MEHMET ÇOBAN
İnsan Vicdanı Kadar Var Olur
Modern hayatın en büyük yanılgısı, dünyayı uzaktan izleyerek ona dahil olduğumuzu sanmaktır. Oysa insan, ancak kendi içindeki gürültüyü susturup eylemlerinin sorumluluğunu üstlendiğinde gerçekten var olmaya başlar. Yaşadığımız çağ, bizi kalabalıkların konforlu duyarlılığı ile kendi kabuğumuzun kayıtsızlığı arasında bir seçim yapmaya zorlarken; asıl hakikat, kimsenin görmediği o küçük, kuytu anlarda gizlidir.
İnsan bazen en büyük aldanışını, iyi niyetli olduğunu düşünerek yaşar. İçinden geçen bir üzüntüyü, duyduğu bir merhameti yahut kurduğu birkaç cümleyi yeterli sayar.
Kalbin kıpırdaması kıymetlidir; ancak vicdan yalnızca hissedilen bir duygu olarak kaldığında zamanla körelmeye başlar.
Duygunun davranışa dönüşmediği yerde insan, kendi iç dünyasında dolaşan bir seyirciye dönüşür.
Onların içimize sinmiş ılık uyuşukluğu var; sanki dünya uzak bir yerlerde kırılırken biz yalnızca camın arkasından bakıyoruz. Bir anlığına içimiz titriyor, birkaç cümle kuruyoruz; sonra her şey yeniden alışkanlığın sessizliğine gömülüyor.
Oysa vicdan, arada bir uyanan bir sızı değil; insanın omurgasına yerleşmesi gereken sürekli bir ağırlık.
Vicdanın yükü ağırdır; fakat insanı ayakta tutan da biraz bu ağırlıktır. Omuzlarında hiçbir sorumluluk taşımayanlar daha rahat yürür görünürler. Ne var ki rahatlık huzur gibi görünse de gerçek huzur, insanın kendi içine baktığında kaçacak bir yer aramamasıdır. Kendinden saklanmayan insanın sessizliği de başka olur, sözü de.
Birçok zaman insan; dünyayı bırakıp, kendi ertelenmiş sorumluluğunu izliyor. Dışarıdaki yangına söylenen sözler, içerideki kayıtsızlığı değiştirmiyorsa eksik kalıyor; nitekim hakikat, dile değil davranışa sızınca gerçek oluyor. Meydanlarda yükselen sesler bazen içimizi rahatlatan bir yankıya dönüşüyor, sonra yerini yine eski sessizliğe bırakıyor.
Belki de insanın en zor savaşı kendi mazeretleriyle yaptığı savaştır. Herkesin haklı görünen gerekçeleri vardır; zaman yoktur, imkân yoktur, sıra gelmemiştir. Fakat vicdan imkânın büyüklüğünde görünse de o imkândaki niyetin samimiyetini tartar. Küçük bir iyilik, büyük bir kayıtsızlıktan daha değerlidir.
Büyük olaylara, hadiselere bakmaya gerek yok, asıl kırılma kimsenin görmediği küçük anlarda yaşanıyor.
Bir ekmeği paylaşırken, bir işi dürüstçe yaparken, bir haksızlığa “bana ne” dememeyi seçerken… İnsan o an kendini yeniden kuruyor ya da sessizce eksiltiyor.
Dünyayı düzeltmek iddiası ağır; ama insanın kendi elini kirden arındırması mümkün. Büyük yangınları söndürmeye gücümüz yetmeyebilir, evet; ama kendi kapımızın önündeki kıvılcımı ezmek elimizdedir.
Adalet, büyük salonlardan önce insanın kendi iş masasında, komşusuna bakışında, ekmeğe uzanışında başlar. Haritaları değiştirecek gücümüzün olmaması, kendi sınır boylarımızda dürüst birer nöbetçi olmamıza engel değildir.
İnsan her gün farkında olmadan inşa eder kendini. Görmezden geldiği her yanlışla biraz daha eksilir, fakat sahip çıktığı her doğruyla daha da tamamlanır.
Vicdan da böyle çalışır. Bir anda çıkmaz ortaya, damla damla yerleşir insanın karakterine.
Belki de mesele dünyayı bir anda değiştirmek değil; kendi içimizdeki ihmal edilmiş yeri onarmak. Çünkü insan kendini düzeltmeden hiçbir haritayı düzeltemiyor.
İşte asıl uzun yolculuk burada başlar. Kendinden başlayıp yine kendine varmak. Bu yol üzerinde ne kadar bilgi edinirse edinsin ne kadar söz söylerse söylesin, vicdanı kadar insan kalabilir.
Gerçek olgunluk, başkalarının kusurlarını görmekten önce kendi eksikliğiyle yüzleşebilme cesaretidir çünkü.
Ve sonunda geriye şu kalıyor: Vicdan, sesini yükselttiğinde değil; insanın hayatına yerleştiğinde var oluyor.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
