Can Sürgünlüğüm

ZEYNEP SEYYAH AK
Can Sürgünlüğüm
 
Kalbine Armağanım
 
Mısraların sesi yok
sana nasıl yetişmeli sesim…
 
Bir zaman yaratılmamış
ve sislerimiz dağılmamış üzerinde cümlelerimizin
onlar hep fırtınalı bir gök…
 
Safran gecelere
kehribar sabahlara
uyanmamış  gözlerimiz hiç.
 
Sevgili can;
bana harap bahçelerin hikâyelerini anlat
şiire sus bu defa   
sudan sebeplere ağlayayım.
 
Yalnızlığını
cümlesiz bırakmadan konuşayım…
 
Şiire, gazele bir şarkı sunayım
ayrılıklar caddelerin ışıklarını yaksın
yaksın yaktıkça içimizi
varsın bütün ırmaklardan ayrılıklar aksın.
 
Mesafesizliğim söylesin güneşin şarkısını
bir dua kuşu gibi
sesine yadigâr kılarken her cümlemi.
 
Sevgili can;
bugün kalbimi yoklayan ne varsa
içinde sen de vardın…
 
Yıllar sonra
bir şehrin hava alışları gibi donakalıyordum
uzun yol almış bir otobüsün penceresinden bakarken.
 
Her şey yabancı ve asil sevgili can
her şeyi yadırgadı gözlerim
çoğaldıkça çoğaldı sızım
çocukluğum çoktan ölmüştü. 
 
"Uzun kavakların göğe yaklaşan mağrur duruşu gibi"
 
Ah! 
Beni bırakıp gittiğim her şey gibi
sen hâlâ aynıyken.
 
Belki benden bir şey aradı
ümit ettiğim, özlem duyduğum.
 
Sahi, özlemim hala yarım ay kesiği gibi
kalıntılar arasında eski ahşap sandığın gözündeki
dokunulmamış bir mendil gibi…
 
Gözyaşımı kristalleştirmiş kadim olan ne varsa
içimle beraber bir bir nakşetmiş.
 
Hani binlerce sözcük dizilir zihninde
cesarete kaftan biçip
'ben de…”  
devamı olmayan.
 
Toprak altı tümceler  var ya;
her şeyi meşruu kılan hani
bir kalbin sessizlik çatladığı dudak
üstelik öyle ağzı kan çanağı!
 
Sözsüz sarılmalar meydan okumakta
arsız bir acının 
kahkaha gibi dökülen gözyaşları içinde.
 
Bırakıp aynı yerde kendimi
yine öldüm
en başta çekip gittiğim gibi öldüm sevgili can!
bana aşk ölüyordu ben de ona…
 
Ve benim arka bahçelerim
seni bürümüştü imgesiz alazca
iklimlerin sonbahar ve gözlerin ölgün.
 
Canıma katık ettiğim
sızılarıma benziyordun en çok…
 
Ah sürgün yanım…
Zaman ertesiz günceler içinde seni
söyleniyormuş gibi dinlerim tebaanın şarkısını.
 
Gözlerinin içinden geçip giderken eski bir köy odasında
tütünden sararan parmaklarımın arasında yorulmuş
ömrüm titrerken namlu ucundan çıkan duman gibi…
 
Hep aynı nakarat deşer içimi
ve sen bilmezsin
şarkıların ne çok şey bildiğini sevgili can!
 
Önümüz sonbahar 
ve sen çingene şiirler yazarsın yine
rüzgârın ceketini alırsın omuzlarına yağmura nazır
kimse anlamasa da olur seyyah oluşunu katrelerin. 
 
Yağmur en çok istanbul’a yakışıyor
diye mırıldanıp geçersin 
gecenin zifiri bağrından
sonsuz dehlizlere.
 
Ama ben yüreği ezik bir serçenin
göğe ayna tutan sancısını nasıl anlatayım sana
sen ki yüreği kuş yuvası sevgili can!
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir