MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
İnancın Yükü, Dünyevileşme ve İçsel Çöküş
“De ki: Değişmeyen gerçek geldi, sahte ve tutarsız olan yıkılıp gitti; zaten sahte ve tutarsız olan er ya da geç yıkılıp gitmek zorundadır!” Kur'an-ı Kerim / İsra-81 (Muhammed Esed meali)
Özer Kızıltan’ın 2006 yapımı “Takva” filmi, bireyin dönüşüm hikâyesinin ötesinde inançla modernlik arasındaki gerilimin, dünyevileşmenin ve içsel çöküşün görsel bir anlatısıdır. Önder Çakar’ın senaryosunu yazdığı film, Erkan Can’ın unutulmaz performansıyla Muharrem karakteri üzerinden bir ruhsal çözülmeyi sahneye taşır. Film, “insan beşerdir, şaşar” sözünün sinematografik karşılığıdır.
Muharrem, muhafazakâr bir mahallede ailesinden kalan evde yalnız yaşayan, içine kapanık, alçak gönüllü bir adamdır. Çocukken çırak olarak girdiği toptancı dükkânında hâlâ çalışmakta, hayatını camide namaz kılarak ve zaman zaman yapılan zikirlere katılarak sürdürmektedir. Geleneksel İslami anlayışa sıkı sıkıya bağlı, haramlardan ve cinsellikten uzak bir yaşam kurmuştur kendine. Bu sade hayat, onu tarikatın şeyhinin dikkatine sunar.
Şeyh, Muharrem’in dürüstlüğünü ve dindarlığını görerek onu tarikatın mali işlerinde görevlendirir. Sayısız gayrimenkulün kira takibi, vakıf gelirlerinin toplanması gibi görevler artık Muharrem’e aittir. Bir anda şoförlü otomobil, takım elbiseler, cep telefonu, bilgisayar, pahalı kalemler ve Oltu taşı tespih ile donatılır. Modern dünyanın içine düşer. Ama bu düşüş, bir yükseliş değildir. Günah korkusu, cinsel fanteziler, rüyalar… Hepsi birer tuzaktır artık. Muharrem’in ruhu, bu yeni dünyanın ağırlığını kaldıramaz.
Film, insandaki bozulmayı ve değişimi işler. Ancak bu değişim, kaba geçişlerle anlatılır; ayrıntılar göz ardı edilir. Oysa şeytan ayrıntıda gizlidir. Muharrem’in içsel çatışması, onun zihninde yarılmalara yol açar. Bankada sıra beklememek, kul hakkı, rakı içen kiracı, fakirden kira alınması… Tüm bunlar, onun inanç dünyasını sarsar. Çalıştığı işyerinde sattığı çuvallardan aldığı dolarlardan bir kısmını çalması, günah psikolojisinin ilk kırılma noktasıdır. Fazla para vererek çuval satın alanların amacı ise cemaate yakınlık kurmak, menfaat temin etmektir.
Film, tarikat ile gerçek hayat arasındaki çelişkiyi Muharrem’in yaşantısıyla işler. Sanıldığı gibi dünyevileşme, Muharrem’in tarikattan ayrılmasıyla değil; tam aksine, cemaatin içine girmesiyle başlar. Kenarda duran bir sempatizan olarak daha dindar, daha dürüsttür. Görev alınca, sistemin çarkları arasında ezilmeye başlar. İnandığı ile yaşadığı arasındaki uçurum büyür. Bu uçurum, akıl sağlığını tehdit eder.
Şeyh karakteri, filmde eleştirilmez. Bilge, saygın bir figür olarak sunulur. “Dünya işleri yapmak için zihin açıklığı değil, kalp açıklığı gerek. Zihin açıklığı ile yapılan işlere şeytanı bulaştırırsın,” derken, dünyevileşmenin tehlikesine işaret eder. Ancak bu uyarı, sistemin kendisini sorgulamaz. Film, dindar-muhafazakâr kesime zeytin dalı uzatır. Eleştiri içeriden yapılır; ama sistemin dönüşümüne dair bir öneri sunulmaz.
Cemaat, öksüz ve yetim çocukları barındıran, halkın bağışlarıyla büyüyen devasa bir vakıftır. Sayısız ev ve dükkânın kira gelirleriyle hatırı sayılır bir bütçeye ulaşmıştır. Bu akarların takibi, Muharrem’e verilir. Şeyh, “Kabul edersen bizlere iyilik, dergâha bağlılık, Allah’a hizmet etmiş olursun,” diyerek onu ikna eder. Ama bu görev, Muharrem’in ilk sınavıdır. Bir “hiç” olan Muharrem, birden “şey” olur. İnsanların ona karşı takındığı tavır, kibri bulaştırır. Ayakları yerden kesilir.
Muharrem’in geleneksel İslam algısı, savaşmak isteyen Bosnalı genç Muhittin’i anlamaktan uzaktır. “İyi bir insan olmak istedim Muhittin. İyi insan olursan hem bu dünyada iyi olursun hem de öteki dünyada rahat edersin. Ama olmadı, olmuyor. Şeytan her zaman var. Belki de şeytan bizzat kendimiz,” derken, kendi içindeki çatışmayı dile getirir. Bu söz, filmin en güçlü aforizmalarından biridir.
Dünya geçici bir mekândır. Herkes bunun farkındadır ama dünya, insanı en zayıf noktasından yakalar. Anlamını kaybeden insan, şaşkınlıktan başka bir şey yapamaz. Dinler, insanın eksiğini tamamlamaya gelmiştir. “Savaşmayın, öldürmeyin, zulmetmeyin, haksızlık yapmayın, sömürmeyin,” demiştir. Ama insan, kendini de dinleri de kirletmiştir.
Film, bu kirlenmeyi anlatır. Ama finali, bu anlatının gücüne yakışmaz. Muharrem’in akıl sağlığını yitirmesiyle sona eren film, izleyicide bir eksiklik hissi bırakır. Sanki anlatı yarım kalmış, çözüm önerisi sunulmamış gibidir. Final, filmin bütününe yazık eder.
“Takva”, inançla modernlik arasındaki gerilimi, dünyevileşmenin sessiz çöküşünü ve bireyin içsel çözülmesini anlatır. Muharrem’in hikâyesi, bir karakterin dönüşümü olduğu kadar bir sistemin, bir anlayışın, bir çağın da eleştirisidir. Bu eleştiri, sinemanın diliyle yapılır; sessiz, sade, sarsıcı.
“Çok alametler belirdi.
Vakit tamamdır.
Haram, helal oldu
Helal haramdır
Kendi kendimizle yarışmaktayız gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.”
Nazım Hikmet Ran
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
