Lâ Mekân

ZEYNEP SEYYAH AK
Lâ Mekân
 
Sonsuzluğun kapısında, senli bir tesellidir varlığım
 
Suya yaz kalbinin sessizliğini, bir orman sisi gibi dağılsın kök salan hücrelerine. Olsun, korkularını besle vicdanına sığın, ulu makamların mabedine sür atlarını.
 
Olmayacak bir hayal peşine düşüp, zamanı aleyhine çevir, çevirebilirsen…
 
Koparma sana bahçe olan çiçeklerimi… O yalnızca sende güzel duran yegânedir. Öyle ki, insan ifade edilmeyen bir hiçlik sesi değil mi?
O sesin bütünüyle duruyorum karşında.
 
Bütün cümleler zehirlerse de ruhunu, benimle söze oturur musun?
 
Bilirim inceliğini, kırık simanı ve ruh kırıntılarını çok eski yaralardan karanfiller büyüttüğünü göğsünün bıçak izinde. Anlayabilirim seni hiçbir cümle kurmadan.
 
Seni eskimez bir çağrıya götüreceğim gel benimle, gel, ellerimdeki gök çığlıklarına…
Beni hoş gör, zorluklara meylediyorum. Her gün aynı melodiyle davetler düzenliyorum. İnsan diyorum; zaman diyorum, mekân ve şehirler diyorum, bütün anlamsızlıkların peşine düşüp, bu çılgın kandırmacayla kendimi avutuyorum.
Sen de avutuyor musun?
Avut!
 
Marifeti mi bu yaşamın, yoksa altın taslarda sunulmuş bir hayatın beceriksizliği mi, anlam veremediğim boyutlar arası bir geçişte miyim?  Sana anlamsız gelebilir belki, tüm soruların cevabı olduğumu fakat bu çağa yakışmadığımı bilmeni isterdim.   Umursamayabilirsin, fakat kuşkun olmasın.
 
En iyi becerebildiğim ve sahip çıktığım şey, gölgem, bir de her şeye rağmen kalbimde güzel duruşun. Kalemlerle imtihandayım, bir kalem ve masamda boş bir kâğıt, ne çok şeye sahibim değil mi?
 
Penceremden seyredeceğim şehrin sensiz dinginliğini. Hangi pencere diye sorma…
 
Bir sebebim olmayacak kuşlar sesime tünmese. Hani kırgınlığımı onaracak bir cümleyle karşılasan beni, bütün ayetlerin diliyle konuşsan benimle ve inşiraha çevirsen yönümü… Çok fazla bir şeye ihtiyacım olmayan bir yer burası. Ama senin cümlelerinin yerini dolduracak henüz bir şey yok, karanlığın renginden başka. Kitaplarının arasına saydam yaprakları yerleştiriyor musun sen de?
 
Zaman ne denli geçiyor, yabanıl bir yol musun meskensiz duraklarda. Dünyaya küskün müsün, kalabalıklarla senin de başın dertte mi?  Buzdan kaleler mi inşa ettin… Kuraklaşıp silikleşiyor mu, seninle yine her ton?
Benim de!
 
Bitip tükenmeyen bir şeyler var benimle şarkılar mırıldayan.  
İnsan diyorum; ne çok vâkıfsız, yalnız bir kıta kendine.
 
Tutuluyor zihnim, dikişleri sökülüyor gözlerimin, sana yeniden yazmam için sebepler olmalı değil mi?
Şiir yazmasını pek beceremem diyordu bir şair, aslında yazmanın içi kan dolu, oyuk bir çukurdan bahsediyordu, kimse anlamasa da!
Sahi, şiir dünyanın hangi savaşını durdurdu tankları oyun alanı ilan eden çocuklar diyorum.
Sen, yine de şiir oku, dünyanın karşısına dikilip.
 
Bir kuyu buldum ruhuma, uyum sağlamaya çalışıyorum, beni incitecek şeyler uzakta şimdi, kendimi kandırıyor muyum dersin, sıtmalı ânlarıma mı denk geldi. Titrek bir mum alevinde kendime bakıyorum. Duvarlar su sızdırıyor. Duvarlarım…
 
Yağmurdan korktuğumu anlatmış mıydım sana veya aynaları kırdığım günden beri sustuğumu;
Anlatmamıştım değil mi?
 
Geldiğini duyuncaya dek, prangalarımı eskitmeye söz verdim hem.  Burası senden kalan bir koğuş odası, penceresi bile yok. Az evvel söylediğim sözleri unut, bir iç bulantısı diye başladığım her şeye, kendimin seyrine varmadan, senli bir seyir tuttum affına sığınarak.
 
Prangalarım eskiyor, bir sen eskimiyorsun kalbimdeki her şey gibi. Bir senin dalların baharları tutuyor mevsimimde, bir seninle nefesimi mühürlüyorum karanlığın 40. odasında.
 
Bütün güneşleri, ay ve baharları kalbine emanet ediyorum
Emanet dedim!
Kapımı tıklat…
 
 
_________
Yedi İklim derglsi / Temmuz 2018 – 340. sayı
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir