Al Kiraz Üstüne Kar Yağmış

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR Al Kiraz Üstüne Kar Yağmış

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Al Kiraz Üstüne Kar Yağmış
 
Kar, büyülü bir kelime… Hem acıların hem de sevinçlerin mezesi olan kar, bir yaz günü görkemli bir dağın kuytusundan alınıp pekmeze karıştırıldığında, neşeye kaşık çalmak zamanı gelmiş demektir. Gönlü alev alev tutuşanın içtiği kar şerbeti, bir ozanın rüyasında bade içmesine ne de çok benziyor. Kar tanesinin her deseni, karın insanın hayal dünyasındaki yerini ve çeşidini belirliyor. Kar, ya sevenler için aşılmaz bir dağ, ya da avuçlara süzülen bir kelebek oluyor. Yol vermeyen karlı dağlar, türkülere acı bir tat katıp gönüllerde derin izler bırakıyor. 
 
Kar, Anadolu’nun sözlü kültüründe bir simgeye, bir göstergeye dönüşür. Türkülerde kar; ayrılığın, bekleyişin, ölümün, umudun dilidir. Her türküde kar, başka bir anlam giyinip kimi zaman bir dağ olur, kimi zaman bir mendil, kimi zaman bir sevgilinin gözyaşı.
 
“Karlı dağlar karanlığın bastı mı?” sorusu türküleşip acının özlemle yoğrulduğu bir inleyiş hâline geliyor ve beklenen askerin dönüşüyle derde deva oluyor. “Aşan bilir karlı dağın ardını.” Yaşamın zorluğu dile getiriliyor. Coğrafyanın zorluğu, insanları karlı dağları aşmaya mecbur bırakıyor. Çığ, bir kâbus… Bir sesle, titreşimle sessizce yerinden kopan kar kütlesi, nice insana mezar oluyor. Bu zorlu günlerde hastalar ya kızakla ya da sırtta taşınıyor.
 
Kar, burada bir sınavdır. Dağın ardı, bilinmeyen, ulaşılmak istenen ama zorlukla varılan bir mekândır. Aşmak fiili, fiziksel ve ruhsal bir eylemdir. Bu türküde kar, hayatın zorluklarını simgeliyor; aşmak ise bu zorluklarla baş etmenin göstergesi oluyor. Bu dizede “kar” ve “karanlık” birlikte yer alıyor. Kar burada aynı zamanda belirsizliktir. Dağ ise coğrafi olduğu kadar da duygusal bir engeldir. “Bastı mı?” sorusu, fiziksel kapanmayla beraber içsel bir kuşatılmışlığı ima ediyor. Bu türküde kar, özlemle yoğrulmuş bir bekleyişin göstergesidir.
 
Bu yıl da bu dağların karı erimez 
Eser bâdı sabâ yel bozuk bozuk
 
Hasretin katlanılmaz hâle geldiğini, sabırların tükendiğini ifade eden bu türkü, boğazlara bir hıçkırık gibi takılıyor. Karın erimemesi, zamanın donmuşluğu, bekleyişin uzamışlığıdır. “Bâdı sabâ” yani sabah rüzgârı, umudun habercisidir; ama burada “bozuk bozuk” eser. Umut bile bozulmuştur. Kar, burada sabrın sınırlarını zorlayan bir göstergeye dönüşüyor.
 
Erzurum dağları kar ile boran
Aldı yüreğimi dert ile verem 
 
Erzurum denildiğinde akla Palandöken ve Kargapazarı dağları gelir. Çaresizlik, karı eksilmeyen bu yüce dağlardan yanık bir türkü olup yankılanıyor. Kar ve boran, doğanın sertliğini simgelerken, “verem” hastalığıyla birleşerek acının bedenleşmesini gösteriyor. Kar, burada hastalık olduğu kadar da çaresizliktir. Erzurum’un dağları, acının coğrafyası olur.
 
Böyle miydi senin ile ahdimiz 
Yollarına kar mı yağdı, gelmedin 
 
Kar, bu sefer sevenleri ayıran bir engel olarak karşımıza çıkıyor. “Ey sevgili, ‘Geleceğim,’ diye söz vermiştin, ama gelmedin!” “Bilirim, söz verdiğin için gelirdin ama yollarını mutlaka kar bağlamıştır.” Bu nasıl bir sevdadır? Gelmediği için içi yanıyor ama sevdiğine toz kondurmuyor. Sevdiğinin gelmeyişini yolları kapatan kara bağlayıp, nasıl da sebebini değiştirip güzelleştiriyor. Kar, burada bir mazerettir. Gelmeyen sevgiliye toz kondurulmuyor, onun gelmeyişi karla açıklanıyor. Bu türküde kar, sevdanın bahanesi, ayrılığın örtüsüdür. Gösterge olarak kar, suçlayıcı olduğu kadar da koruyucu bir işlev görüyor.
 
Kar yağar kar üstüne 
Derdim var dert üstüne 
Cellat boynumu vursa 
Yâr sevmem yâr üstüne
 
Diyarbakır türküsü… Kar yine yolları kesmiştir, dertler dert üstüne gelmiştir. Ancak yine de yârdan vazgeçilmeyeceği vurgulanıyor. Burada kar, üst üste binen acıların simgesidir. “Kar üstüne kar” ifadesi, dertlerin katmanlaşmasını gösteriyor. Cellat bile sevgiyi öldüremez. Kar burada acının da sadakatin de göstergesidir.
 
İncecikten bir kar yağar 
Tozar Elif Elif diye
 
Karacaoğlan’ın açık ve duru Türkçesiyle yazdığı bu türküde, karın yağışı Elifçe olur. Kar, Elif’in adını terennüm ederek yağıyor. Bu dizelerde kar, bir isimle özdeşleşiyor. Elif, sevdanın ve doğanın sesi olur. Karın yağışı, bir adın terennümüdür. Bu türküde kar, sevdanın dilidir; Elif’in adıyla konuşur.
 
Kar yağar bardan bardan
Haber gelmiyor yârdan
 
Kar, türkü içinde eriyerek halay olup çekiliyor. Bu, Anadolu insanının acıyla sevinci nasıl harmanladığının güzel örneklerinden biridir. Kar, haberin önünü kesen bir engeldir. Bardan bardan yağması, yoğunluğu ve çaresizliği gösterir. Kar burada iletişimsizliğin, kopuşun göstergesidir. Türkü, karın içinde halaya dönüşerek acıyı ritme dönüştürüyor.
 
“Kar mı yağmış taze gülün üstüne?”, ”Kara gözlüm kar yağdırdın başıma.”, “Git kaleden kar getir.”, “Şu dağlarda kar olsaydım.”, “Şu karşıki dağda kar var duman yok.”,  “Kar mı yağmış şu İzmir’in dağına?”, “Hastanenin kapısına kar doldu.”, “Mendilinde kar getir.”, “Pencereden kar geliyor aman annem.”, “Havada kartal sesi var kar mı yağacak?”, “Kar mı yağmış şu Harput’un başına?”, “İnce ince bir kar yağar fakirlerin düzüne.” adlı türküler gönüllerimizi okşarken, “Kar mı yağdı Kütahya’nın dağına?” adlı ağıt, zamanla zeybek oyunu olarak folklorumuzda yerini almıştır. Bu dizeler, karı bir metafor olarak kullanıyor. Gül, göz, dağ gibi imgelerle birleşen kar, güzelliği ve acıyı taşıyor. Kar, bir örtü gibi duyguların üzerine seriliyor; bazen bir mendil oluyor, bazen bir hastane kapısı, bazen bir pencere. Her türküde kar, başka bir biçime bürünüyor; ama hep aynı duygunun izini taşıyor: Özlem, ayrılık, bekleyiş.
 
On binlerce Anadolu yiğidine kefen olan kar, acının adı olmuş Sarıkamış’ta. Kar, batıda aşk şarkısı, doğuda aşılmaz dağdır. Yaz günlerinde dondurma olup çocuklara bayram sevinci yaşatan kar, bereketli sofralarda pekmeze tahin olarak lezzet katmış. Kar, çocukların hayal dünyasında kartopu oynamak ve kızaklarla kaymak olarak anlam kazanır. Kar, yuvarlanıp kardan adam oluyor; kömür karası gözleriyle, havuç burnuyla, süpürgesiyle dimdik ayakta duruyor. Adam gibi adam oluyor kardan adam! 
 
İnsanların yaşamlarında tekrarlanan nice olay, zaman içinde imbikten süzülüp kültürümüze atasözü ve deyim olarak karışmış. Beklenilmeyen şeylerin olabileceğini anlatmak için, “Al kiraz üstüne kar yağmış,” demişler. Kimsenin sezemeyeceği bir biçimde gizli bir iş çevirmek için uygunsuz işler yapılınca, “Karda gezip izini belli etmedi,” sözü kulaktan kulağa yayılmış. Kar yağdığında toprak altındaki tohum daha iyi gelişir anlamında, “Kar ekinin yorganıdır,” sözü dillerde yeşermiş. Her şey kendine uygun ortamlarda gelişir, demek için, “Kar kuytuda, para pintide eğleşir,” sözü unutulmamış. Mevsiminde bol olan şey, mevsimi geçince yok olur, anlamı, “Kar ne kadar yağsa yaza kalmaz,” sözüyle kuşaktan kuşağa aktarılmış. Avutucu, oyalayıcı şeylerle büyük ihtiyaçlar karşılanmaz, yani: “Kar susuzluk kandırmaz,” (Kar susuzluk gidermez.) demiş atalarımız. “Kar yılı, var yılıdır,” sözüyle kış bol karlı geçerse yazın ürün bol olur, denilerek tecrübeler aktarılmış.
 
“Kara yaslanma kar erir, ere yaslanma er ölür,” sözü, insan desteği başkalarında aramaya kalkarsa günün birinde desteksiz kalabilir diye hafızalara kazınmış. Zenginler için sıkıntı olabilecek bir durum, yoksullar için söz konusu bile olmaz. İşte size veciz bir söz: “Abdala kar yağıyor demişler, titremeye hazırım, demiş.” Allah, herkese dayanabileceği ölçüde sıkıntı verir. Kimilerinin tepelerinde tipiden göz gözü görmez, kimilerinin dağlarında kar eşliğinde halay çekilir ama yine de “Allah dağına göre kar verir.” Aşırı harcamalarla eldeki imkânlar çok çabuk tükenir. Çalışıp üretmeden har vurup harman savurursak elbette ki, “Bu sıcağa kar dayanmaz.” Anadolu insanı bazen demek istediklerini dolaylı olarak anlatır: “Birilerinin kulağına kar suyu kaçırır.” “Hastaya kara salmak.” (Hasta için kar getirmeye göndermek.) deyimiyle tembel olanlar, ağır hareket edenler tersinden iğnelenmiş. (Tariz.)
 
Nice türkü, atasözü ve deyimde yer alan kar, zaman içinde yeni anlamlara bürünüp zihinlere düşüyor. Tecrübe imbiğinden süzülen bu sözler, insanların hayatına dokunarak ya bir şeyler bırakmış ya da bünyesine yeni anlamlar katıp günümüze ulaşmıştır. Kar, her zaman ve her mekânda aynı anlamı ifade etmiyor; şehirde ulaşımı aksatıp yoksul evlere çaresizlik olarak düşüyor, kışı uzun sürmeyen yerleşim yerlerinde eğlence yönüyle anılıyor. Kar, kırsalda kapanan yol, düşen çığ olup toplumun hafızasında bu yönüyle yer alıyor. Kar yüzünden hayvanlarını otlatamayan köylü, yazdan hazırladığı otun, samanın ve yemin bitmemesi için dua ediyor. Hastası olduğunda kapanan yollar doğum sancısı gibi inletiyor insanları. Köylerde kar yolları bağladı mı insan sevdiklerinden de ayrı kalıyor. Kim bilir, türküler hep kış mevsiminde yakılmıştır?
 
Bir de kardelen vardır: Dağların, zirvelerin asil ve mağrur çiçeği. Kardelen, karı delerek boy gösteriyor. O, zorlu şartlarda kendini var eden bir direniş çiçeğidir. Onda umutlar çiçek açar. Saflığın, duruluğun sembolüdür o. Gönül ister ki kar, hep mutluluk getirsin. Her şey kar gibi beyaz olsun. 
 
Kardelen… Karı delerek çıkan bir çiçek. Göstergebilimsel olarak kardelen, direnişin ve umudun simgesidir. Karın içinden doğan bir güzellik, zorluğun içinden çıkan bir cevher. Kardelen, karın karşıtı değil; onun içinden doğan anlamdır.
 
Kar, türkülerde bir duygu, bir kader, bir anlatıdır. Her türküde kar, başka bir göstergeye dönüşüp hep aynı şeyi fısıldar:
 
“Ben buradayım, acının ve sevdanın diliyim.”
 
Biz, bu dili türkülerle konuşuruz.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir