blank

Çocuklar Babalarının Kaderini Yaşar

blank

MUSTAFA ORAL
Çocuklar Babalarının Kaderini Yaşar |ÖYKÜ|
 
1974 yılıydı. Türkiye ile Yunanistan Kıbrıs yüzünden sıkıntılı günler geçiriyordu. Kıbrıs’a düşen ateş özellikle Yunanistan’a komşu şehirlerimizi tehdit ediyordu.
 
Eylül bütün sıcaklığıyla kavuruyordu. Kasaba erkekleri eve ekmek götürebilmek için o sıcaklarda taş ocağına çalışmaya gidiyordu. Onlarca ocağın bulunduğu yerde sık sık kaza oluyordu. Herkes tedirgindi. Anneler, babalar çocuklarını,  hanımlar kocalarını, çocuklar babalarını taş ocağına değil de sanki asker ocağına gönderiyordu. Bu hâl işçiler eve dönene kadar devam ediyordu.
 
Kasabadaki birçok erkek gibi babam da taş ocaklarında çalışıyordu. Önce kayaları dinamitle parçalıyor, arkasından sırtlayıp kuyuya getiriyordu. Taşları ocağa kat kat özenle diziyordu. Değil mi ki ekmek emek demekti. İşin asıl zor kısmı bundan sonraydı.  Taşların eritilip kirece dönüştürülmesi gerekiyordu. Babam sabahtan öğleye kadar taş kırıp, sırtında taş taşıyıp, ocağa dizdikten sonra ikindiye kadar da odun taşıyordu. Odunları ocağa yerleştirdikten sonra çakmağı çakıyor, çırayı yakıyordu. İşin tek eğlenceli yanı buydu. Bundan sonra ateşe odun yetiştirmek gerekiyordu. Ateş çok oburdu, odunları silip süpürüyordu. Babam kurbanlık koç gibi ateşi besliyordu. Ateş ne kadar derin olursa taşlar o kadar çok olgunlaşıyordu. Kalp ne kadar aşkla yanarsa insan o kadar çabuk olgunlaşıyordu. Yüreği yangın yeri olan, kalbi aşkla kavrulan babam alevlerle koyun koyuna yaşıyordu. Yaz sıcağı alevle birleşince nasıl da dayanılmaz olduğunu benim yaşımdaki bir çocuk bile anlayabiliyordu.
 
Babam akşamları elinde ekmekle eve geliyordu. Sevinçle kapıyı açıyordum. Yüzü kül, sesi hüzün kokuyordu. Kül ve hüzün kokusu sıcak bir dost gibi yavaş yavaş odaları sararken gülümseyerek ekmeği uzatıyordu. Dudakları içimi ısıtıyordu. Bir mahalle fırınında pişmiş ekmeğe bir de taş ocağında pişmiş babama bakıyordum. Yüzündeki duman izleri, elindeki kömür kokusu birbirine karışıyordu. O an babam gözüme fırından yeni çıkmış ekmek kadar taze ve mübarek görünüyordu. Üzerine sinmiş is kokuları Balıkesir’den anneme getirdiği mis kokuları gibi geliyordu. Ateşte kavrulmuş bedeni sımsıcak baba şefkatiyle beni ısıtıyordu. O an dünyalar benim oluyordu. Kendimi tatlı bir rüyanın derinliklerinde hissediyordum.  Yedi yaşındaki bir kız çocuğu için bundan daha mutluluk verici ne olabilirdi ki.
 
Kasabamız Ege ile Marmara arasında bir geçitteydi. Ege ve Marmara ikliminden esintiler taşıyordu. İnsanların üzerinde gâh Balkan, gâh Ege havası vardı. Herkes kendi ateşini, rüzgârını, havasını getirir. Saçlarımız kumrala yakındı. Gözlerimiz zeytin yeşilinden elaya kayıyordu. Bu insanlardan Yunanistan’da da çok vardı. Zira dedelerimiz Balkan savaşında Selanik’ten göç etmişlerdi. 
 
Selanik, deyince babaannemin kalbi duracak gibi olurdu. Tarifsiz bir ağrı göğsüne otururdu. Ona göre bu derdin devası yoktu. Zira ufukta artık Selanik diye bir yer yoktu. Yine de Selanik özlemi yerli yersiz yoklar dururdu. Özellikle Selanik’ten göç ettikleri Eylül akşamları onun için çekilmez olurdu. Rumeli muhacirleri h harfini çıkaramaz. Hakan’a ‘akan derler. Babaannem de öyleydi. Hatıralarıyla birlikte h harfini de Selanik’te bırakmıştı. Selanik aklına gelince kızçem, diye başlar, hasretle uzun uzun o günleri anlatırdı. O gece bambaşka bir hüzün çöreklenmişti üzerine.
 
“Kızçem, ben o zamanlar senin yaşındaydım. Eleni, adında Rum bir arkadaşım vardı. Çok iyi anlaşırdık. ‘iç kavga etmezdik. Bazı geceler bir birimizde  kalırdık. Aynı yatakta yatardık. Aynı kalbi paylaşırdık. Aynı kaptan yerdik. Cumaları camiye, pazarları kiliseye giderdik. Bizim gibi birçok Türk ve Rum aile de bu şekilde birbirine karışmıştı. Bir gün Osmanlı ile Yunan arasında savaş çıktı. Türk ve Rum ‘alkları çatışmadan uzak durmuştuk.
 
O günlerde bir kardeş bekliyordum. Bir gece annemin çığlıklarıyla uyandım. Çok sancım var kızçem, kardeş geliyor galiba, babaannene ‘aber ver, dedi. O an bir patlama sesi, arkasından babaannemin çığlığı geceyi kapladı. Çok korktum.  Az sonra çığlıkların nedeni anlaşıldı. Marangoz atölyesine isabet eden el bombasının patlamasıyla babam bir kolunu ve gözünü kaybetmişti. Babaannemin çığlık patlaması bitmeden yatak odasından tatlı bir çığlık yükseldi. Kardeşim Cavid dünyaya ‘merhaba’ demişti. 
 
O gün hüzün ve neşeyi bir arada yaşadık. O gün bizim için sonun başlangıcı oldu. Selanik düşmüştü. Artık bize yollara düşmek, atalarımızın topraklarına dönmek kalıyordu. Sabah olunca eşyalarımızı kağnıya yükledik. Tam ‘areket edecekken Eleni ve ailesi çıkageldi.  O gece Selanik savaş alanına döndüğü için bütün gece dışarı çıkamamışlar. Kapıya, pencereye varamamışlar. Dolayısıyla babamın yaralandığından ‘aberleri olmamış. Eşyaları yüklediğimizi görünce durumu fark etmişler.
 
Şarkı söylemesini çok severdim. Eleni’nin babası Dimitri amca Eleni ile bana Selanik türküleri söyletir, kendi de akordeonla eşlik ederdi. Ayrılırken Dimitri amca ve Eleni bana o  akordeonu ‘ediye etti. Bundan sonraki hayatında bizim yerimize bu akordeon sana eşlik etsin, dedi. Ben de mızıkamı çıkardım, Eleni’ye ‘ediye ettim. Evimiz, ‘atıralarımız size emanet, dedim. Gözyaşları içinde vedalaştık. Savaşlar en çok çocukları yıpratıyormuş. Yıllar geçtikçe bunu daha iyi anladım.    
 
Bu Eleni’yi ve Selanik’i son görüşüm oldu. Eleni yaşıyorsa şimdi yetmiş yaşındadır ama ben onu ‘ep yedi yaşındaki haliyle ‘atırlıyo… “
 
Babaannem sözünü tamamlamak üzereyken keskin bir uçak sesi soluğunu kesti.  Arkasından gece bekçisinin şimşeği hatırlatan sesi işitildi. “Yunan uçakları Ayvalık taraflarında görünmüş. Bombalayabilirlermiş. Karartma gecesi yapılacak. Herkes ışıkları söndürsün. Kimse dışarı çıkmasın…”
 
Babaannemle göz göze geldik. Şaşkınlık ve korku dolu gözlerle birbirimize baktık. Selanik gibi Ayvalık da, bizim kasabamız da düşecek miydi. Buradan da göçüp gidecek miydik…
 
Kasabamız sahile yakındı. Sınırları kaldırsak, şu Ege Denizini bir bardak su gibi kaldırıp başka yere koysak Rumlara karışacaktık. Kimin Rum, kimin Türk olduğu anlaşılmayacaktı. Zaten dedelerimiz döneminde Selanik’te Rumlarla birbirimize karışmıştık. Kız alıp, vermiştik. Biraz derine dalsak çoğumuzun bir tarafının Rum olduğu ortaya çıkacaktı. Bundan mıdır biz Rumları düşman bellememiştik hiç. Balkan savaşında Osmanlı ile Yunan orduları savaşmış ama iki taraf halkı çatışmadan uzak durmuştuk.
 
Bekçinin karartma gecelerinin başladığını haykıran sözleri yeni bitmişti ki yan odadan annemin tiz sesi duyuldu. “Kızım…” Koşarak yanına vardım.  “Çok ağrım var. Babaanneni çaar.” Çağırdım, geldi. Anneme baktı. Bana seslendi. “Dünya misafirimiz geliyor ‘erhalde kızçem. Baban işte. Sabaha anca gelir. Akif dayına seslen. Anneni ‘astaneye götürelim.”
 
Akif dayım karşımızda oturuyordu. Pencereden seslendim. Hemen geldi. Babaannemle annemin koltuklarına girdi. Annem, babaannem ve dayım küçük bir sıradağ gibi sarsıla sarsıla merdivenden indiler. Dayımın Murat 131 marka arabasına bindiler. Evde kimse kalmadığı için beni de yanlarına aldılar. Murat 131 küçük bir kayık gibi dalgalana dalgalana hastaneye vardı. Hastane küçüktü. Doğumhaneyle acil servis yan yanaydı. Annemi doğumhaneye aldılar. Ebe abla doğumun başladığını söyledi. Beni koridora çıkardı. “Tatlı kız, sen burada bekle. Çocuklar girmez böyle yerlere.”
 
Oturdum. Hastaneyi gece sessizliği bürümüştü. İn, cin top oynuyor, dedirten cinstendi. Annemin iniltiyle karışık küçük çığlıkları geceye ve hastaneye soluk aldırıyordu. Yarım saat kadar sonra bir arabanın acı dolu sesiyle irkildim. Az sonra bir adam telaşla içeri girdi. Soluk soluğa seslendi. “Arkadaşımızın elinde dinamit patladı. Ağır yaralı. Arabada…”
 
Dinamit sözünü duyar duymaz iki hizmetli sedyeyi kaptığı gibi fırladı. İki dakika sonra eli yüzü kanlı bir adam sedyede belirdi. Yaralının iniltileri annemin küçük çığlıklarına karışırken tatlı bir bebek sesi duyuldu. Yaşasın kardeşim dünyaya geldi, dedim. 
 
Doğumhane kapısı açıldı. Ebe ablanın gülen yüzü eski kapıyı doldurdu. “Müjde. Bir erkek kardeşin oldu.” Erkek mi? Bak bunu hiç düşünmemiştim. Ben Eleni gibi bir kız kardeş hayal etmiştim ya neyse. Sonra kendime kızdım. “Yaralı bir adam orda can çekişiyor, sen de dünyaya bir can geldi diye seviniyorsun!”
 
Ebe abla içeri girerken babaannem yanıma geldi. Yüzü sanki ikiye bölünmüştü. Bir yanda sevinç bir yanda hüzün görünüyordu. Tedirgin gibiydi. “Bir erkek kardeşin oldu kızçem… Babana benziyor. Onun yüzünde Selanik’e, kardeşim Cavid’in doğduğu geceye gittim. O gece babam yaralanmıştı. Ondan sonra bir el, bir göz ile yarım bir adam olarak yaşadı. Kardeşinin yüzüne bakarken bunlar gözlerimin önünden geçti. Bahtı güzel olur, büyük dedesine benzemez inşallah, dedim…”
 
Babaannemin sesi biraz soğur gibi olmuştu ki babamın çalıştığı taş ocağı sahibi Osman amca kapıda göründü. Yüzü düşmüştü. Tek kelimeyle perişandı. Yanımıza geldi. “Hayriye tize (teyze) geçmiş olsun.” “Sağ ol Osman’ım. Allah analı, babalı büyütsün inşallah. Oğlumuz oldu…” Osman amca irkildi. Bir an sessizliğe büründü. “Halime ablanın çoci mi oldu.” “Evet…” “Ben başka bişi dicektim…” İrkilme sırası babaannemdeydi. Tek kelimeyle ters köşe olmuştu. “Ne diyecektin oğlum?!” “Mıstafa…” “N’olmuş Mıstafa’ma?”  “Haberin var sandım. Mıstafa ocakta kaza geçirdi. Şu yandaki odaya aldılar…”
 
Babaannem çıldırdı. Bir ok gibi yerinden fırladı, babamın odasına daldı.   “Mıstafa!!!” Sesi geceye hançer gibi saplandı. Bu yaşa geldim, o çığlığı hâlâ unutamadım.
 
Donup kalmıştım. Duyduklarıma inanamıyordum. Dudaklarım düştü, düşecekti. İlk şoku atlattıktan sonra ben de babamın odasına yöneldim. Yarı ölü gibiydim. Nasıl bir manzarayla karşılaşacağımı bilemeden içeri girdim. Babaannem babamın başındaydı. Mıstafa’m, Mıstafa’m, diye inliyordu. Biraz yaklaşınca o korkunç manzarayla karşılaştım. Patlayan bir dinamitle babamın yüzü darmadağın olmuştu. Bir gözü alıp başını gitmiş, yüzünde kaybolmuştu. Bir kolu yerinde yoktu, nerde olduğu belli değildi. Artık babam ömrünün kalan kısmını tek fenerli ve çolak geçirecekti. 
 
Babamın kaza yapan adam olduğuna inanmak istemiyordum. Babaanneme sarıldım, ağlamaya başladım. “Bu adam benim babam değil. Bak yüzü bile hiç benzemiyor…”
 
Halimi görünce babaannem dayanamadı. Gürül gürül ağlamaya başladı.  Ağlamazsak açılamayacağımızı biliyormuşçasına ikimiz de perde perde, durup durup ağladık.
 
Hemşire abla beni teselli etmeye çalışıyordu. Baban iyileşecek kızım, ağlama, diyordu. Hadi biz koridora çıkalım, sesleri altında bizi odadan çıkardı.  Babamın iniltileri bizi uğurladı. Birkaç adım sonra annemin ebesi kucağında bir bebekle göründü. Hiçbir şeyden habersiz bana yaklaştı. Ben hâlâ ağlıyordum. Sevinçten ağladığımı sanıyor olmalıydı. “Baak, kardeş seni görmeye geldi…”
 
Kardeşim dünyadan habersiz sanki ruhlar dünyasındaymışçasına derin bir uykudaydı. Babaannemin söylediği kadar vardı. Kardeşim babamın ta kendisiydi. Melekler henüz dünyayı terk etmemiş olmalıydı. Çünkü dudaklarına dünyayı, bizleri küçümseyen acı tatlı meleksi bir gülümse oturmuştu. Yüzündeki sükûnet bizi dünyadan yüz çevirmeye çağırıyordu.  Babam çağrıyı önceden hissetmiş olmalı ki dünyaya yüz çevirmişti. Ömrünün kalan kısmını artık yarım yarım yaşayarak geçirecekti. Günlerce komada ölüm ile hayat arasında kaldı. Dünya ile ahiret arasında gidip geldi. Bazen Azrail’i ensesinde hissettik bazen de buralarda pek görünmüyor, cennete geri gitmiş olmalı, dedik. Çok şükür bir gitti, pir gitti. Kırk yıl oldu, uğramadı evimize.
 
Annem doğumda çok kan kaybetmişti. Yedi gün sonra kendine geldiğinde babam hâlâ komadaydı.  Babamı çok severdi. Kendine geldiğinde bebeğinden önce babamı sordu. ‘Nerde benim Mıstafa’m!”
 
Ona olanları anlatmak çok zordu. Bunu ancak böyle bir acıyı yaşayan anlatabilirdi. Değil mi ki düşünenin halinden düşen anlar. Değil mi ki kocası yarım kalan bir insanı ancak kocası veya babası yarım kalan bir kadın anlar. Kader bu iş için babaannemi seçmişti. Değil mi ki babaannem ta Selanik günlerinden böyle bir acının aşinasıydı.
 
Babaannem on yıl önce sevinçli bir haberle anneannemlerin kapısını çalmıştı. Kapıyı sonradan annem olacak o genç kız açmıştı. Kızım seni Mıstafa’ma almaya geldim, deyince sevinçten boynuna sarılmıştı. Bu gün ise durum farklıydı. Şimdi nasıl diyecekti Azrail meleği melek gibi Mıstafa’nı almaya geldi.
 
Biraz sustu. Derin bir nefes aldı. Kızım, dedi Mıstafa küçük bir kaza geçirdi…
 
Annem babaannemin sesinde saklı büyük yarayı hissetmişti. Şaşkın bakışlar altında dudağı düştü.  Babaanneme sarıldı, ağlamaya başladı. Bu ağlayış on yıl önceki ağlayışa hiç benzemiyordu. “Mıstafa’ma bir şey olmayacak demi annecazım.” “Olmaycak kızım. Mıstafa’ya ‘iç bişey olmaycak. Bir süre ‘astanede kalacak. Yakında çıkacak…”
 
Doğum yapan kırk gün cennette gibi yaşar. Rahminde dokuz ay bir melek taşıdığından mıdır bilinmez, bebek doğduktan sonra da meleklerle oturup kalkar.  Kolay kolay dünyaya alışamaz. Herkesi melek ve bebek sanır,  her şeye inanır. O an için annem babaanneme inandı. Demek ki annemin gözüne melek olarak görünmüştü.
 
 
Babaannem babamın durumunun ciddiyetini biliyordu. Annem de zamanla buna alıştı.   Kardeşime henüz isim konulmamıştı. Daha önce annemle babam anlaşmıştı. Erkek olursa babamın dedesi Yahya, kız olursa annemin anneannesi Hayriye olacaktı. Ama beklenmedik bir şey olmuştu. Babam ölümcül bir kaza yapmıştı, a’rafta yaşıyordu. Öbür tarafa geçmesi an meselesiydi. Azrail’in eli kulağındaydı, babamın salâsını okudu okuyacaktı. Annem bu sese kulaklarını tıkamıştı. Yine de her ihtimale karşı babamdan bir ses kalsın istiyordu şu yalan dünyada. Bunları düşünürken babaannemle göz göze geldi. “Annecazım bebeğin kırkı çıktı çıkacak,  hâlâ adını koymadık. Mıstafa’m Yahya olsun diyordu ama şimdi kendinin durumu da ortada. Mıstafa’m bizi bırakıp giderse diye çok korkuyorum. Onu kaybedersem ben kime Mıstafa’m derim…”
 
Babaannem de babamın Azrail’den yakayı kurtaracağından emin değildi. Yine de bir umuda sığınarak acıyla gülümsedi. “Bizim minik sabiye Mıstafa dersin. Ama sen endişe etme. İnşallah benim büyük sabim Mıstafa’m iyileşecek. Evde iki Mıstafa olacak. Biri oğlun, biri kocan olacak.”
 
Bebeğin adı Mustafa konuldu. Mustafa bu adla dünya yolculuğuna koyuldu. Önünde engeller vardı. Yol engellilerin çekeceği cinsten değildi. Yolculuk uzun ve çileli geçecekti. Mustafa bu yolculukta endişe ve korkuyla dolu uzun bir hikâyenin başkahramanı olacaktı.  
 
Korkulan olmadı. Allah babamı bize bağışladı.  Üç ay sonra hastaneden çıktı. Mustafa’nın hikâyesinin en önemli kahramanı oldu. Annem kalbini iki Mustafa ile doldurdu. Bir yanına küçük, diğerine koca Mustafa’yı koydu. O günden sonra babamı hiç yalnız bırakmadı. Gören gözü, tutan eli oldu.  Babamın kolları yetmediğinden onun yerine Mustafa’yı ve beni sarıp sarmaladı. Babamın bir gözü görmediğinden onun yerine ikimizi görüp gözetti. Hepimiz annemin şefkat, merhamet, gayret ve vefası, babamın anneme sevgisi ve saygısı karşısında şaşkındık. Yıllar geçtikçe babam da, annem de gözümüzde büyümüştü. Bu güzelliklerden sonra Mustafa annem gibi bir kadınla, ben babam gibi bir erkekle evlenebilirdik ancak.
 
Mustafa’mızın hikâyesi büyük dayım Cavit ile buluşmuştu. Cavit Dayımın doğduğu gece Yunanlıların attığı el bombasıyla babası bir gözünü ve kolunu kaybetmişti. Mustafa da Yunanlıların saldırma ihtimaline karşı uygulanan karartma gecelerinin birinde gözünü dünyaya açmıştı. Aynı gece elinde patlayan dinamitle babası bir gözünü ve kolunu kaybetmişti. Baba gözünü kaybederken oğul gözünü dünyaya açıyordu. Dünya böyle garip bir şeydi işte. Biri gözlerini kapıyor, biri açıyordu. Biri sevinçten, biri üzüntüden ağlıyordu.
 
Cavit dayımın Selanik travması Mustafa da karartma geceleri travmasına dönüşmüştü. Mustafa bana göre bir bakıma şanslı sayılırdı. Ben onun yaşındayken babam işten yorgun döndüğünden bana çok zaman ayıramıyordu. Çocukluğumun birçok güzelliğine şahit olamıyordu. Mustafa için durum farklıydı. Babası çalışamadığından bütün gün yanındaydı. Hüzünlü gözlerle bir çiçek gibi onun büyümesini seyrediyordu. İhtimal ki onda kendi geçmişinden izler buluyordu. Belki de ona güzel bir gelecek kuramayacak olmanın kederini yaşıyordu. Mustafa ise henüz bunları hissedecek durumda değildi. Anın tadını çıkarıyordu.  Babamın kucağından inmiyordu.
 
Ben Mustafa’dan bir bakıma daha şanslıydım. Babam benimle çok fazla zaman geçiremese de beni iki eliyle sarabiliyor, iki gözüyle sevgiyle bakabiliyordu. Mustafa için durum daha zordu. Kendine bir elle sarılan, bir gözle bakan bir babası vardı. Babasındaki eksiklik Mustafa’ya da bulaşmıştı. Bu eksikliği hayatının her alanında daima hissedecekti. Bir de buna bebeklik çağını karartma gecelerinde geçirmek eklenince dünyası biraz daha kararacaktı.
 
Böyle sıkıntılı bir çocukluk yüzünden Mustafa hiçbir şeye iki elle sarılamadı. Hiçbir şeye bağlanamadı. Tuttuğu şeyi düşürdü. Düşürdüğünü kaldıramadı. Düşenle düştü ama kalkanla kalkamadı. Elimizi uzatsak dönüp bakmadı. Kendi kendine kalkmaya çalıştı.
 
Hiçbir şeyi iki gözle göremedi. Hiç kimseyi tam olarak sevemedi. Hiç kimseye kendini tam olarak veremedi. Kendini de, hayatı da hep eksik gördü. Tamamlanmamışlık ve doymamışlık hissini yaşadı. Tamamlanamayacağını düşündüğü için kendini tamamlayacak bir sevgili aramadı. Doymayacağını bildiği için dünyaya dalma ihtiyacı duymadı. Bu hal Züleyha ile tanışana kadar devam etti. 
 
Babam yıllar sonra dedesi Yahya’yı kör ve çolak bırakanların Rumlar olduğunu öğrendiğinde onları kendi içinde affedebilmişti.  Mustafa da yıllar sonra babasının çolak ve kör olma nedenini öğrendi. Babasına yakışanı yaptı. Acıyla yüzleşmeyi seçti. Artık sık sık babasının kaza yaptığı taş ocaklarına gidiyordu. Kendini bir Yusuf masalının içinde hissediyordu. Kayaların dinamitle patlatıldıktan sonra göğe savrulmalarını korku ve heyecanla seyrediyordu. Taşların kuyuya köşk yapar gibi ahenkle dizilişini takip ediyordu. Odunların iç çamaşır gibi taşlara giydirilişini çocukça bir neşeyle izliyordu. Arkasından küçük bir çırayla odunların tutuşturuluşuna yana yakıla şahit oluyordu. Yusuf kuyusunun İbrahim ateşine dönüşünü şaşkınlıkla izliyordu. Yusuf  iken İbrahim oluyordu. İbrahim gibi ateşler içinde yanıyordu. Gönlü ateşle kavruluyordu. Bir yanı Yusuf bir yanı İbrahim oluyor, ateşle göklere yükseliyordu. Eve geldiğinde Mustafa, Mustafa olmaktan çıkmış, bambaşka birisi olmuş oluyordu. Annem onun bu hallerini gördükçe ‘Mıstafa Paşam’ diye diye saçlarını okşadığı oğlunu  ‘Küçük Mevlana’m’ diye bağrına basıyordu. Ateşin bağrındasın ama hiç yanmıyorsun, diyordu.
 
Taş ocakları Mustafa’nın dünyası olmuştu. Çocuklar sahile, suya koşarken o taş ocaklarına, ateşe koşuyordu.  Ateşin menzillerinde uzun yolculuklara çıkıyordu. O zamanlar cumhurbaşkanı Kenan Evren’di. Çocuklar büyüklerden duydukları kadarıyla ondan bahsediyordu. Kimisi övüyor, kimisi sövüyordu. Mustafa ne övüyor, ne sövüyordu. O âdetini büyüyünce de sürdürdü. Kimseyi övmedi, kimseye sövmedi. Fakat cumhurbaşkanı olunca hedeflerine ulaşacağını sanıyordu. Büyüyünce cumhurbaşkanı olcam, taş ocaklarının hepsini gezcem, oraya baraka yapcam, orda yatıp kalkcam, diyordu. İlahi Mustafa, diyordum cumhurbaşkanı köşkte oturuyor,  sen nerde oturmak istiyorsun…
 
Ben onun ne olmasını istediğimi bilmiyordum ama annem Atatürk gibi olmasını istiyordu. Adını Mustafa koyarken biraz da sonundaki paşanın etkisi vardı. Gariptir ki  ‘paşam’ diye diye severken bile Mustafa hiç oralı olmuyordu. Gönlünü başka Mustafa’ya kaptırmış olmalıydı. Annem içki içmesini beklerken Mustafa içli içli namaz kılmaya başlamıştı. Cumhurbaşkanı olmaktan da vazgeçmişti. Ne köşk, ne saray, ne han, ne de hamam istiyordu. Taş ocaklarındaki barakayı hiçbir şeye değişmiyordu. Bana öyle geliyor ki taşlar ocağa yerleştirilirken ve ateş gürül gürül yanarken aldığı zevki hiçbir şeyde almıyordu. Çünkü henüz aşk ve kadın ateşini tatmamıştı. 
 
O güne kadar gönlünden bir kız geçirmemişti. Hayat ve kadınlara karşı hep mesafeliydi. Hüzünlü şiirler yazıyor, kederli şarkılar söylüyordu. Dünya denilen kire bulaşmıyordu. Otuzüç yaşında, babasının elini ve gözünü kaybettiği o yaşta Züleyha ile yolları kesişti. Gönül sultanını buldum sandı. Züleyha’nın hanı olsam, o da benim hanım olsa yeter, dedi.
 
Züleyha ona annesini hatırlatıyordu. Annesinin babasına ‘eşlik’ ettiği gibi onun da kendisine dünya yolculuğunda eşlik edebileceğini düşündürüyordu. Onunla eksiğini tamamlayabileceğini, bir eli tutabileceğini, bir gözü görebileceğini, bir kalbi sevebileceğini, bir sineye sarılabileceğini, düştüğünde kaldırabileceğini hissettiriyordu. Birbirimizin gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili, işiten kulağı, seven kalbi olalım, diyordu.
 
Mustafa, Züleyha’ya inandı. Bir kolu yok sanıyordu kanatlandı. Bir gözü yok sanıyordu, görmeye başladı. Ne güzel şeysin sen dünya, ne güzel kadınsın sen Züleyla, diye diye şiirler yazıyordu.
 
Kalbinde bir taş ocağı açıldı. Aşk ateşiyle ocağı yakıldı. Üç ay ateşler içinde yandı yakıldı. Harını almak için bir gün Züleyha’yı taş ocağına çağırdı. Aşk ateşiyle o da yansın istedi. Ateşin böğründe aşkı anlattı. Taşlar insanın nefsidir. Kuyu kalbidir. Odun vefadır. Ateş aşktır. Taşı ancak ateş, kalbi ancak aşk eritir. Kapkara taş ancak ateşle ağarır. Biz birbirimizin ateşi olalım, kalplerimizi ağartalım. Ateşimiz bize yeter. Kalplerimiz ikimizi de ısıtır. Başkalarına ihtiyacımız olmaz…
 
Fakat Züleyha bambaşka bir dünyadaydı. Gözleri sinema perdesine döndü. Kalbi fırıl fırıl döndü. Bir taşlara, bir odunlara, bir de kuyuya baktı. Nihayet dönüp Mustafa’ya baktı. Hiçbir şey söylemeden bırakıp gitti. Mustafa ateşin ortasında donup kaldı. Bağırmak istedi, bağıramadı. Ağzı taş kuyusuna döndü, sesi kuyuda kayboldu. Artık sesini taştan, ağaçtan, kuyudan ve ateşten başkası duymayacaktı. O da bunlardan başkasıyla konuşmayacaktı.
 
Babasının iş kazası yapıp sakat kaldığı yaşta aşk kazası yaparak sakat kalmıştı. Kolu kanadı kırılmıştı. Kimseleri görmez, duymaz olmuştu. Taş ocağına düşmüş gibi yanıyordu. Göğsüne taş bastı, bu girdaptan çıkmaya çalıştı.
 
Eve kapandı. Gün boyu uyuyordu. Rüyalarında “annem babama baktı, ama Züleyha beni sattı” diye diye inliyor,  ağlayarak uyanıyordu. Akşam olunca kendini taş ocaklarına çalıyordu. Kayalara çıkıyor, ormana dalıyor, sabahlara kadar gamlı gözlerle ağaçları, kayaları, ocakları seyrediyordu. Kalplerin zamanla nasıl taş kesildiğini üzülerek fark ediyordu. Taş kalpli olmanın ne kadar da kolay olduğunu anlıyordu. Ateşin taşları yakarak kirece çevirdiğini, taşın yüzünü ağarttığını görüyordu. Buna karşın insanın kireç gibi bembeyaz kalbinden aşk ve merhamet çıktığında nasıl da körleştiğini, sağırlaştığını, sakarlaştığını, taşlaştığını, tanrılaştığını görüyor, üzülüyordu.
 
Bir zaman sonra dağın, taşın sözünü kesiyor, ocağın başına geliyordu. Selanik hatırası akordeonu kucağına alıyor, ateşi seyrediyordu.  Alevler göklere yavaş yavaş yükselirken içli içli ezgiler söylüyordu. Arda boylarında kırmızı erik, ezgisini söylerken sanki bütün dünya susuyor, onu dinliyordu. Ocaklarda çalışanlar ellerindeki kazmaları, kürekleri, sırtlarındaki taşları, kayaları yere, kalplerindeki ateşi sevgililerine bırakıyor, ezgiye selam duruyordu.
 
Mustafa şafak sökerken yorgun argın eve geliyordu. Gün gün gözlerimizin önünde eriyordu. Babaannem, annem, babam çaresizce olanları izliyordu. Bir gün kuyunun içine kendini bırakıvereceğinden ve bir daha çıkamayacağından korkuyordu. Yedi yıl bu korkuyla yaşadılar. Mustafa kırk yaşına kadar gündüzleri uykuda ateşli rüyalar içinde yandı, geceleri taş ocağında ateşin kalbinde sabahladı. Bir sabah kapımız çaldı. Açtık. Ağarmış saçları ve bembeyaz yüzüyle Mustafa karşımızdaydı. Akerdionu sırtındaydı. Gülümsüyordu. Kollarını açtı. Anneme, babama, bana sarıldı. Sessiz sessiz ağlamaya başladı. Koridorun sonunda babaannemin sesi duyuldu. Sesi sanki Selanik’ten geliyordu: Mıstafa’m geri geldı!… Şen olasın Selanik!…
 
Mustafa o gün geri geldi. Bir daha da gitmedi. Ateşin göğsünde yana yana tamama erdi. Ölmeden ol’mayı becerdi. Kalbi yerine geldi. Eskisinden daha güzel hâle geldi. Hayata yeniden başladı. Hayatına hayat kattı. Gözü gönlü açıldı. Her şeyi görür oldu. Herkesi hoş görür oldu. Dili çözüldü. Herkesle, her şeyle konuşur oldu. Rüyaları duruldu. Rüyalarda konuşmayı, ağlamayı bıraktı. Elleri, kolları yerine geldi. Dünyaya hırs göstermeden sarıldı. Züleyha olmadan da yaşayabileceğini dünyaya gösterdi. Bütün bunları aşka, en çok da Züleyha’ya borçlu olduğunu hiçbir zaman unutmadı.
 
Aradan üç yıl geçti. Bir kez olsun taş ocağına gitmedi. Bir şafak vakti kapımız çaldı. Tedirgin olduk. Bu saatte kim olabilir, diyerek meraklı gözlerle birbirimize baktık. Hepimiz ayaklandık. Önde Mustafa, arkasında babam, annem, ben ve babaannem vagon gibi sıralandık. Mustafa eşiğe vardı, kapıyı yavaşça açtı. Üç yıldır kırgın kalplerimizle beklediğimiz Züleyha karşımızdaydı. “Mıstafa’m hadi taş ocağına gidelim. Korlar kül olmadan, dağlar duman olmadan ateşi bir daha tutuşturalım…” Babaannemin genç kızları andıran sesi kulaklarımıza uzandı. “Züleyha döndü. Mıstafa’m tamama erdi… Şen olasın Selanik! Şen olasın Mıstafa’m!”   
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir