Selahattin Yıldız’a Mektuplar 4

NECATİ SARICA
Selahattin Yıldız’a Mektuplar 4
 
Sevgili dostum, sigaramdan çektiğim ateşli bir duman gibi kaderim ciğerlerimde inlerken, tüm mevsimlerinden kesilmiş bir adam olarak, bilmiyorum hala bir kalem tutuyor olmam neden… Yazmalı mıyım! Flaubert, yazma eylemini katlanılmaz bir cehennem azabı olarak görür. “Berbat bir meslek bu, rezil bir manyaklık! Ama yine de şükredelim bu sevimli işkenceye… O olmasaydı ölmek gerekirdi" der.
 
Kafka 1907'de ki bir mektubunda aynı konuya değinir ve "ama bu yalnızca bir tembellik değil aynı zamanda bir korku, genel bir yazma korkusu, kendimi bu korkunç uğraşa vermekten korkuyorum, bütün mutsuzluğumda şu anda böyle bir uğraştan yoksun olmaktan kaynaklanıyor" diyor. Yazı yoluyla tanınma konusunda güçlü bir istek vardır kimi insanlarda, yazma isteği doruklarında bir tür gerçek dışı saflık arayışı biçiminde kendini gösterecektir. Şöyle der Malerme "dünyada her şey bir kitaba ulaşmak için vardır." Yazmalı mıyım? Bu mektupları sana yazmamdaki isteğimin kökeninde senin tarafından tanınma arzusu mu yatıyor, içimden gelenleri anlatmak için bir başka dile ihtiyaç olduğunun farkındayım. Ancak ne kadar çok arasam da bir o kadar çok bulamıyorum ve dilin billurlaşmasıyla ancak gerçek meramımı ifade edebileceğimi düşünüyorum ve yazmalıyım diyorum, ne de olsa acılarla, güçlüklerle sızlanmalarla yaşanmış bir hayatın, bulunduğum noktasında kim olduğumun bulanık sularında…
 
Kriz entelektüel. Metafizik gerilim. Bir iğnenin deliğinden geçecek kadar incelen aklımın ağrılarıyla, çok uzayan bir zamandır baygınlık nöbetleri dışında uyuyamıyorum. Ateşlerin aynasında öylece kalakalmışım. İçimden bir ses bana fısıldıyor bir psikoz güzelliğinde; Baş  yastığı kendisine eş olmayan bir adamın uykuları, her zaman uyanık ve sonsuz, sınırsız rüyalıdır. Bu adam için tedbir türkülerdir belki birazda caz. Yaşasan ne olacak ölsen ne olacak diye caz havasında dişlerimi tükürür gibi söylenip dururken. Ah bu baş yastığı, uyandığın sabah yeri… Yıldız tozlarına bulaşmadan gözyaşlarıyla ıslanan geceler, daha da çok yarıları. Bir çift göze bakamadan uyuduğun ve uyandığın acı bir sabır uykuları. Ah o uykular ve uyanmalar, kahredici yalnızlıklar. Trende biletsiz bir yolcu gibi tedirgin uykular. Titremeler! Terkedilmiş bir yalnızlıkta, uykuların ağlıyor sen ağlıyorsun. Pusu duran ellerde kavrulan bir yanık kokusu ile çürüyen karyolalar. Bir de uyanırken yüzünde gam gecelerinin uykusuz çıplaklıklarıyla darağacından gittikçe küçülen bir nokta.
 
İçimden fısıldayan sesle konuşmaya başlıyorum; bu kitaplar beni yakıyor, bu bilgiler, bu bilmeler. Bildiklerim, bilmediklerim beni yakıyor. Hegel beni yakıyor yakıyor beni Kierkegeard. Hegel ne demişti" hiçlik dolayımsızdır aşılan ise dolayımlanmıştır, o hiçlik olmayandır" Jung rüyasında kendini takip eden dev bir kara figür gördü. Eliot, Katedralde Cinayet adlı oyununda "Rabbinden" bağışlanmak diledi ve Rabbine yönelerek, sıradan insanlar olduğumuzu, kapıyı kapatıp ateşin başına çöken kadınlarla erkekler olduğumuzu, korktuğumuzu Tanrının lütfundan Tanrıyla gecenin yalnızlığından istenen teslimiyetten yoksunluğun cezasından. Tanrı'nın adaletinden çok insanların adaletsizliğinden penceredeki elden saman damdaki yangından, meyhanedeki yumruktan, suyolundaki saldırıdan korkmadığımızı, Tanrı sevgisinden korktuğumuz kadar dedi ve gitti.
 
Sevgili dostum işte böyle yüce bir durumun daha da çok özelliğin belirmesi bizi allak bullak ediverir. Günlük genel geçer değerleri ile inandığımız dinin değerleri sürekli çatışır durur. Biz yaşamak isteriz sonsuza kadar, din ise ölümü dayatır ve ölmeden dahi ölmeyi. Bu durum sürer gider. İşte bu yüzden var olan ve varlık olarak Tanrı bizi ürkütür. Kötülüğün kökenini araştırır ve sonuç olarak korkudan Tanrı iyidir deyip kaçıveririz bu araştırmadan. Derine inmek ve bu konuyu derinliklerde düşünmekten korkar ve kaçarız aksi halde absürt bir seçim yapmış olurduk. Hem Tanrıya inanıp hem de Tanrı kötüdür demek nasıl bir seçim olurdu acaba. Korkunç ve kahredici bir yalnızlık… Kötü bir tanrıya inanmak.
 
Sevgili dostum kim olduğumun bulanık sularında yaşarken isteyince uyanamadığım bir uykunun rüyasında; musallada kanayan dikenleri kopartılmış kırmızı kızıllığında bir gül vardı ve ben zihnimin karanlık koyusu bir mahpusluğunda, kapısız ve penceresiz bir boşlukla çılgınlaşmış benliğime her yandan vuran düşünce darbeleriyle yaralanmış haldeydim ve hiç kan yoktu. Darbelere maruz kalıp onulmaz bir şekilde yaralanan ben olduğum halde, anlam veremediğim bir şekilde kanayan musallada uzanmış yatan kırmızı kızıllığındaki dikenleri olmayan o güldü. Sonrasında ben büyük bir yitime uğrayıp, kendimi unutarak ortadan kaybolup o gül oluvermiş ve kendimi lunapark ışıkları altında bulurken, aklım demiştim ve aklım bir iğnenin deliğinden geçecek kadar incelivermişti ve ben o an müntehir bir akşamın kenarındaydım. Karşımda basamak basamak gökyüzüne kadar yükselen taş merdivenler, en üstte yeni doğmuş ay ve yıldızlar arasında ruhum beni bekliyordu.
 
Ben yumuşak bir örtüye dönüşen o müntehir akşamla sarılıp sarmalanarak erittiğim gece boyunca ruhuma doğru yükseliyordum. Yıldızlararası son basamakta kendimi ölü olarak bulmuş ve sebebini bilemediğim bir şekilde dirilmem gerektiğini içten gelen bir hisle biliyordum. Birdenbire rüyanın içinde açılan bir kapıdan geçerek yeni bir rüyada uyanıvermiştim Rüya içindeki bir rüyada uyanıktım. Sonsuz ışıklarla çevrilmiş bir geçiş yolundan geçerek bu yeni rüyanın verdiği sarhoşluktan gelen büyük bir ateşle yürümeye çalışırken, lunapark aynalarına bakarken buldum kendimi. Kendimin binbir surette ki halini sanki canlılarmış gibi görüyordum. Ve bir zaman sonra gördüklerimin aynalarda birer birer tükendiğini ve aynanın içinde gizlendiğini görüyorum.
 
Sevgili dostum uykusuzluk hallerim beni çok üşütüyor. Ortada üşüyecek bir soğuk yok ve ben en çok da gözlerimden üşüyorum. Yine yıllar önce gördüğüm bir rüyada nereden ve kimden geldiğini bilemediğim bir ses;" birinin uyumaması gerek ve birinin yakınından bakması gerek hayata" demişti. Ve İşte ben o gün bugündür hayata yakınından bakmaya mahkûm edilmiş bir şekilde uyuyamıyorum ve dur durak bilmeksizin uykusuz rüyalar görüyorum, uğultulu çıplaklıklar içinde ve hayata yakınından bakmaya mahkûm edilmiş bir şekilde yaşamaya devam ediyorum
 
Bir adım daha atsam dünyanın yıkılacağı günlerdeyim dostum. Evet bir adım daha… İçimde kalanları gördüğüm rüyalarda bir adım daha atsam bütün bu rüyaların da yıkılacağı. Bir adım daha atabilmek için kenevir kokulu bir sokağın başında bekliyorum. Bir ömürlük yaşadığım bitene kadar. Zamanın içinden geçip giderken ölüm çıplaklığıyla görüyorum mezarımın başına sararıp solduğumu. Kimleri görüyorum. Kimdir bu taşta gizlenen. Hem yangının ortasında duruyor hem de sakin bir deniz kıyısında yorulmuş da dinlenmiş gibi Atatürk Bulvarı’nda. Kim bunca kaderi yaşayan hiç bitmeyen bir ömürle… Bir türkü sesi "Kanadım yok uçamıyorum bir de kolum yaralı. “Kanadıklarım o kadar çok ki… Söyleyemiyorum dilim yaralı.
 
Sevgili dostum kalbinden bakarsan göreceksin her gönülde bir sızı. Kalbinin derinliklerinden bakabilirsen benim gönlümde sızlıyor her sızı. Ah dostum uçuşturmayı bildiğin her uçurtmadan sana da düşer bulutlardan bir yazı. Böylece alnımıza yazılır yazı ve kalem, kalemi tutan eI ve kalemden akıp giden bir yazı. Annem kara derdi ve kalem karası derdi. Sonra bir türkü de yazımıza karışırdı felek, alnımıza yazılan yazı ve türkülerde bir felek.
 
Ölümün, sebepsiz ürpermelerin her şeyin daha da doğusunda dostum modern ve darağacında soyulurken benliğim ve ben kalbimdeki ateşi çıkarıp döksem önüne dayanabilir mi kalbin senin. Uçarken vurulmuş kuşlarla bir masala aldanmış sözlerle toprağa düşmeden önce konuşursam dayanabilir mi kalbin senin. Sen de kaybetmeyi seçebilir misin şizofreni derslerinde cevabın olsun diye. Hiç görmediğin rüyalarda alıp götürdüler mi seni. Hiç bilmediğin yerlere… Konuşamadığın oldu mu hiç kendini gösteren hiçbir şey anlatamayan bir tanıklık içinde üstelik kendi yansımasından başka bir şey olamayan insanın kaderi ile. Var mısın acıya, ıstıraba, tövbeye. Cünüplük duygularından kurtulmak için onlar güç istenci putlarına taparken günahkâr olarak kalmayı seçmeye var mısın. Kırmızı bir gül kanaması ile rüya arkadaşlığına, dudaklarımın kenarında durduğum dilsiz bir zuhur yarasında kanarken benimle konuşmaya, biraz hüzün biraz dalgınlıklar içinde çılgınlaşan benliğimle düşerken yerlere, ellerimden tutmaya, iğnenin deliğinden geçirdiğim kirazı görmeye, bin defa ölüp bin defa dirilmeye var mısın, hazır mısın cesedimin başucunda söylediklerimi dinlemeye.
Selahattin Yıldız’a Mektuplar 4
Sevgili dostum mektubunu bekliyorum Sağlıcakla kal…
Selahattin Yıldız’a Mektuplar 4
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir