NURSELİ
Farklılıklarımızda Fark Görmüyorum
Bir insanın ulaşabileceği en yüksek yere çıkmasıyla, hayatın en aşağısında kalması arasında gerçekten ne kadar mesafe vardır? Biri dünyanın en büyük salonlarında alkışlanırken, diğeri kimsenin görmediği bir odada sessizce ağlayabilir. Biri milyonlara hükmedebilir, diğeri kendi hayatının küçük bir köşesinde var olmaya çalışabilir. Biri kitaplarla, diplomalarla, unvanlarla çevrili olabilir; diğeri hayatın ona öğrettiği birkaç cümleden başka hiçbir şey bilmeyebilir. Fakat gece olduğunda ikisinin de kalbi aynı sessizlikte atar. İşte insanı düşündüren yer tam da burasıdır.
Biz insanları farklılaştırmak için o kadar çok ölçü icat ettik ki… Zenginlik, eğitim, makam, güzellik, zekâ, itibar, güç, çevre, başarı… Bir insanın değerini ölçmek için neredeyse sonsuz sayıda cetvelimiz var. Birini yukarı, diğerini aşağı koyuyoruz. Birine “başarılı”, diğerine “başarısız”; birine “bilge”, diğerine “cahil” diyoruz.
Oysa hayat, bütün bu cetvelleri en sonunda aynı yere bırakıyor. Çünkü ölüm karşısında makamın bir anlamı kalmıyor. Kaybetmek karşısında servetin. Terk edilmek karşısında diplomanın. Sevilmek karşısında unvanın. Bir annenin evladına duyduğu özlem, onun eğitim seviyesine göre değişmiyor. Bir insanın kalbinin kırılması, cebindeki paraya göre daha az acımıyor. Ve insan, bütün sıfatlarından soyunduğunda geriye yine insan kalıyor.
Belki de bizi birbirimizden farklı gösteren şeylerin çoğu, hakikatte bize ait bile değildir. Üzerimize giydirilmiş kimliklerdir. Bir makam gelir, sonra gider. Para gelir, sonra gider. Güzellik değişir. Güç azalır. İnsanların sana duyduğu hayranlık bir gün başka birine yönelir. Bugün seni önemli yapan şey, yarın kimsenin hatırlamadığı bir ayrıntıya dönüşebilir.
Fakat korktuğunda hâlâ insansındır. Sevildiğinde hâlâ insansındır. Özlediğinde, kırıldığında, affedemediğinde, pişman olduğunda, birinin sesini duymayı beklediğinde… Hâlâ insansındır. Belki de insanın en büyük yanılgısı, sahip olduklarıyla kim olduğunu birbirine karıştırmasıdır.
Bir insanın çok şey bilmesi, onun acıyı daha az hissedeceği anlamına gelmez. Çok zengin olması, geceleri daha huzurlu uyuyacağını garanti etmez. Çok güçlü olması, terk edilmeyeceği anlamına gelmez. Çok güzel olması, sevilme ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Hatta bazen insan, sahip olduklarının çoğaldığı yerde kendisini daha fazla kaybeder. Çünkü insanın ulaşabileceği şeylerin sınırı genişledikçe, insanın kendi içindeki boşluk da büyüyebilir.
Dünyanın bütün kapılarını açabilen birinin, kendi içine açılan kapının önünde çaresiz kalabildiğini gördüğümden beri, insanlara başka türlü bakıyorum.
En bilge olanla en cahil olan arasında elbette bilgi farkı vardır. Ama ikisinin de bilmediği bir ölüm vardır.
En güçlü olanla en güçsüz arasında elbette kudret farkı vardır.
Ama ikisinin de karşı koyamadığı bir kader vardır.
En zengin olanla en yoksul arasında elbette imkân farkı vardır.
Ama ikisinin de satın alamadığı bazı şeyler vardır: Gerçek sevgi, geçmişte kaybedilmiş bir insan, iç huzuru, geçen zaman…
İşte bu yüzden farklılıklarımızda fark görmüyorum. Bu, farklılıklarımızı inkâr etmek değil. Tam tersine, onları görüyorum. Ama onların insanın özünü değiştirecek kadar büyük olduğuna inanmıyorum.
Sen benden daha fazla biliyor olabilirsin. Ben senden daha az biliyor olabilirim. Sen daha yüksek bir yerde durabilirsin, ben daha aşağıda. Senin dünyaya açılan yüzlerce kapın olabilir; benim yalnızca bir kapım. Fakat bir gün ikimiz de aynı cümlenin içinde buluşabiliriz: “Beni gerçekten anlayan biri olsun.” Ve o anda bütün mesafeler kapanır. Çünkü insanın en derin ihtiyacı, çoğu zaman sahip olmak değil, anlaşılmaktır.
Belki de medeniyet dediğimiz şey, insanların farklılıklarını büyütmekten çok, ortak acılarını ve ortak umutlarını fark etmeye başladıkları yerde doğar.
Bir kralın da yalnızlığı vardır. Bir çocuğun da. Bir profesörün de bilmediği şeyler vardır. Bir cahilin de hayatın hiçbir kitabında yazmayan bildikleri. Bir zenginin de parasının yetmediği anlar vardır. Bir yoksulun da parayla satın alınamayacak zenginlikleri.
İnsanları birbirinden ayıran şeylere baktığımızda dünya devasa görünür.İnsanları birbirine bağlayan şeylere baktığımızda ise dünya küçülür. Çünkü hepimiz bir gün birinin sesini özleyecek kadar çaresiz, bir cümleyle incinecek kadar hassas, bir bakışla iyileşecek kadar kırılgan olacağız.
Ve belki insanın gerçek eşitliği de tam burada başlıyor: Hepimizin kırılabildiği yerde. Hepimizin sevgiye muhtaç olduğu yerde. Hepimizin kaybetmekten korktuğu yerde. Hepimizin, bütün sıfatlarımızdan soyunduğumuzda yalnızca “ben” olarak kaldığı yerde. Bu yüzden bir insanı makamıyla, parasının miktarıyla, eğitim düzeyiyle, görünüşüyle ya da toplumdaki yeriyle değerlendirmek bana eksik geliyor. Çünkü bunlar insanın üzerindekileridir. Ben insanın içindekine bakıyorum. Ve içeriye girdiğinizde bütün unvanlar susuyor.
Bilge ile cahil, zengin ile yoksul, güçlü ile güçsüz, ünlü ile görünmez insan aynı soruların önünde duruyor:
“Beni kim gerçekten sevdi?”
“Ben kimi gerçekten sevdim?”
“Hayatımın anlamı neydi?”
“Bunca şeyin sonunda geriye benden ne kalacak?”
İşte o sorular sorulduğunda, insanın bütün farklılıkları birer dekor gibi düşüyor.
Geriye insan kalıyor. Belki de hakikat tam olarak budur:
İnsanlar birbirinden sandığımız kadar farklı değil; yalnızca farklı hayatların içinde aynı insan olmayı sürdürüyorlar. Bu yüzden farklılıklarımızda fark görmüyorum. Çünkü seni senden ayıran şeylerin değil, seni benimle aynı yapan şeylerin daha hakiki olduğuna inanıyorum. Ve insanı gerçekten görebilmek, belki de ilk kez onun üzerindeki her şeyi çıkarıp, hiçbir sıfatı olmadan karşımızda duran o çıplak hâline bakabilmektir. O hâlde ne üstünüzdeki makam kalır ne cebinizdeki servet ne insanların size verdiği değer… Sadece siz kalırsınız.
Ve belki de insanı gerçekten görmek, onun neye sahip olduğuna değil, bütün sahip olduklarının altında hâlâ aynı kırılgan kalbe sahip olduğunu fark etmektir. Çünkü farklı hayatların içinde yaşıyor olsak da hiçbiri bizi insan olmanın ortak kaderinden muaf tutmuyor.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
