Hakikatin Fiyatı

NURSELİ Hakikatin Fiyatı

NURSELİ
Hakikatin Fiyatı
 
İnsanlık tarihi boyunca en büyük miraslar altın, toprak ya da iktidar değildi. Bir fikirdi. Bir düşünceydi. Bir hakikatti. Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca yaşaması değil; öğrendiğini kendisinden sonrakine aktarabilmesiydi. Medeniyet dediğimiz şey de tam burada doğdu. Bir insan bildiğini saklamadı; paylaştı. Bir başkası onu geliştirdi. Bir diğeri eleştirdi. Hakikat, insanların birbirine bıraktığı ortak bir emanet hâline geldi.
 
Bugün ise tuhaf bir çağın içindeyiz. Tarihin hiçbir döneminde bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay olmamıştır. Ne var ki bilgiye erişimin kolaylaşması, hakikate ulaşmayı aynı ölçüde kolaylaştırmamıştır. Hatta çoğu zaman hakikat, bilgi yığınlarının arasında daha da görünmez hâle gelmiştir. Buna rağmen bugün asıl değişen, hakikatin kendisinden çok ona ulaşma iddiasıyla sunulan yolların giderek ticarileşmesidir. Artık bilgiye değil, bilginin kapısına ücret yazıyoruz. Hakikate değil, hakikate erişim vaadine fiyat biçiyoruz. Eskiden hakikati haykıran aydınlar bir ücret almak yerine bedel öderken, bugün hakikat adına kurulan birçok mecra bir pazar sermayesine dönüşmüş durumda.
 
Burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü hakikatin değeri ile hakikatin bedeli aynı şey değildir. Bir şey çok değerli olabilir; ama bu, onun satılabilir olduğu anlamına gelmez. Nefes değerlidir. Vicdan değerlidir. Adalet değerlidir. Merhamet değerlidir. Hiç kimse bunların değerini bir fiyat etiketiyle ölçmez. Çünkü bazı şeyler değerlerini satılamıyor oluşlarından alırlar. Hakikat de bunlardan biridir.
 
Burada bir ayrımı da yapmak gerekir. Bilgi ile hakikat aynı şey değildir. Bilgi öğrenilebilir, aktarılabilir ve insan emeğiyle çoğaltılabilir. Hakikat ise insanın icat ettiği değil; akıl, tecrübe ve sorgulamayla yaklaşmaya çalıştığı gerçekliktir. Bu nedenle emeğin karşılık görmesi ile hakikatin metalaştırılması aynı şey değildir. Tartışılması gereken, bilginin emek karşılığında sunulması değil; hakikat adına kurulan ayrıcalıkların ve hakikate ulaşma iddiasının ticari bir ürüne dönüştürülmesidir.
 
Bu eleştiri, akıllara felsefe tarihinin en büyük çatışmasını getiriyor: Sokrates ve Sofistler. Antik Yunan'da kendilerine "bilge" diyen Sofistler, hitabeti ve bilgiyi yüksek ücretler karşılığında yalnızca zengin elitlere öğretirlerdi. Sokrates ise onlara şiddetle karşı çıkmış, hakikatin parayla alınıp satılabilecek bir meta olmadığını savunmuş; sorgulamayı herkes için açık tutmuş ve bilgisini hiçbir maddi karşılık beklemeden Atina sokaklarında insanlarla paylaşmıştır. Bugün hakikat adına oluşturulan Premium paketler, VIP seminerler ve yüksek abonelik sistemleri, Sofist geleneğinin modern bir versiyonunu hatırlatmaktadır.
 
Elbette bir öğretmen emeğinin karşılığını almalıdır. Bir araştırmacı yıllarını verdiği çalışmanın karşılığını almalıdır. Bir yazar kitabını satabilir. Bir bilim insanı veya doktor, harcadığı mesainin bedelini elbette tahsil edecektir; bunlar entelektüel emeğin hakkıdır. Fakat hakikatin kendisi emeğin ürettiği bir ürün değildir. İnsan, hakikati icat etmez; onu arar, bulur, anlar ve mümkün olduğunca başkalarıyla paylaşır.
 
Tam da bu yüzden, hakikati sahiplenmeye başladığımız an, onu temsil etmekten uzaklaşma tehlikesi başlar. Çünkü sahip olunan her şey üzerinde tasarruf kurulur. Oysa hakikat üzerinde tasarruf kurulacak bir nesne değil, insanın karşısında sorumluluk duyacağı bir ilkedir. Bir bilim insanının insanlığı ilgilendiren hayati bir bilgiyi yalnızca ödeme yapabilenlerle paylaşması nasıl vicdanı yaralarsa; toplumu dönüştürme iddiasındaki bir düşünürün de hakikat üzerinde ayrıcalık kurarak onu maddi imkânı olanlara sunması benzer bir ahlaki krizi beraberinde getirir.
 
Toplum yalnızca kanunlarla ayakta durmaz; birbirine karşı hissedilen ahlaki borçlarla ayakta durur. Bir çocuk, kendisine öğretilen bir cümle sayesinde değişebilir. Bir genç, duyduğu tek bir fikirle hayatının yönünü değiştirebilir. Bir insan, hiç tanımadığı birinin sözüyle kötülükten vazgeçebilir. Hakikatin etkisi tam da burada başlar ve tam da bu yüzden hakikatin ilk muhatabı müşteri değil, insandır. İnsan yalnızca kendisi için bilen bir varlık değildir; başkası için de bilen bir varlıktır. Çünkü bilgi güç olabilir; fakat hakikat, güçten önce bir sorumluluktur.
 
Belki de çağımızın en büyük ahlaki krizi, insanların bilgiyi sermayeye dönüştürmesi değildir. Asıl kriz, hakikat üzerinde ayrıcalık üretmeye başlamalarıdır. Oysa hakikat, insanın eline bırakılmış bir emanetse, emanetin sahibi onu çoğaltmaya çalışır; dolaşımını daraltmaya değil. Hakikatin ahlakı önce paylaşmayı emreder. Çünkü hakikat, onu söyleyenin şahsi mülkü değildir; kendisini arayan herkesin ortak ufkudur.
 
Ve belki de bir medeniyetin çöküşü, hakikatin inkâr edilmesiyle başlamaz. Hakikatin belirli kişi ya da kurumların tekeline bırakılmasıyla başlar. Çünkü o gün insanlar hakikati değil, hakikat adına kurulmuş otoriteleri satın almaya yönelir. Ortak vicdan zayıflar; güven ise yerini şüpheye bırakır.
 
Nihayetinde şunu çok iyi görmek gerekir: Hakikatin kendisi ne satılabilir ne de satın alınabilir. Asıl tehlike, hakikat adına konuşma iddiasının bir ticaret nesnesine dönüşmesidir. Hakikat özünde hep aynı kalsa da, insanlar onun arkasında bir çıkar bulunduğunu düşündükleri anda ona duydukları güven sarsılır. Böylece hakikatin sesi zayıflarken, yalan daha güçlü olduğu için değil; daha kolay dolaşıma girdiği için meydanı doldurur.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir