MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Kudüs’ün Taşlarında Yankılanan Vicdan
“Ben onlar gibi değilim.
Ben Selahaddin’im, Selahaddin!”
Ridley Scott’ın 2005 yapımı “Kingdom of Heaven” (Cennetin Krallığı) filmi, bir savaş anlatısı ve aynı zamanda dinin, vicdanın ve insanlığın sınandığı bir zamanın görsel ve düşünsel haritasıdır. Kudüs’ün taşlarına sinmiş medeniyetin yankısı, bu filmde hem bir zafer hem de bir yük olarak karşımıza çıkıyor. Haçlı Seferleri’nin gölgesinde, barış ile savaş arasında salınan bir dünyanın hikâyesi anlatılıyor.
Demirci Balian’ın hikâyesi, kayıplarla başlıyor. Ailesini yitirmiş, inancını sorgulamaktadır. Godfrey, oğlunu aramak için çıktığı Haçlı Seferlerinden vatanı Fransa’ya dönmüştür. Baba, Balian’ın oğlu olduğunu öğreniyor. Baba oğlunu Kudüs’e götürmek istiyor ama oğlu bu isteye tepkisiz kalıyor. Bir rahibi öldürmesiyle başlayan kaçış, onu babası Godfrey’e ve Kudüs’e götürüyor. Godfrey, oğlunu bir şövalye olarak yetiştirmek istiyor. Ama bu şövalyelik kılıçla ve vicdanla sınanacaktır. Kudüs’e vardığında Balian, barışın pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyor. Kudüs Kralı IV. Baldwin, hastalıklı bedenine rağmen barışa yeminlidir. Ancak çevresindeki şahinler, savaşın kaçınılmaz olduğunu anlatmaktadır.
Godfrey, ölmeden önce kılıcını ve yeminini oğluna teslim ediyor. Balian, Kudüs’ü korumak için yola çıkıyor, deniz kazasına rağmen Kudüs’e ulaşıyor. Kudüs’te kısa sürede üne kavuşan Balian, Kralın kız kardeşi Sybilla’nın da hayranlığını kazanıyor. Sybilla ile aralarında yakınlaşma oluyor ama Sybilla’nın kocası Tapınak Şövalyelerinin lideri Guy de Lusignan’ın da düşmanlığını kazanıyor. Balian, kılıcının gücüyle meydandadır artık.
Film, Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlar ile Kudüs’te Krallık kuran Haçlıların arasındaki savaşı anlatmaktadır. Kudüs’ü Haçlılardan geri alan şarkın sevgili sultanı Selahattin’in azametini ve her iki tarafın da savaşa bakışını gördüğümüz filmde, barışın cılız sesi savaş çığlıkları arasında boğulup gitmektedir.
Film, Kudüs’ü bir metafor olarak işliyor. Kudüs, bir şehir; bir iddia, bir sınavdır. Dinlerin, devletlerin ve komutanların zafer takı gibi gördüğü bu şehir, zulüm ile adaletin iç içe geçtiği bir mekândır. Kudüs’ü ele geçirenin büyük komutan sayıldığı bir çağda, film bu algıyı sorguluyor. Gerçek büyüklük, alınan şehri korumak ve onunla birlikte insanlığı da savunmaktadır.
Sultan Selahattin Eyyubi’nin temsili, vakur ve karizmatiktir. Müslümanlar tarafından çekilseydi ancak bu kadar dengeli ve saygıdeğer bir karakter yaratılabilirdi. Selahattin bir savaşçı olduğu kadar da bir barış elçisidir. Müslümanların elçisinin başı kesildiğinde, kız kardeşine tecavüz edildiğinde bile sabırla bekliyor. Ama sabır da bir yere kadardır. Ordusunu topluyor, ancak savaşın sonunda bile merhameti elden bırakmıyor.
Lord Balian’a şöyle diyor:
“Her bir canın sağ-salim Hıristiyan topraklarına geçmesine izin vereceğim. Her bir can! Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve bütün şövalye ve askerleriniz ve Kraliçeniz! Tanrı adına yemin ederim ki, hiç kimse zarar görmeyecek.”
Bu söz, savaşın ortasında yankılanan bir vicdan çağrısıdır.
Balian, “Hıristiyanlar bu şehri aldıklarında, bu duvarların içindeki her Müslümanı katlettiler,” derken kısas bekliyor.
Ama Selahattin’in cevabı bir tokat gibi iniyor:
“Ben onlar gibi değilim. Ben Selahaddin’im, Selahaddin!”
Bu sahne, bir medeniyetin duruşunu temsil ediyor. Film, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında taraf tutmadan, adil bir bakış sunuyor. Bu nedenle İslam dünyasında ilgiyle izlenmiş, bir propaganda filmine dönüşmemiştir. Savaş sahneleri gerçekçidir. Hıttin Savaşı merkezde yer alıyor. Mükemmele yakın bir savaş filmi. Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki bu savaş Hıristiyan- Haçlı propagandasına dönüşmemiş. Filmde Selahattin, cesaretin, azametin, hoşgörünün timsalidir. Turan taktiğiyle savaşan Selahattin’in ordusunda Kıpçakların varlığı zaferin kilit noktasıdır. Selahattin’in etnik kökeni üzerine tartışmalar olsa da film onu Arap olarak gösteriyor. Ancak bu sahiplenme, onun muhteşem bir komutan olmasından kaynaklanıyor.
Kudüs… Taşları bin yıllık bir belleği taşıyor. Her adım, geçmişin yankısını uyandırıyor. Her duvar, bir inancın gölgesini barındırıyor. Bu şehirde yürümek, zamanda yürümektir. Kudüs’ün taşlarında yankılanan ayak sesleri, vicdanların, hayallerin ve pişmanlıkların da sesidir.
Selahattin’in gölgesi bu taşlara düşerken bir vicdan büyüyor. Savaşın ortasında bile merhameti elden bırakmayan bir komutan… “Ben onlar gibi değilim,” derken bir medeniyeti işaret ediyor. Onun gölgesi; kılıçların, sözlerin, sabrın ve adaletin gölgesidir. Kudüs’ü almaktan çok Kudüs’ü korumak onun derdidir. Çünkü gerçek zafer, bir şehri ele geçirmekten öte o şehirde insan kalabilmektir.
Balian’ın kılıcında parlayan umut, demirci ocağında dövülmüş bir vicdanın izidir. O kılıç savaşmak, savunmak, korumak ve barış için kaldırılıyor. Kudüs’te doğduğu kişi değil; içinde olduğu kişi oluyor. Kılıcını Tanrı adına değil; insanlık adına kuşanıyor. Çünkü kutsallık, doğru yolu seçmektir. Cesaret, kendini koruyamayanların yanında olmaktır. İyilik, akılda ve kalptedir.
Bu şehirde her taş bir dua, her gölge bir hikâyedir. Kudüs, hiçbir şeydir. Ama aynı zamanda her şeydir. Bir sınavdır, bir yük, bir umut. Dinlerden önce insanların sınandığı bir mekândır. Bu sınavda kimileri kılıçla, kimileri sözle, kimileri susarak yanıt veriyor.
Selahattin’in gölgesinde büyüyen vicdan, Balian’ın kılıcında parlayan umut ve Kudüs’ün taşlarında yankılanan ayak sesleri bir çağrıdır. Daha iyi bir dünya için, daha vicdanlı bir insan için, daha sessiz bir barış için.
Filmdeki replikler, zamanın ruhunun tanığıdır:
“Önceleri Allah için savaştığımızı sanıyordum. Sonraları servet ve toprak için savaştığımızı anladım. Utanmıştım.”
“Din kelimesine fazla anlam yükleme. Din kelimesinin arkasına saklanan kaçıkların Tanrı adına her türlü kötülüğü yaptığını gördüm.”
“Kutsallık, doğru hareketi yapmaktır. Cesaret, kendini savunamayacak durumda olanları savunmaktır. İyilik-Tanrı’nın istediği şey- burada (başını işaret ederek) ve burada (kalbini işaret ederek) bulunur.”
Bu sözler, dinin araçsallaştırılmasına karşı bir vicdan manifestosudur. Film, dinden önce insanlığın yanında durur. Kudüs’ün anlamı sorulduğunda verilen cevap, bu duruşu özetliyor:
“Hiçbir şey. Her şey.”
Kudüs, bir anlam yumağıdır. Herkes için farklı, ama herkesin içinde aynı yankıyı uyandıran bir mekândır. Film, bu anlamı insanlıkla çözmeye çalışıyor.
“Kingdom of Heaven”, mükemmele yakın bir savaş filmidir. Ama savaşın ötesinde, bir vicdan anlatısıdır. Yeni bir dünya kurma hayaliyle yola çıkanların, eski dünyanın yüklerini nasıl taşıdığını gösteriyor. Balian’ın yolculuğu, bir vicdanın yolculuğudur. Kudüs’te doğduğu kişiden önce içinde olduğu kişi oluyor. Bu dönüşüm ancak kalple gerçekleşebilir.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
