Selahattin Yıldız’a Mektuplar 5

NECATİ SARICA
Selahattin Yıldız’a Mektuplar 5
 
Sevgili Dostum
Gecenin keder yüküyle saat dörtte çalışma masamın başına oturdum ve mektubumu yazmaya başladım. Yeni bir benliğin kıyısında olduğumu hissettiğim bir zamanın şiirinde "Çeşmelerin başında beklediğim mermeri taşından sıyırmak için, imkânsızı denemek imkânsızı yaşamak için" demiştim. "Kırık dökük oyuncaklardan yükselen bu yeni benliğin kıyısında yine tek muradım, varlığın esası olan yaratıcı kudretle temas kurmaktı. Her zaman tek isteğim Yeniden Doğuş’tu aslında.
 
Birden Hallac’ın şu dizesi geldi aklıma; "Allah’a iki rekât namazla da varılır; elverir ki abdestini kanınla al". Hallac’ın bu dizesini okumadan yıllarca önce yazdığım "imanım kanadığında "isimli şiirimin yaratıcı çilesinden sonra Hallacın mezkur dizesi beni derinden etkileyerek bu şiirin yazıldığı günlere tekrar götürmüş oldu ve Beyati’nin Kitabut Tavasin’i  Okuyuş şiirinde söylediği gibi Hallaç hakkında ben de söylemek isterdim ."Baba neden çarmıha gerildi Hallaç ?. Çocukluk sevgilerimde, her yerde benimleydi Hallaç, bölüşürdük ekmeğimizi, şiirler yazardık yoksulların rüyalarına… Tüm yoksullar toplandı Hallaç’ın çevresinde ve ışığın çevresinde, bir şey var bizi koruyan, bu sükûnet gecesinde, surların arkasında, çıkıp gelir mi gelmez mi bilinmez. “Bu şiirde "şiirler yazardık yoksulların rüyalarına" dizesi beni en çok etkileyen dize olmuştu. Harika bir şey olurdu yoksulların rüyalarına şiirler yazmak. Hallac sadece ve sadece "Enel Hak" dediği iddiasıyla tanınan garip bir dervişin çok ötesinde, erdem, ahlak, yüksek düzeyde düşünce üreten bir fikir ve manevi eylem adamıdır.
 
Mevlana, Hallac’ın hakkını teslim eder ve Hallac için "Hallacı Mansur "ben Hakkım "diyordu ve bütün yolların tozunu kirpiklerinin ucuyla süpürüyordu, kendi yolculuğunun deryasında bir dalga yedi ve ondan sonra "Ben Hakkım "sözünün incisini dedi" der.
 
Benim Seyr-i Sülük’umda en çok etkisi bulunan iki sütun Mevlana ve Hallac yeniden bir daha bir daha yeniden doğuşun büyük üstatları. Muhammed İkbal bu yeniden doğuşu harika bir şekilde ; "O doğum zorunlu, bu ikincisi seçime bağlıdır; o perdelerle gizli, bu ikincisi apaçıktır doğum ağlamakla oluyor, bu ikincisi gülmekle, yani o arayandır bu bulan. O kâinatta durgunluğu seyretmedir, bu ikincisi, yönlerin ötesine geçip dolaşmaktır, gün ve geceye muhtaçtır; bu ikincisi içinse gün ve gece sadece binektir. Çocuğun doğması rahimlerin yırtılması ile oluyor. Tanrı erlerinki ise âlemlerin parçalanmasıyla vücut buluyor. Bu iki doğum için ezan bir delildir. Ancak birinci doğumda ezanı dudaklarda söylüyorlar, ikinci doğumda ise ruhun ta derinliklerinde. Uyanık ruh benlikte doğarsa bu eski tapınak olan dünyaya bir titreyiştir düşüverir “ biçiminde anlatır.
 
Sevgili dostum, Rumi’ye göre sonsuzlaşmanın yolu çile ve ıstıraptan geçer. Çile ve ıstırap ölmeden önce ölmeyi getirir yani yeniden doğuşu(Manevi doğuş). Derin Tasavvufta (Holdingci Tarikatlar değil) manevi doğuştan vücuda gelen çocuğa "Veled-i kalp" kalp çocuğu denmiştir. Hallac işte bu kalp çocuklarındandır.
 
Hallac kimler için ve neden bu kadar tehlikeliydi ki sözde dini sebeplerle bu kadar acımasızca katledildi ve islam tarihi boyunca  korkunç iftiralara maruz bırakıldı. Yalnız bırakılmıştı, Kamil Mustafa Eş-Şeybi’nin ifadesiyle "Artık sadece kendi benliğine güvenip dayanacak bir aşamaya girmiş bulunuyordu" Hallac için hazırlanan "son" böylece gerçekleşmişti. O günün sözde dindarları Hallac’a ıstırap ve kandan başka bir şeyi layık görmemişlerdi. Hallac söylentilere dayanan yanlış bilgilerin dışında büyük bir kültür ve felsefe adamı ve aynı zamanda hakikatin ciddi anlamda büyük bir şairidir ve benim ilgi ve alakamı en çok çeken tarafı şairliğidir.
 
Hallac diğer tüm özelliklerinin yanında büyük bir tebliğcidir. Fransız bilgin LUİS Gardet onun Türk ve Hint ülkelerine yaptığı yolculukları değerlendirerek; "Hinduları ve Türkleri İslam’a sokmaya çalışan İlk Müslüman Hallac’dır" der. Hallac Türk ve Hint ülkelerinden Bağdat’a döndükten sonra irşad faaliyetlerine devam ederken Emevi din simsarlarına karşı takındığı siyasal tavırdan dolayı hapse atılır. Devrin egemenleri bu hapse atılışın dini sebeplerden kaynaklandığını iddia etseler de gerçek bu değildir. Hapishane hayatı tam tamına 8 yıl 7 ay 8 gün sürer. Hallac her gün sabah bir yerde akşam başka bir yerde bağlanıp teşhir edilir. Bu teşhir Hatip El Bağdadi’nin aktardığına göre koltuk altlarından haça benzer bir ağaca bağlanıp halkın önüne dikmek suretiyle yapılır.
 
Hallac yargı önüne çıkarıldığında suçlanışı genel kavram olarak "zındıklık" idi. O devirde devleti açıkça yıkmaya çalışmanın adı ridde (irtidat) sinsice yıkmaya çalışmanın adı zındıklık olarak konmuştu. Taberi Tarihine göre Hallac suçlamalara şu kısa ve net cevabı veriyordu; “Allahlık veya peygamberlik iddiasından Allah’a sığınırım. Ben Allah’a ibadet eden, çokça namaz kılıp oruç tutan biriyim, hepsi bu. "Yargılama sonunda Hallac, zındıklık hulül (Allah’ın ruhunun insana girebileceği inancı) tecsim (Allah’ın cisim halinde belirlenebileceği inancı)inançlarına sahip olmak ve savunmaktan ölüme mahkûm edilmiştir. Hallac’ın ölüme yolculuğu böylece başlamıştır.
 
Ölüm cezasının uygulanmasından önce Hallac’ı cezaevinde ziyaret eden İbn-i Hafiy’e Hallac ile ilgili kanaati sorulduğunda ;"Eğer yeryüzünde tevhit gerçeği varsa Hallac onun en büyük temsilcisidir der." İbn-i Hafiy ziyaretinde Hallac’ın elini öptüğünde Hallac manidar bir şekilde , "El bizim elimiz olsa öpmene engel olurduk. Ama bu el bugün öpülüp yarın kesilecek bir eldir "der. Evet, Hallac ölümü beklerken ölmeden öldüğünü ve bedeninin dahi kendisine ait hissetmeyecek bir hal içinde olduğunu açıkça ifade eder. Hallac bir dizesinde de dediği gibi "Darağacı erenlerin miracıdır" ve Hallac miraca hazır beklemektedir.
 
Hallacın idam sahnesi bir anlamda "vuslat –düğün " sahnesidir. Cezanın uygulanmasında cellat önce bin kırbaç vurdu, Hallac sadece "Ehad Ehad "bir yalnız bir diyordu. Celladın alnına vurduğu darbeden sonra, o gece ağaca bağlı olarak sabahladı. İkinci gün kırbaçlamanın ardından bir eli bir ayağı kesildi. Üçüncü gün öteki eliyle öteki ayağı kesildi ve organları parça parça edildi. Yakılan cesedinin külleri Dicle nehrine döküldü. Gerçek olan şuydu; Mesele bir din iman meselesi değil dinin iktidar ve siyaset aracı olarak kullanılması meselesiydi. ve öyle olmaya devam etmektedir.
 
Sevgili dostum.
Sana hallaçtan en çok etkilenen Muhammed İkbal’den üç ayrı şiiri aktarmak ve bu şiirler üzerinden "benlik" konusunu açmak istiyorum.
"La ilahe illallah’ı benliğine katan insan ölünün toprağından görüş ve bakış yetiştirir.  Böyle insanın eteğini bırakma. Zira güneşi ve ayı onun kemendi içinde gördüm "
"Sen ey cahil, uyanık gönül ara, bul. Dedelerin gibi kendine bir yol bul Müminin gizli sırrı nasıl ifşa ettiğini , "la mevcude illallah"(Allahtan başka var olan yoktur)sözünden anla"
"Gönlünde gizli yara yok; Müslümanlığın heyecanı ateşi çırpınması yok. Benliğinin bahçesini, tufanı olmayan bir deniz suyuyla sulamışsın"
 
Sevgili dostum Hallac’ın tarih önünde oynadığı rol, yüklendiği misyon; peygamber evlatlarını katlettikten sonra Kur’an mesajını cahiliye şirkine bulaştırıp yozlaştıran Emevilerin saltanat ideolojisine dönüştürdükleri bugün dahi hakim olan din anlayışına karşı Kuran’ın getirdiği ve Hazreti Muhammed’in kristalleştirdiği benlik anlayışını ortaya çıkarmıştır. Buradaki "ben" faal bir "ben"dir. Bu ben yaratıcı "Kuran’i ben"dir. Modern zamanlarda Hallac’ın en büyük temsilcisi İkbal onun benlik anlayışını "ego felsefesi" olarak sistemleştirmiştir. Hallac’ın Arapça "ene" İkbal’de yunanca "ego“ olmuştur.
 
Şöyle diyor İkbal:
"Enel Hak, Kibriya makamından başka bir şey değildir. Onun cezası darağacı mıdır, değil midir? Eğer onu fert söylerse, serzeniş lazımdır; onu millet söylerse , bu caiz olmayan bir şey değildir". İkbal burada toplumsal ben kavramına işaret etmektedir. Aldatılmış kitlelere gerçeği açıkça söylemek ve bunun sebep olacağı risk Hallac tarafından ödenirken bu durum bize idealist felsefenin babası Platon’un mağara istiaresini hatırlatıyor. Hallac Mevlana, İkbal Nietzsche ve benzeri özgür aydınlanmış benlikleridir. Onlar mağaraya geri dönerek kendilerini riske attılar ve başlarına gelmeyen kalmadı.
 
Hallac Tavasin adlı eserinde Hz Muhammed’i "riske atılanların başı" olarak gösterir ve bunlardan bir tanesi de İkbal’dir.  İkbal, Hallac’ı üstatlarından biri kabul etmekte ve onun Enel Hak çağrısını bütün bireysel ve toplumsal yaratılışların bir ifadesi ve motoru olarak görmektedir. İkbal’in Cavidname’sini manzum olarak Arapçaya çeviren Hüseyin Mucip el Mısri, çeviri için kaleme aldığı girişte Hallac İkbal ortak egosu için şunları yazmıştır. “İkbal, insanı yüceltip tanrısal bir hüviyete kavuşturmaktadır. Bu hüviyeti kazanma noktasına gelen insan benliğindeki anlam ve kuvveti ortaya koyduğunda varlık âlemini zaman ve mekânı aşar. İkbal bu anlayışla, klasik tasavvufun "insanı kâmil" anlayışına karşı çıkmış oluyor. Çünkü klasik tasavvufun insanı kâmili ilahi varlıkla beşeri varlığın birleştiği dünyevi aynadır. Hâlbuki İkbal’in ben’i Tanrıda yok olan bir ben değildir; O, Tanrının yanında ayrı bir benlik olarak iş yapmakta ama Tanrıya itaati sürdürmekte, O’nun rızası istikametinde davranmaktadır. O yaratıcılıkta Allah’a benzer Allah, karanlık geceleri yaratmıştır. İnsanda bu geceleri aydınlatan kandili, lambayı yaratmıştır.
 
Sevgili dostum bu alıntıda insan ilahlaştırılmamakta ilahileştirilmektedir. Kur’an insanın rableşmesine izin vermez ama rabbanileşmesine izin verir ve teşvik eder.
 
Ali İmran 79 da ; "Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm –hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara "Allah’ın berisinden bana kullar olun! desin. O ancak şöyle der: öğrettiğiniz şu kitaba ve okuyup araştırdıklarınıza dayanarak benliklerini Allaha adamış Rabbaniler olun!"
 
Kuran burada açıkça "sakın Rabler olmaya kalkmayın Rabbaniler olun demektedir.“ Enel Hak nidasında, Mürid (isteyen insan) ile Murad (istenen Tanrı )ilişkisinin fragmanter – mikro uçtan seslendirilişine tanık oluruz."
 
Kuran, Muhammed suresi yedinci ayette şöyle diyor ."ey iman edenler! Eğer siz Allaha yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır. “Say suresi 14.ayet ise bu durumu bir varoluş gerçeğine çevirerek emirleştirmektedir. "Ey iman edenler Allah’ın yardımcıları olun "
 
Bu ayetler insani egoyu ilahi yaratıcı egonun karşısında değil yanında ören bir anlayışı öne çıkarmaktadır. Hallac’a göre bu istihlakün- nasutiyye; yani beşeriliğin ortadan kaldırılması veya fenasul evsaf’l- beşerriye; beşeri vasıfların yok edilmesiyle gerçekleşir. Bu yani iğreti vasıflar silinince gerçek ben ortaya çıkar, lahutiyyet tecelli eder; tasavvufi ifadesiyle "Aynul Cem" doğar. Bu insanın esas benliğini örten perdelerin kirlerinin bertaraf edilmesiyle en iç benin (sırrın )ölümsüze(sırrın sırrına )kavuşmasıdır. Kuranın Raziye ve marziye makamları dediği budur. Hakkın bizimle içiçeliği insan vücudunun şah damarla beraberliği gibidir.
 
Sevgili dostum, İkbal’e göre "Sonsuz ödülü, bir ego olarak kendisine hâkim olmasının, eşsizliğinin ve eylem yoğunluğunun aşamalı bir şekilde gelişmesidir. Bir ego olarak insan kendi gelişim zirvesinde kendi özüne hâkim olmayı sürdürebilirse Tanrıyla yani her şeyi kuşatan egoyla doğrudan bağlantı kurabilme imkânına ulaşır. “İkbal bunu "İslam’daki Kamil İnsan ideali olarak adlandırmaktadır. İkbal’in nazarında ideal insan Hz Muhammed’dir. Kuran’ın deyişiyle "Andolsun ki, Muhammed’in gözü orada ne kaydı ve ne de onu aştı (Necm 17) Demek ki İslam’da asıl olan İkbalinde belirttiği gibi ferdiyetini koruyan ve sarsılmayan bir benliktir.
 
İkbal Kuran’da geçen insanla ilgili bazı ayetlere dayanarak İslam’ın insan anlayışını şöylece özetler; “İnsan Allah tarafından seçilmiş ve böylece yaratılmış bir varlıktır. Yine insan bütün eksikliklerine rağmen Allah’ın yeryüzündeki halifesidir kuranın "emanet“ diye adlandırdığı "hür şahsiyete" sahip bir varlıktır. İnsanı "yaratıcı faaliyete iştirak eden bir varlık olarak görme ve tanımlama "İkbalin felsefesinde önemli bir yer tutar. İnsan mülk âleminden melekût âlemine uzanan bir varlıktır bir yandan aklıyla yeryüzünde hâkimiyet kurarken, bir yandan da aşk sayesinde zamanın ve mekânın ötesine kol salarak ilahi huzura ulaşmak ister. İkbal ‘i en çok üzen şey, Doğu dünyasında İslam’ın yanlış anlaşılması ve yorumlanmasıydı. Son derce dinamik bir yapıya sahip olan İslam’ın birçoklarının elinde miskinliğe, akıldışılığa ve siyasal güç aracı haline getirilmiş olmasaydı.
 
Sevgili Dostum, mektubuma burada son vermek istiyorum. Çok yavaş yazabildiğimi sen de biliyorsun. Şu anda güneş doğdu oturmak ve yazmakta oldukça büyük bir güçlük yaşıyorum. Konuya daha sonraki mektubumda devam etmek üzere dualarımla diyorum.
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir