Gün Yüzlü Gündeşim Nemden İncindin

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR Gün Yüzlü Gündeşim Nemden İncindin

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Gün Yüzlü Gündeşim Nemden İncindin
 
Bektaşi Tekke Şairi Pir Mehmed ve Bir Nefesi
 
Pir Mehmed, 18. yüzyılın sonlarında Anadolu’nun tasavvuf ikliminde yetişmiş, Alevi-Bektaşi meşrepli bir tekke şairidir.(1) Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde Seyyid Gazi Dergâhı’nın postnişinliğini yapmış; şiirlerinde duru Türkçesiyle, hece ölçüsünü ustalıkla kullanarak, inanç sisteminin özünü dile getirmiştir. Oğlu Ali İlhami Dede de bir tekke şairi olarak onun izinden yürümüş, Şücaeddin Veli Dergâhı’nda postnişin olmuştur.
 
Pir Mehmed’in şiirleri, birer edebi metin olmakla birlikte birer varoluşsal çağrıdır. Onun nefeslerinde, kul ile Tanrı arasındaki mesafenin kaldırılması arzusu, vahdeti vücut düşüncesiyle iç içe geçer. Aşağıdaki nefes, bu arayışın en berrak örneklerinden biridir:
 
Gün yüzlü gündeşim nemden incindin
Araya söz katar eldir efendim
Ben kulunum hak-i payına geldim
Aradan noktayı kaldır efendim
 
“Gün yüzlü” ve “gündeşim” gibi ifadeler, gündelik dilin dışına taşan, metafizik bir sevgiliyi işaret eder. Gün, karanlığın karşıtı; aydınlığın, hakikatin simgesidir. Gündeş ise aynı günün içinde var olan, aynı hakikatin parçası olan demektir. Bu söyleyiş, sevgiliyi hem zamansal hem de varoluşsal bir ortaklıkla tanımlar.
 
Şair, sevgiliye seslenir: “Nemden incindin?” Yani hangi sözüm, hangi hâlim seni kırdı? Araya giren “el”, yabancıdır; laf taşıyan, ikiliği körükleyen bir figürdür. Oysa ben, kul olarak senin eşiğine geldim. “Hak-i payına geldim” ifadesi, secdeyi, teslimiyeti ve Tanrı’ya yönelişi simgeler. Burada “hâk” kelimesi, Arapçadaki خ harfiyle yazıldığında “toprak” anlamına gelirken, noktası kaldırıldığında ح harfiyle “hak”, yani Tanrı olur. Bu dönüşüm, dilin içindeki mistik bir sırrı açığa çıkarır: Topraktan Tanrı’ya geçiş, kuldan ilahi varlığa yükseliş. Hâk sözcüğünün kef (ك)  ya da kaf (ق ) harfiyle yazılmasının çok önemi yoktur. Şair bu ayrıntıya fazla takılmadan topraktan Tanrı’ya geçiyor.
 
Bu söyleyiş, vahdet-i vücut düşüncesinin özüdür. İkilik kalksın, bir olalım. Çünkü görünen her şey Tanrı’dır; yaratılanla Yaratan arasında bir ayrım yoktur. Varlık, sonsuz mertebelerde tecelli eder; her suret, her kisve, onun bir yansımasıdır. Vahdeti vücut, tasavvufta yaratanla yaratılanın bir olduğunu ileri sürer. Kendiliğinden var olan varlık birdir ve o da Tanrı’dır. Öncesi olmayan bu varlıkta bölünme, değişme, çoğalma, yenilenme olmaz. Evrendeki her şey onunla kendini ifade eder, onunla var olur.
 
“Vahdet-i vücûd düşüncesi sudûr teorisinin nedensellik zincirini vesileciliğe çevirdikten sonra yaratılışı varlığın belirli mertebelerde bulunmasıyla açıklar. Vücûd (varlık) sonsuz mertebelerde zuhur eder, zâhir olur, bu zuhur sûretlenme, kisveye bürünme, tecelli etme gibi terimlerle anlatılmıştır.”(2)
 
Dost dostu bir pula satar mı böyle
Sairlere meyil katar mı böyle
Kusurlusun deyu atar mı böyle
Kul kusurdan hâli değil efendim
 
Sair: Başka, öbür, öteki. 
Hali: Boş, ıssız, tenha.
 
Burada dostluk, dünyevi çıkarların ötesinde bir sadakatle tanımlanır. Gerçek dost, dostunu bir pula satmaz, başkasına gönül vermez. Kusur, kulun tabiatındandır; sultan olan, yani ilahi mertebeye ulaşmış olan, kusur aramaz. Bu söyleyiş, Tanrı’nın merhametini ve aşkın kapsayıcılığını yüceltir. Burada “Kul kusurdan uzak değildir,” anlamını vermek daha doğru duruyor.
 
Kulun işi daim günah işlemek
Adettir fidanı kesip aşlamak
Bir mürvete yüz bin kan bağışlamak
Ta ezelden kadim yoldur efendim
 
Mürvet (Mürüvvet): Bir ailede çocukların doğumu, sünneti, evliliği, iyi bir göreve geçmeleri vb. olaylardan duyulan mutluluk, sevinç. Mertlik.
 
Kul, günah işlemeye meyillidir; bu onun doğasıdır. Ancak bu doğa, eğitilmeye, aşılmaya açıktır. Fidanı kesip aşlamak, yani eğitmek, dönüştürmek gerekir. Mürvet uğruna yüz bin kan bağışlamak, şehitliği ve fedakârlığı simgeler. Bu yol, ezelden beri süregelen kadim bir yoldur; aşkın, teslimiyetin ve dönüşümün yoludur.
 
Hayal mayal gelir dostun likası
Budur âşıkların mekânı hası
Maşukun âşığa cevr ü cefası
Böyle cevr etmekten öldür efendim
 
Lika: Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ipek kırpıntısı ya da ham ipek. Şiirin çeşitli varyantlarında “lika” yerine “vefa” sözcüğü geçmektedir. O da beni tatmin etmedi. Lika sözcüğünü araştırırken önemli bir bilgiye ulaştım. Bu bilgi ışığında şiire daha iyi anlam vermek mümkün oldu.
 
Sözlükte “karşılaşmak, görüşmek, kavuşmak” anlamına gelen likâ’, hadis ilminde “öğrencinin hocasından bir aracı olmadan doğrudan hadis alması” anlamında kullanılmaktadır. Aynı kavram için lukıyy ve mülâkât kelimeleri de zikredilmektedir.”(3)
 
“Lika”, hadis ilminde doğrudan kavuşmayı, aracısız görüşmeyi ifade eder. Dostun likası, hayal meyal gelir; çünkü bu kavuşma, dünyevi değil, ruhani bir buluşmadır. Âşıkların mekânı, bu belirsizliğin, bu özlemin mekânıdır. Maşuk, yani sevgili, âşığa cefalar eder; bu, aşkın doğasında vardır. Ancak şair, bu cefanın dayanılmazlığını dile getirir:
 
“Böyle cevr edeceğine öldür daha iyi.”
 
Gam ile geçirdim şunda beş günü
Senin şanın kaldırmaktır düşkünü
Ben bir divaneyim ölüm şaşkını
Göster didarını kaldır efendim
 
Beş günlük dünya, tasavvufta fani hayatı simgeler. Bu hayat, gamla, kederle geçmiştir. Düşkünü kaldırmak, Tanrı’nın şanındandır. Şair, divane olduğunu, ölüm şaşkını olduğunu söyler; bu, fenafillah hâlidir. Didar, yani Tanrı’nın yüzü, hakikatin yüzüdür. Şair, perdeyi kaldırmasını, yüzünü göstermesini ister. Bu, birlik çağrısıdır.
 
Pir Mehmet’im ilm-i zatın bilenler
Mecnun olur dost cemalin görenler
Kusur mu gözetir sultan olanlar
Bazı kusur işler kuldur efendim(4)
 
Zat ilmi, yalnızca Tanrı’ya özgü olan niteliklerin bilgisidir. Bu bilgiyi bilenler, Mecnun gibi divane olur. Cemal, Tanrı’nın güzelliğidir; onu gören, aklını yitirir. Sultan olan, kusur gözetmez; çünkü kusur, kulun doğasında vardır. Bu söyleyiş, ilahi aşkın kapsayıcılığını ve affediciliğini yüceltir.
 
Tasavvuf geleneğinde, kusur insana aittir; çünkü insan, yaratılışı gereği eksikliklerle ve hatalarla yoğrulmuştur. Ancak sultan, yani gerçekliğe erişmiş kişi veya ilahi makam, kusuru görmezden gelir, hatta onu bir perde olarak değil, varlığın doğal bir gereği olarak kabul eder. Kusur, insani bir olgu olsa da, ilahi merhamet ve aşk içinde anlamını yitirir. Bu ifadede “vahdeti vücut” düşüncesi de yankı bulur. Çünkü kusurları aşmak, ikiliği ortadan kaldırmak ve birlik içinde erimek fikri, tasavvufun özüne dayanır. Sultan, yani ilahi gerçeklik, ayrımı kaldırarak kulunu bağışlar, onu olduğu gibi kabul eder.
 
Bu nefes, bir varoluş manifestosudur. Pir Mehmed, dilin kıvrımlarında Tanrı’ya ulaşır; harflerin noktasında ikiliği kaldırır. Onun şiiri, kulun toprağından Tanrı’nın hakikatine uzanan bir yolculuktur. Bu yolculuk, her dizede, her nefeste yeniden başlar.
 
Dipnotlar:
 
1.Zelyut, Rıza, Halk Şiirinde Başkaldırı, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1989.
4.Özmen, İsmail (1995). Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi. C. 4. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay. 95-96.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir