
Reşadiye Ortaokulu
 
Bu semtte geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanıyor. Okul bitiminde, günümüzde restore edilen babamın görev yaptığı tarihi Eyüp Merkez Karokulu’ndan geçerek iki alternatif yolla Eyüp Camii meydanına ulaşılabiliyor.
 
Beybaba Sokak ve Nişancı Feridun Paşa Türbesi
 
İlki, çocukluğumda “Aşıklar Yolu” denilen Beybaba Sokak. Bu sokaktan, Osmanlı padişahlarının kılıç kuşanma merasimi için kullandıkları “Cülus Yolu”na ulaşılarak Eyüp Camisinin avlusuna ulaşılıyor.
 
Tabi bu yoldan geçerken, dilek dilemek için para yapıştırılan Nişancı Feridun Paşa türbesinin ahşap kapısına uğramadan olmaz.
 
Oyuncakçılar çarşısı ve sokağın bitiminde karakol
 
Diğer yol, dünyanın ilk oyuncakçılar çarşısının bulunduğu Camii Kebir Sokak’tan geçmekte. O zamanlar dispanser olarak kullanılan Sokollu Mehmet Paşa türbesinden geçerek Eyüp Camii meydanına ulaşılabiliyor.
Özellikle sünnet ettirilecek çocukların ziyaret yeri olarak bilinen camii ve türbe, o dönemler turistlerin de ziyaret ettikleri bir yerdi.
 
Eyüp Camii Meydanı
 
Eyüp fırınlarında daha sonraları “Altın Ekmek” adı altında sütlü ekmekler gibi ekmekler yapılmış olsa da caminin karşısındaki tarihi Akmanoğlu fırınında pişen ekmeklerin yeri halen doldurulamadı. Buradan simite benzer bir çeşit tuzlu kurabiye olan Eyüp Halkası alarak Kalenderhane Caddesi üzerinden çarşıya yürümeye devam ediyoruz.
 
Yan yana duran iki balıkçı ve ciğerciden önce Halitpaşa Caddesinde fotoğrafçıların en meşhuru olan Foto Münir’de vesikalık fotoğraflarımızı çektiriyorduk. Yıllar sonra gazetelerden birinde, Foto Münir’in işçisi ile alacak borç meselesi üzerinden yaşadığı kavga sonucu öldürüldüğünü okumuştum. Ne zaman kapandı bilmiyorum ama günümüzde artık hizmet vermiyor.
 
Çarşıdan geçip de güveç yememek olmaz. Bu bilinen et yemeği olmayıp, açık pideye benzer bir yiyecek.
 
Artık Fahri Korutürk Caddesindeyiz. İleride sağda Eyüp Çocuk Yuvası var. Bizim dönemimizde ilkokulda her sıraya yuvadan bir çocuk oturtulurdu. Benim de sıra arkadaşım Abdullah’tı. Kim bilir şimdi nerede ve nasıldır.
Cadde üzerinde bulunan Pamukbank’tan ücretsiz Pamuk Çocuk dergisini alarak yola devam ediyorum. Caddenin devamı İslambey’e çıkıyor. Memur ailesi olarak alışveriş merkezimiz olan Sümerbank burada bulunuyor.
 
Sağda ise Bülbülderesi ve Hâkî Baba Dergâhı var. Bu kadiri dergahının son postnişini olan Nazmi Baba’nın türbesi de burada. Millî mücadele döneminde İngilizlere karşı direnen bu ehlibeyt sevdalısı, yine Düğmeciler Caddesi üzerindeki Ümmi Sinan dergahının pirlerinden Yahya Galip Bey tarafından Atatürk’le tanıştırılmış.
 
Ankara Defterdarlığı, Ankara Valiliği, Milletvekilliği gibi görevlerde bulunan Yahya Galip Kargı; Atatürk’ün Hakan’ı olarak nam yapmış, kurtuluş ve kuruluş yolunda önemli hizmetlerde bulunmuş.
 
Pierre Loti Tepesi
 
 Bülbülderesi üzerinden de Pierre Loti’ye çıkılabiliyor. Haliç’in eşsiz manzarası eşliğinde bir Bektaşi dergâhı olan Karyağdı Baba türbesini ziyaret ediyorum. Bu tekke de kurtuluş savaşı sırasında İngilizlerden saklanan ve milli mücadele için Anadolu’ya gönderilen silahların saklandığı yerlerden birisi.
 
Eyüp Stadı
 
Tekrar geri dönüp Düğmeciler Caddesi üzerinden Eyüp Stadı’na ulaşmaya çalışıyorum. Eyüp Merkez İlkokulunu geçtikten, şehir söylentilerinin kaynağı olan Dallas Kıraathanesini geride bıraktıktan sonra stada varıyorum.
 
Amcamın büfelerini işletmesi nedeniyle okul sonrası işyerim olan bu stat, semtin de nice anısını topraklarında saklıyor. Kapalı gişe oynanan eflatun ve sarı renkli bu ekibin maçlarında olmazsa olmazı, kırmızı lakaplı amigosuydu.
 
Stadın en çok taraftar toplayan bir diğer takımı ise 3. ligde oynayan Alibeyköyspor’du. Bunun dışında amatör spor kulüplerinin maçlarına da ilgi vardı.
 
Futbolcuların maç öncesi şeref tribünü ve seyirciyi selamlaması bir seremonidir. Bense, yıllar sonra bir amatör futbolcu olarak çıktığım bu kum zeminde, tribündeki çekirdek satan çocukluğumu selamlıyordum.
Eyüpspor’un futbol dışında diğer spor dallarında da branşları vardı. Semtin çocukları olarak yazları bu branşlarda kurs görüyorduk. Kapalı Spor Salonu, aynı zamanda semt halkı için akşamları eğlence ve etkinlik alanıydı.
 
Burada en çok Sermet Erkin ve Mandrake’nin illüzyon gösterileri ilgimi çekmişti. Statta çalışıyor olmam nedeniyle saha içinde pür dikkat numarayı anlamaya çalışıyordum. Oysa anlamam değil eğlenmem gerekiyordu.
Yolun karşısında bulunan çırçır suyuna uğrayıp suyumu içtikten sonra Düğmeciler Caddesi üzerinden eve doğru gidiyorum. Sağda bostanlık, yol boyu ağaçlık alanlar ve akar çeşmeler bulunmakta.
 
Bu semtin mahallelerine ulaşmak için yokuş çıkmak gerekiyor. Bizim yokuşun adı Şifa Havuzu’ydu. Gerçekten şifa veriyor muydu yoksa bu ad yokuşu çıkmak için bir motivasyon kaynağı mıydı bilinmez ama mevsiminde burada iyi uçurtma uçuruluyordu.
 
Bu yokuşlar çocuk dünyasında kış mevsiminde kızak kaymak, yaz mevsiminde ise ses çıkartmasın diye gres yağıyla yağlanan bilyeli araçlarla oynanan oyunların mekanıydı.
 
Yokuşlardan bir diğerinin adı “40 merdiven” idi. Saymış, kırktan fazla merdiveni olduğunu tespit etmiştim. Belki merdivenleri sonradan ilave edilmişti. 40’a gelen sonrasını da çıkar şeklinde bir düşünce de olabilirdi. Yahut 40’tan mana başkaydı. 
 
Çimenlik adı verilen tepeler, köpeklerin mesken tuttuğu ilginç mağaraları da içinde barındırıyordu. Bizans dönemine ait olduğunu düşündüğüm parayı da burada bulmuştum.
 
Şifa Havuzu yokuşundan çıkıp Çınaraltı Sokağı’na ulaşıyorum. Artık evdeyim. Ne yazık ki sokağa adını veren çınar artık yerinde yok. Fakat altında yaşattığı anıları, gönüllerde sultan olan bu semtte toprağa tutunmaya devam ediyor.
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir