DİLEK GÜNEŞ
Sevdiğini Öldürür mü? |ÖYKÜ|
“Ağustos sıcağının her yeri saran boğucu bunaltısı gökyüzünü dahi içine almıştı. Gecenin karanlığında adeta yerle gök birleşmişti. Yıldızlar, gökyüzüne asılmış ihtişamlı bir avizenin kristal taşları gibi yeryüzüne sarkmıştı. Dolunay bile miskin, görkemli ışıltısını gecenin karanlığına aheste aheste yayıyordu.
Kendine geldiğinde, eski çağlarda arenalarda yapılan kanlı bir müsabakadan çıkan yenik bir savaşçı gibi bitkindi. Öyle şiddetli acılar içindeydi ki, bedeninin acımayan yeri yoktu galiba. Gözlerini açmaya çalıştı ama aralayamadı bile. Göz kapaklarının üzerinde tonlarca ağırlık vardı sanki. Güçlükle, kesik kesik nefes alsa da toprak kokusunu bastıran, tanıdık metal kokusu genzini yakmaya yetiyordu. Uzun zamandır tattığı, kendi kanının tadı ve kokusuydu. Sağ yanağına batan ufak taş parçalarından kurtulmak için sırt üstü dönmeye çabaladı, ama yapamadı. Bedeni pelte gibiydi, hareket edemiyordu. Havanın bunaltan sıcağına rağmen o iliklerine kadar üşüyor, hatta titriyordu. Ne kadar zamandır burada böyle kalakalmıştı hatırlayamadı. Acaba neredeydi? Etrafını bir görebilseydi keşke… Ellerinde ve ayaklarındaki karıncalanmaların azalmasıyla, tipide kalmış da buz tutmuş gibi neredeyse onları hissedemez hâle gelmişti. Ansızın, boynundan toprağa doğru akan ılıklığı fark etti…”
Şehir merkezindeki iş yerinden telaşla çıktı. Akşam kalabalığı her yeri sarmıştı. Okuldan dönen öğrenciler, mesaisi biten memurlar, işçiler, seyyar satıcılar… Her zamanki gibi kalabalığın içinde, vitrinlere bile bakmadan otobüs durağına doğru hızla yürüyordu. Hemen hemen herkes koşturuyor, büyük bir çoğunluk evlerine ulaşmak için acele ediyordu. Geç kalma korkusuyla o da adımlarını tüm isteksizliğine rağmen iyice hızlandırdı. Onun için eve gitmek mutluluk değil, işkencehaneye girmekti.
Durağa yaklaştığında otobüs hareket etmek üzereydi, koşarak yetişti. Kendini boşalan koltuğa bıraktığında nefes nefese kalmış, sıcağın ve koşmanın etkisiyle terden sırılsıklam olmuştu. Biraz toparlandıktan sonra başını otobüsün camına yasladı. Şehir merkezinden uzaklaştıkça renkli, cıvıl cıvıl ışıklar kayboluyor; onların yerini apartman pencerelerinden yansıyan ışıklar alıyordu. O da; her akşam yaptığı gibi aydınlık pencerelere tek tek bakıp, oralarda yaşayan mutlu aileleri hayal ediyordu. Eve yaklaştıkça içindeki sıkıntı iyice büyümüş, artık neredeyse ruhunun gölgesi haline gelmiş olan kasvet enikonu üzerine çökmüştü. Korku ve heyecandan kalbi duracak gibiydi. Otobüs ineceği durağa yaklaştığında istemeye istemeye yerinden kalktı.
“Keşke ondan kaçabileceğim, ulaşamayacağı bir yer olsaydı” diye düşündü.
Her ne kadar böyle düşünse de otobüsten iner inmez koşar adımlarla evinin sokağına girdi. Oturduğu binanın önüne geldiğinde evinin pencerelerine baktı, içeride ışık yanmıyordu. Biraz olsun rahatlamıştı, derin bir nefes aldı.
“Çok şükür daha gelmemiş” diye içinden geçirdi. Eşi genelde eve geç gelirdi ama arada bir ondan önce gelip, daha daire kapısından girdiği anda;
“Nerede kaldın? Kimle buluştun? Kim o adam?” diyerek küfrün bini bir para saçlarından tuttuğu gibi tekme tokat yerlerde sürüklemeye başlardı. Bugün bu fasıl olmayacaktı, şükretti.
Eve girer girmez aceleyle üzerini değiştirip, yüzündeki belli belirsiz makyajı sildi. Hiç soluklanmadan mutfağa geçti, bir an önce akşam yemeğini hazırlamalıydı.
Ocağa tencereyi koyduğunda aklı oğlundaydı. Henüz iki yaşındaydı annesinin bir tanesi. Beş yıllık evliliğinde güzel olan tek şeydi o. Güzel yüzü gözlerinin önüne geldiğinde burnunun direği sızladı, kaç gündür görememişti yavrusunu. Çalışmak zorundaydı, annesinden başka çocuğuna bakacak kimsesi yoktu. Onun evi de uzak olduğu için mecburen hafta içi anneannesinde bırakıyor, sadece hafta sonları onu alabiliyordu. Başlarda buna razı olmamıştı ama eşinin büyük bir memnuniyetle bunu kabul edip, kurtulmak istercesine çocuğu oraya bırakmasına fazla direnememişti. Çaresizdi…
“İyi ki de öyle, en azından annesinin yediği dayakları görmüyor yavrucak…” diye kendi kendine mırıldandı.
Geçmişi düşündü. Oysa ne ümitlerle evlenmişti onunla. Bugün fark ediyordu ki, gerçek olamayacak kadar kibar, centilmen bir adamdı. Onu, sürekli görüştüğü arkadaş grubuna dahil olmasıyla tanımıştı. Şimdilerde pek görülmeyen bir nezaketi vardı. Dikkatini ilk olarak âdâb-ı muaşeret kurallarına gösterdiği itina ile çekmişti, her zaman beyefendiydi. Onun hâl ve tavırlarını kendi kuralcılığı ile hemen özdeşleştirmişti. Ağzı da iyi laf yapıyor, o konuşmaya başladığında herkes pür dikkat onu dinliyordu. İyi eğitim almış görünen, köklü bir ailenin çocuğuydu.
Daire kapısının önündeki tıkırtıyla birden irkildi. Kalbi hızla çarpmaya başladı, acaba o mu gelmişti? Nefes bile almaya korkarak sesleri dinledi. Duyduğu, merdivenlerden inen birilerinin ayak sesleriydi. Rahatladı, derin bir nefes aldı, yemek yapmaya ve düşüncelerine tekrar daldı.
O zamanlar evliliği henüz düşünmediği için dikkatini çekse bile ona bir yakınlık göstermemişti. Ne de olsa üniversiteden daha yeni mezun olmuştu ve iş hayatına girmek, çalışmak istiyordu. Fakat olaylar hiç de öyle gelişmedi. Ondan aldığı ani evlilik teklifi ile aklı karıştı. Geceler boyu sayfalarca aşk mektupları yazmış, teklifi yaparken destelerce mektubu da eline tutuşturuvermişti. Gözlerinin içine aşk ve umut ile bakarak alacağı cevabı bekliyor ve bir an önce ailesi ile tanıştırmak istiyordu. O ise ne cevap vereceğini bilememiş, ailesine danışması gerektiğini söylemişti. Ailesine konuyu açtığında evlilik fikrine ummadığı kadar sıcak baktılar. Gelsinler bir tanışalım dediklerinden sonra her şey hızla gelişmiş, ne olduğunu anlamadan kendini evlilik yolunda buluvermişti. Nişanlı kaldıkları altı ay boyunca eşi, üzerine büyük bir hassasiyetle düşmüş, her şeyin merkezine onu koymuştu. Bu kadar çok ilgili ve aşk dolu bir adamla olmak onun da ayaklarını yerden kesmişti. Daha kendi hislerini yeterince ölçüp biçemeden düğün günü belirlenmişti bile. O da artık kendini bu duruma teslim etmişti, ailesi ve müstakbel eşi ne derse onu yapıyordu.
Bu rüya fazla uzun sürmedi, ama çoktan iş işten geçmişti. Karşısındaki adamın hastalıklı ruh halini düğün bitip, evlerine geldiklerinde anladı ama bunu kendine bile itiraf edemedi. Eve girip baş başa kaldıkları anda ona avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Buna sebep ise ortak arkadaşlarından birinin gelinle dans etmek istemesiydi. O gece sabaha kadar kıskançlık krizi geçirmiş, gün ağarana kadar hakaretler etmişti.
Bu ilk olaydan sonra her fırsatta kıskançlık kavgaları çıkarıyordu. Zamanla hakaretler yerini küfürlere bıraktı. İş yerinde, lavaboya gitmek için bile olsa odasından çıkarken arayıp ona haber veriyor, hatta dönüşünde tekrar arıyordu. Onun gazabını üstüne çekmemek için adeta köle olmuştu. Eşi, iş hayatındaki başarısızlıkları ve ticari kayıplarıyla iyice zıvanadan çıkmış, işin içine alkol de girmişti. Tüm bunların nihayetinde dayaklar başladı. Son üç yıldır hemen hemen dayak yemediği bir günü yoktu. Her gece tekme tokat saldırıyor, en son onu kapının önüne koyuyordu. O ise yaz kış demeden saatlerce kapının önünde kendini içeriye almasını bekliyordu. İçeri girdikten sonra da tekrar dayak atıp atmamak kocasının o anki ruh haline kalıyordu. Kapı önünde neden bekliyordu? Kaçıp kurtulabilirdi. Ama oradan ayrılamazdı ki, nereye gidecekti? Ailesinin yanına gitse gelip onlara da zarar verirdi. Kalp hastası babası o an, oracıkta ölürdü zaten. Kolu kanadı kırıktı.
Konu komşu da artık araya girmez olmuştu, kim ses çıkarsa onun üstüne yürümüş;
“Karımın dostu sen misin lan?” diye saldırmıştı.
Ne yapsın insanlar, kimse bu belâya bulaşmak istemezdi.
Birkaç aydır dayakların şiddetini iyice artırmıştı. Defalarca onu boğmaya kalkmış, hatta boğazına bıçak bile dayamıştı. Ama o yine de bir umut, onun sevgisinin gerçek olduğu inancına tutunuyordu. Onu aşk ve tutkuyla sevmese, herkesten bu kadar çok kıskanır mıydı? Döverdi, söverdi ama ona kıyar mıydı? Sevdiğini öldürür müydü?
Geldiğinde her şey hazır olsun isterdi. Bir de bunun için kavga çıkmasın diye yemekler pişerken alelacele sofrayı da hazırladı. Ev derli topluydu, yine de eksik bir şey var mı diye her yeri tekrar gözden geçirdi. Artık her şey tamamdı.
Tedirginlikle onu beklemeye başladı. Heyecandan oturamıyordu bile. Onu balkonda da bekleyemezdi, yasaktı. Dışarıdan görünmemek için ışığı açmadan salon penceresinin önüne gitti, camda gölgesi görünse olay çıkarırdı. Tül perdenin arkasından sokağa baktı, insanlar gelip geçiyordu. O ise celladını bekleyen idam mahkûmu gibi acz içindeydi. Eli ayağı buz gibiydi, kalbi hızla çarpıyordu.
Dakikalar geçmezken saatler saatleri kovaladı. Gece yarısına kadar pencere önünde onu bekledi. Nihayet sokağın başında arabası göründü. Eşi, aracını park edip arabadan inerken başını kaldırıp evin penceresine baktı. Onun bu bakışı bile yüreğini ağzına getirdi.
Yürüyüşünden sarhoş olduğunu anlamıştı. Korkudan kalbi kuş gibi çırpınıyor, eli ayağı titriyordu. O daha binaya girerken koşup dairenin kapısını araladı.
Kocası yalpalayarak kapıdan içeri girdi, yüzüne kin ve nefretle bakıyordu.
O ise suçunun ne olduğunu bile bilmiyordu, kekeleyerek;
“Hoş geldin” derken yüzüne bir tokat indi ve bir tokat daha…
Elleri boğazına sarılmış bir taraftan da bas bas bağırıyor, haykırıyordu;
“Söyle ulan bugün tuvalete gidip gelmen neden on beş dakika sürdü? Kimle ne yaptın o arada? Öldüreyim mi seni lan? Söyle öldüreyim mi?”
Bir şey söylemesine fırsat kalmadan adam, kolundan tuttuğu gibi onu dışarı çekti. Yumruk ve tekmeler ardı ardına bedenine iniyordu. Saçlarından kavramış, sürekli vuruyordu. Sürükleyerek binadan çıkardı, arabaya bindirdi.
Araba hareket ettiğinde o, aldığı darbelerden neredeyse bayılmak üzereydi. Ama hâlâ yumruk ve tokatlar gelmeye devam ediyordu. Dayağın ne kadar zamandır devam ettiğini artık idrak edemiyordu. Bilincine vardığı tek şey otomobilin hızı ve yolun ışıklarının giderek azalmasıydı.
Sonunda ani bir frenle araba durdu. Yediği yumruklardan gözleri kapanmış, açamıyordu. Kirpiklerinin arasından görebildiği, kocasının elinde karanlıkta parıldayan metal bir şeydi. Sonra midesine ardı ardına aldığı darbeleri ve peşi sıra yanma hissini duydu. En son boğazına giren bıçağın acısı ve her yeri aniden saran karanlık geldi…
“Neydi bu ılık şey? Neredeydi?
Sonra konuşmaları duydu;
-Buralarda olmalı. Adam bu tarafı gösterdi. Zavallı kadını, bıçaklayıp arabadan atmış. Adama bak, karımı öldürüp ormana attım diye karakola gelmiş!
-Buldum! Buldum! Yaşıyor! Çabuk sedyeyi getirin!”
Gözlerini açıp etrafını göremese de içinde olduğu ambulansın siren sesi, yıllardır duyamadığı güven ve huzur hissini dalga dalga tüm benliğine yayıyordu.
-SON-
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
