MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Erzurum’da Bir Ocak Cemal Gürsel İlkokulu
Değerli Öğretmenim Leyla Tetik Saatçioğlu’na
Rabia Ana Mahallesi’nin derinliklerinde, çocuk sesleriyle uyanan bir ilkokul vardı. Adını Erzurumlu bir paşadan, dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’den almıştı. Okulun bir yanı Deli Ömer Tarlası’na dayanıyor, diğer yanı Gavurboğan Mahallesi’ne bakıyordu. Kâzım Yurdalan Mahallesi ile arasında, Erzincan yönünden gelip Ağrı’ya doğru giden, karayolları dediğimiz asfalt bir çevre yolu uzanıyordu. Bu yol, nice kazalara tanıklık etmiş, çocuk kalbimizi her geçişte sıkıştıran uğursuz bir sınır çizgisi olmuştu.
O yıllar, Erzurum’un ayazında kalplerin birer kandil gibi yandığı, kerpiç ve taşın arasında geleceğin dokunduğu masalsı bir zaman dilimiydi. 1971’den 1975’e uzanan o yol, Rabia Ana Mahallesinin tozlu sokaklarından geçip Cemal Gürsel İlkokulu’nun tahta sıralarına dayanan, siyah önlüklerin üzerine beyaz kolalı yakaların takıldığı bir ömür fragmanıydı.
Rabia Ana, o yıllarda; mahalle sakinlerinin birbirini gözünden tanıdığı, fırından çıkan lavaşın kokusunun sokaklardaki çocuk seslerine karıştığı bir hayat sahnesiydi. Bu mahallenin kalbinde yükselen Cemal Gürsel İlkokulu ise, soğuk kış sabahlarında içine girildiğinde çocukları bir anne kucağı gibi ısıtan bir sığınaktı.
Sınıfların ortasında gürül gürül yanan kömür sobası, zaman zaman üzerine serpilen suyun tıslaması ve çocukların ıslanan eldivenlerinden çıkan o nemli yün kokusu… O koku, aslında bir kuşağın belleğine kazınan “öğrenme” kokusuydu. Üzerine isimler kazınmış, mürekkep lekeleriyle haritalar çizilmiş o ahşap sıralar; çocuk hayallerinin ilk limanıydı. O daracık sıralarda kurulan dostluklar, Palandöken’in karı gibi saf ve temizdi.
Biz, birinci sınıfı 12 Mart İlkokulu’nda okumuş, yeni açılan bu okula sürüklenmiştik; kimimiz isteyerek, kimimiz zorla. Okulun koridorlarında yankılanan cıvıltılar, duvarlara umut gibi çarpıyordu. Kalabalığın içinde biz üçlüydük: Yavuz, Nafiz ve ben. Bizim davamız başkaydı. Yaramazlığın kardeşliğini taşıyan bizler, öğretmen seçimini kaderin oyunundan çok, bilinçli bir tercih olarak görüyorduk. O yıllarda öğretmen, çoklukla sopanın gölgesiyle hatırlanıyordu. Bu yüzden dikkatliydik, seçiciydik.
Erkek öğretmenleri hızlıca eledik. Gözümüzü, sempatik ve içten bakışlarıyla içimizi ısıtan genç bir hanımefendiye diktik. Gülüşü çocukluğumuzun açan baharı gibiydi. Çok gençti, sanırım yeni mezunlardandı. Gözlerinden sevgi akıyor, yüzünden gülücük hiç eksik olmuyordu. Öğrenci yığınlarının ardında beklerken kararımızı vermiştik, biz bu öğretmene öğrenci olmalıydık. Sırayla her öğretmene ikişer öğrenci veriliyordu.
Tam o öğretmene sıra gelmişti. Kalabalığın önüne geçerek kol kola girip birbirimize sıkıca sarıldık. Paylaştıran öğretmen, bizim bu bağlılığımızı görünce gülümsedi:
“Tamam, bu kez üçer üçer alalım.”
Böylece istediğimiz öğretmenin öğrencileri olduk. Onun zarif, sabırlı bir öğretmen olduğundan adımız gibi emindik. Bizi azarlamayacaktı. Bize bağırmayacağını, hatta yaramazlıklarımızı bile gülücükle karşılayacağını âdeta bir sabır taşı olacağını biliyorduk sanki.
Sınıfa girince uzun uzun gülümseyerek bizlere baktı, sanırım o da bizleri sevdi. O çocukları seviyordu, ya da o insanları seviyordu.
“Hoş geldiniz, ben Leyla Tetik,” dedi.
Zamanın en geniş boyutunda sözün çiçeğe durduğu bir isimdi Leyla Tetik. Bir öğretmenden çok bir şehrin karanlığına tutulan fener, çocuk ruhlarının ince işçisi. İşte yanılmamıştık adı da kendisi gibi güzeldi. Her gün biraz daha alışıyorduk sınıfımıza, isimleri öğrenmeye başlamıştık. Fatih, Dursun, Celal, Abdurrahman, Fatma, Asuman… Tabii bir de Serap, öğretmenimizin kız kardeşi…
Leyla Öğretmen, Erzurum’un o çetin kışında zarafetiyle bir kardelen gibi açıyordu sınıfta. Kara tahtaya yazdığı her harf, çocukların zihnine bilgiden önce bir yaşama sanatı olarak işleniyordu. Onun bakışlarında, bir annenin merhametiyle bir bilgenin vakarı at başı gidiyordu. Yanlış bir harf yazdığımızda düzelten o ince parmakları, defterle birlikte hayatı da hizaya sokuyordu. Leyla Öğretmen, Rabia Ana’nın dar sokaklarından gelen o çocukları alıyor; sözcüklerle, sayılarla ve en önemlisi insan olmakla yoğurarak geleceğe birer meşale gibi uğurluyordu.
O yıl geçen seneki siyah önlüğümün içine zor sığıyordum. Körüklü çantamda defter, kitap, kalem, silgi ve her sabah törenle yerleştirilen porselen kupa bardağım yerini alıyordu. Mendilim cebimde gururla duruyordu. Yaka nişanlarımızdır derdik o mendillere; sert yakalıklar ise boynumuzu tahriş ediyordu ama o da bu hikâyenin bir parçasıydı işte.
O yılların okul sabahlarında, ders ziliyle beraber bir yardımın ve paylaşmanın kokusu da yankılanıyordu sınıflarda. En çok beklediğimiz an beslenme saatiydi. Sınıfa girdiğinde annelik hissini beraberinde getiren Hannine, elinde bir tepsi boğaca ve dev bir çaydanlık süt taşıyordu. Öğretmen hemen iki kişiye de görev veriyordu Hannine’ye yardım etsinler diye. Amerikan yardımı diye biliyorduk; süt tozundan yapılıyordu ama biz her yudumda neşeyi içiyorduk.
Süt tozu, suyla buluştuğunda ortaya çıkan o kendine has, biraz yanık, biraz şekerli koku koridorlara yayılıyordu. Gerçek süte benzemeyen ama çocuk kalbiyle sevilen o ılık içecek, emaye bardaklara doldurulurken Erzurum’un sabah ayazı sınıfta kırılıyordu. Yanında dağıtılan poğaçalar, kimi zaman bir katık kimi zaman o günün en lüks ziyafetiydi. Sütle birlikte poğaça yemenin o çocuksu lezzeti, lüks sofraların asla veremeyeceği bir doygunluk hissiydi.
Hannane, okulun bir görevlisinden çok çocukların her birinin evindeki halası, teyzesi ya da ninesi gibiydi. Önlüğünün cebinde sanki her çocuğun derdine bir çare saklardı. Koca çaydanlıktan süt dağıtan eli, bir terazi hassasiyetiyle hareket ederdi. Her çocuğun bardağına düşen o süt, Hannane’nin gözündeki adaletle tatlanırdı. Başındaki beyaz yazmasıyla koridorlarda süzülürken, sadece süt dağıtmaz; ağlayan bir çocuğun yaşını siler, yakası yamulan bir öğrenciyi hizaya sokardı.
1970’lerin Türkiye’sinde, Cemal Gürsel İlkokulu’nun duvarları bu paylaşıma şahitti. Rabia Ana ve çevre mahallelerin yoksul ama gururlu çocukları, Hannane’nin elinden aldıkları o süt ve poğaça ile karınlarını doyurur, bir aidiyetin ve korunmuşluğun da huzurunu yaşarlardı.
Sınıfın türkücüsü Celal’di. Elleri bakırın sertliğiyle kararmıştı; belki bir bakırcının çırağıydı, belki de o ocakta pişen bir çocuk. “Der boyu kavaklar, Açtı yeşil yapraklar…” dediğinde birden susardık. Hem türkünün hikâyesi hem jandarma korkusu içimize kırağı gibi düşerdi. Sanki sadece Celal söylemiyor, geçmişin yorgunluğu da onun sesiyle sınıfa giriyordu.
Zil sesi, metalik bir melodi gibi çalındığında herkes kendi evrenine dönüyordu. Sıralar her sabah küçük törenlerle doluyor, çantalar açıldıkça kalemler, silgiler ve umutlar dökülüyordu masaların üstüne. Leyla öğretmenin bakışları hep sakindi; sanki her çocuğun iç sesini duyabiliyor, her yaramazlığa bir şefkat cümlesi kurabiliyordu.
Teneffüslerde okul bahçesi bir panayıra dönüşürdü. Bazıları bilye oynardı, bazıları köşe kapmaca. Fakat en kıymetli oyunumuz, evcilik içindeki “öğretmencilik”ti. Bu oyunda bile gücü temsil eden öğretmen, elinde cetvelle bir otorite sembolüydü. Toplumun küçük bir simülasyonuydu bu; çocuklar bile içselleştirmişti bu dili, bu düzeni.
Masal zamanı geldiğinde nefesler tutuluyor, gözler Leyla öğretmenimizin dudaklarında takılı kalıyordu. Kurtlar, kuzular, değirmenler… Bir dünya kuruluyordu sınıfın dört duvarı arasında. Öğretmen kapıya yanaşıyor, patisini una batırmış kurdun sesiyle konuşuyor; biz bir çığlıkla ayağa fırlıyorduk:
“Açmayın! O anneniz değil, o kurt!”
Herkes kendini o evin kuzusu gibi hissediyordu. Hikâyeye öyle karışıyorduk ki, öğretmenin sesiyle kurdun ayak sesleri arasında kaybolurduk. Öğretmen, masalın sonunda “Gökten üç elma düştü,” dediğinde, “Biri masalı anlatana, biri öğretmene, biri de polisin kızına…” sözleriyle sınıfta itiraz dalgası yükseliyordu:
“Hayır! Biri de dinleyenlere!”
Çocuk adaleti, dünyaya örnek olacak kadar berraktı.
Zaman zaman öğretmenimiz evine bir şey gönderiyordu. Leblebici Yokuşu’nda bir ev… Bizim için bir kahramanlık yürüyüşü olurdu bu. Görevi başarıyla yerine getirip geri dönerdik sınıfa. Yoldaki her taş, yürüyen adımlarımıza gururla eşlik ederdi. Yüzümüzde “başardım” gülümsemesi… Görevimizi başarıyla tamamladığımızda, içimizde küçük bir kahramanlık hikâyesi büyürdü. Leyla öğretmen yalnızca öğreten değildi. Bizi anlayan, bizi seven, bizi gözeten biri olarak belleğimize kazındı. Onun sınıfında her çocuk bir nota, her gün bir şarkıydı.
Sabahları “Arkası Yarın” dinlemeden evden çıkmazdık. “Gâhi Aslı gâhi Kerem…” diye başlayan o sesle halk hikâyelerine yolculuk ederdik. Ama bizim hikâyemiz, Cemal Gürsel İlkokulu’nun bahçesinde her gün yeniden başlardı.
Dört yıllık bu serüven, Erzurum’un bembeyaz kışlarından baharın o sert ama taze rüzgârlarına uzanan bir büyüme hikâyesiydi. Okul bahçesinde oynanan oyunlar, çantalardan çıkan bir dilim ekmeğin paylaşılan sıcaklığı ve Leyla öğretmenin anlattığı bir masalın sınıfta bıraktığı o derin sessizlik…
O yıllarda Erzurum, daha küçük, daha samimi ve daha “biz”di. Cemal Gürsel İlkokulu’nun pencerelerinden süzülen ışık, 1975’e gelindiğinde okulla birlikte koca bir hayatın ufkunu aydınlatıyordu. Rabia Ana Mahallesi o zamanlar Leyla Tetik gibi kıymetli öğretmenlerin eliyle bir milletin harcının karıldığı kutlu bir şantiyeydi.
Bugün geriye bakıldığında, o kara tahtanın başında duran zarif silüet ve mahallenin o dumanı tüten evleri; bir çocukluk cennetinin en kıymetli hazineleri olarak anıların unutulmaz köşesinde duruyor.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
