h’iç b’ölümü…

YAVUZ DOĞAN
h’iç b’ölümü…
 
“neviye sokak numara altmışdört / kadırga – istanbul"
ilk ezberlediğim adres…
doğduğum, ilkokulu bitirene kadar büyüdüğüm ev…
şehrin altın anahtarı büyüklüğündeki kocaman anahtarla açılan tahta kapımız, tam karşımızdaki kadırga öğrenci yurdu, hemen arkasındaki sahil, genzimi derin derin yakan iyot kokusu…
ve çocukluğum… “
 
***
 
aslında iyi bir giriş sayılabilirdi yukarıda yazdıklarım; içimdekini pek bir entelektüel, pek bir marjinal, pek bir sanat adamı süsüyle ve efkâr sosuyla sunma gayretiyle satmak istiyor olsaydım…
 
sizi kendime çekip, size kendimi anlatıp, sizi sizden çıkarıp size bir ben dahil etmek isteseydim eğer, iyi bir başlangıç sayılabilirdi sepya bir fotoğraf eşliğinde kendimi sunuşum..
 
halbuki sizin; çok para eden evleriniz, tüpü köylü, mazotu avam görüp benzinle çalışan arabalarınız, 4K yayını olmayan ülkede neredeyse 5K olmuş çok büyük ekran televizyonlarınız, konu komşu rahat otursun ama otururken de şöyle bir süzsün diye aldığınız çok pahalı ve fakat zevksiz ve fakat rahatsız ve fakat ruhsuz koltuklarınız, kinayeli cümleleriniz, kibirli bakışlarınız, öylesine sorulmuş halleriniz hatırlarınız, aydınlık yatak odalarınız, huzursuz uykularınız var hep.. biliyorum…
ve şiirleriniz..
benim yok!
 
anlatabilirdim oysa size, kemalettin tuğcu tarafından yazılmış, okuyabildiğim ilk ve son kitabı olan “sokak çocuğu”nu okurken neler hissettiğimi…
sekiz yaşımdaydım sanırım ya da dokuz…
otobüsten bozma eski bir gezici kütüphane yanaşırdı kapımıza seksenlerde…
o kütüphanede olup da okumadığım kitabın kalmadığını, kitabın nasıl değerli bir şey olduğunu, çok feci, çok enfes, çok başka koktuğunu burnunu içine gömünce…
anlatabilirdim…
kitap yasaktı…
kitap yakılıyordu…
kitap suçtu…
 
anlatabilirdim size, hemen evimizin karşısındaki kitap deposunun “bay netekim” ülkeye çökünce nasıl yakıldığını…
ya sekseniki ya seksenüç yılında oraya nasıl bir macera hevesiyle girip bir tomar yarısı yanmış kitabı çıkardığımızı, o akşam nasıl heyecanla o kitaplardan elime ilk geçen kitaba yazıldığımı, o kitabın alt kenarlarındaki yanıkları bugün gibi hatırladığımı ve el kadar çocuklen daha, o maceradan kaçırıp okuduğum ilk kitabın gogol üstadın yazdığı “bir delinin hatıra defteri” olduğunu…
 
anlatabilirdim…
ama sizin; kültür bakanlığı onaylı ve dahi tescilli sıfatlarınız, sekiz tanesi yirmi liraya çekilmiş vesikalık resimlerinizden birini kayıt birini kart için verip kart kısmını yanınızda taşıdığınız üyelikleriniz, bastırdığınız ve elinize geçer geçmez çoğunu anonim bir biçimde peşinen imzaladığınız kitaplarınız, plaketleriniz, ödülleriniz, davet edildiğiniz etkinlikleriniz, şiir okuduğunuz mikrofonlarınız, şiirinizi okur okumaz çıkıp sigara içtiğiniz balkonlarınız var nicedir.. biliyorum…
ve şiirleriniz…
benim yok!
 
anlatabilirdim oysa size, aynaya bakarken gördüğüm gözün içindeki aynadan bakan gözün bana nasıl baktığını…
 
anlatabilirdim, yaklaşık otuz yıldır neden her gece en az beş kere uyanıp dört duvar arasından kurtulmak adına kendimi dışarılara attığımı…
 
anlatabilirdim belki, neden yapacak yüzlerce şey varken, ısrarla ve inatla ve kendi yüzümü tırnaklarımla çizer gibi acı çekerek yazmaya devam ettiğimi…
 
ama sizin, geceyi gördüğünde canlanan acılarınız, her gece kendi içinize kendi ellerinizle diktiğiniz mezar taşlarınız, her gece avuçlarınıza defnedilen ölü kuşlarınız, her gündoğumu kendi iç sınır topraklarınıza dökülen gözyaşlarınız var mı, bilmiyorum…
 
her sabah ardından el salladığınız, her akşam yolunu gözlediğiniz, her gece o gelmeden uyuyamadığınız, her çıtırtıda uyanıp kontrol ettiğiniz, üstünü örttüğünüz, sırtını sıvazladığınız, saçını okşadığınız, uyurken seyrettiğiniz, kayan bir yıldıza bağlayıp gülümsediğiniz bir umudunuz var mı, bilmiyorum…
anlatabilirdim oysa..
ama sizin; yapılacak çok işiniz, gidilecek çok yeriniz, yazılacak sayfalarınız, okunacak şiirleriniz, çektirilecek resimleriniz, edilecek yeminleriniz, cayılacak yeminleriniz, tutulmayacak yeminleriniz var hep.. biliyorum..
ve şiirleriniz…
benim yok!
 
anlatabilirdim oysa..
bir öksüze sarılıp bir bankta sabaha kadar nasıl uyuduğumu, bir çöpçüyle sabaha karşı sokak ortasında nasıl dertleştiğimi, bir izmariti bir sokak çocuğuyla nasıl paylaştığımı, bir kumrunun yanağını nasıl öptüğümü…
anlatabilirdim…
 
siz anlatabiliyorsunuz ama, biliyorum…
çünkü sizin, çok kelimeniz var sadece cümle kurmaya yarayan…
özneleriniz var, imgeleriniz, virgülleriniz, noktalarınız…
kâğıdınız var sizin, biliyorum…
ve kaleminiz…
ve şiirleriniz…
 
benim yok!
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir