blank

Züleyha İsen Gel de Kurtar Beni Bu Kuyudan

MUSTAFA ORAL Züleyha İsen Gel de Kurtar Beni Bu Kuyudan

MUSTAFA ORAL
Züleyha İsen Gel de Kurtar Beni Bu Kuyudan
 
Ben Yusuf’um; Züleyha İsen Gel de Kurtar Beni Bu Kuyudan
 
'Ben âşık olmam, en azından değilim. Çünkü tiryakiliği andıracak hiçbir bağımlılığım yok. Hiç olmazsa olmazım, hiç vazgeçemediğim bir şeyim olmadı. Çok sevdiğim çiçekler ve yıldızlar olmadı. Vazgeçemediğim veya alışkanlık haline getirdiğim bir halim olmadı. Bu tenden aşk çıkmaz…’ derdim bir zamanlar. Aşka prim vermeyen ben seninle tanıştıktan sonra aşka ‘pirim’ dedim, başımı önüne koydum. “Uğruna köy yakabileceğim aşk arıyorum. Ben aşkın ağasıyım, ağına düşecek yar…” diye inlediğim günlerim de oldu. ‘Bana dokunmayan aşk bin yaşasın!’, dediğim günlerim de. O zamanlar aşk beni yaşardı. Sonra sen çıktın karşıma. Şu mektuba kadar ben aşkı yaşadım. Oysa “Ben sana uğrak diye geldim ey deniz gözlü / sense bana yol oldun ne iyi” diye diye ne çok şiirler söylerdim ardından. Lakin senin yol olacağını, ama yoldaş olamayacağını hissedebilseydim hiç söyler miydim o şiirleri.
 
Bir zamanlar seni, kendimi, yani aşkı mahzun gönüllerde arardım. Gönüllerden evler yapardım kendime. Gönülevim, derdim buldumsa senden bir karşılık o sinelerde. Senin gönlünü de evim kılmak isterdim. Sen yıllarca benim evimde oturdun. Ben de senin gönlünde oturmak isterdim. Bir ara evinin eşiğinde bana yer açmıştın gerçi. Ama bu sana bana kiracı gibi muamele etme hakkı vermişti sanki. Yapmadığını bırakmamıştın bana. O gün bu gündür Kafka ve sen, her şeye üzülür kıldınız beni. İkiniz de evimde oturdunuz ama hiç kira vermediniz. Kafka’ya bir şey dediğim yok. Yahudi falandı ama Allah için iyi adamdı. Bana faydası da dokunurdu. Miras olarak servet niyetine biraz hüzüntü de bıraktı.  Sense sadece üzüntü bıraktın. Eğer böyle giderse eşyalarını kapıya bırakacağım bilmiş ol.
 
Gönülevimden bakardım dağlara. Uçurumlar korku vermezdi bana. Uçurumlara çıkan dağ yollarında yürürdüm. Sende aşk bir dağdı. Ben senin üzerinde uçurumlara sürerdim atımı. Evet, uçurum olduğumu söylemek yalnız senin hakkındı. Terkimde çıktığın onca dağımdan, el değmemiş bunca yaprağımı kopardıktan sonra uçurum olduğumu söylemek sadece senin hakkındı. Sense bana uçurum yerine çukur muamelesi yapardın. Beni kör kuyulara atardın. Gönülevim bir kuyu şimdi. Ben Yusuf’um. Züleyha isen gel de kurtar beni bu kuyudan.
 
Bu aşk beni ne olduruyor; ne öldürüyor
 
Beni şaşırtırdın bazen. Ama her şaşkınlık mutluluk vermiyor ki. Tutarsızdın belki. Belki de, belki de tutamıyordun kendini. Bazen benim için ölebileceğini hissettirir derecede içten davranırdın, bazen varlığımın farkında bile olmazdın. Şimdi ne haldesin bilemiyorum. Eğer hala benim varlığımın farkında değilsen o halde ben de senin farkına varmayacağım. Artık sana daha fazla ilgi de göstermeyeceğim. Ne kadar ilgi istediğini hissettirirsen, o kadar göstereceğim. Hazır ol; bir daha asla ‘Seni seviyorum’ da demeyeceğim, sen bu cümleyi bana söylemedikçe.
 
Elif gibi kırılgan bir karanfil
 
Sesin Şeyh Edebali kokardı. Yüzün Dursun Fakıh’a bakardı. “Gel peşimden, Şeyh Edebali’ye çıkalım.” derdin. Peşinden gelince, beni çıkmaz sokaklara sokardın. Kendini bir sır sayar, aratır, aratırdın. Buğulu sesinle arardın. Karanfil gözlerinle bakardın. Gözlerinle ‘ara beni’, derdin. Arardım, sorardım, bulurdum seni. Ama sen ne yapardın? Sanki o karanfilleri sen yollamamışsın. Sanki hiç “Arkamdan gel”, dememişsin. Sanki beni hiç ‘beğen’memişsin…
 
Ben artık senin ne peşinden geleceğim, ne de sana karanfil göndereceğim. Beni arayana kadar seni ne arayacağım, ne de soracağım.
 
Sen bazen başka şeyler için yaşardın; bunu ben anlardım. Sen ancak ve en çok bir  insan için yaşayabileceğini, başkaları için yaşayamayacağını anlamazdın. Oysa ben seni düşünürken hep yalnızlığımı hatırlardım. Senin de beni düşünürken yalnızlığını düşündüğünü zannedip mutlu olmaya gayret ederdim. Yalnızlıklarımızın birbirine benzediğine inandırmaya çalışırdım kendimi. Aşk ve ölümün benzerliği kendileri hakkında sade ve güçlü şeyler söylenmiş olmasındaymış ya, güya ben yalnızlıklarımızın birbirine benzediğini sanırdım. Ben sende bir olur’dum; bir ölür’düm. Ben sende bir yalnız olurdum; ben sana bir âşık olurdum. Sen bir zamanlar bana söylerdin ya: Ya ol, ya öl… Şimdi bu aşk beni ne olduruyor; ne öldürüyorGel de, ya oldur ya da öldür beni.
 
Kalbimin yalnızlığında dünyamın sınırı ve sırrı sendin. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken o sınırda sonsuzluğu, o sırda her şeyi anlayabiliyordum. Sığlaştım mı, anlayışım mı kıtlaştı bilmiyorum. Şimdi ne sır kaldı ortada, ne de sınır. Öldüm mü, oldum mu bilmiyorum.
 
Her şeyden arınmış, sadece senin aşkınla buğulanmış bir anlık bakışım, içimden geçen her şeyi anlatabilirdi sana. Senin de karşılığını vereceğin, en azından farkında olacağın bu bakışımın özlemini çekerdim senelerce. Kabul et ki, sen bu özlemimi gidermek için çok az şey yaptın.
 
Ellerin, dualarını öpen ellerin beni kurulayacaktı
 
Ben gözlerinin özlemini çektiğim kadar, bir karanfil olan seni gözyaşlarımla yeşertmenin özlemini de çekerdim. Gözyaşımın aşkın ağacına döküldüğünü gördüğüm an, aşkımın gözyaşıma, gözyaşımın aşka, kendimin sana, senin bana döneceğini ve döküleceğini umardım. Gözyaşlarım beni temize çıkaracaktı. Ellerin, dualarını öpen ellerin beni kurulayacaktı. Bunu ne kadar bekledim bir bilsen. Şu gözlerden senin için dökülen gözyaşları birçok gönlü göl etti de bir senin yüreğindeki karanfili yeşertemedi. Ne diyeyim. Şu gözlerin dili olsa da bir konuşsa. Bu gözler lâl kesilmiş. Bu yürekten özlem göçüp gitmiş. Gel de şu gözlerin dilini aç; şu kervanı seferden döndür.
 
Hislerimin sineme sinema gibi perde perde gerildiği içli bir kemandım ben. Telleri hemen kopuveren bir keman. Zebur’dan, Tevrat’tan, İncil’den, Kur’an’dan, Sezai’den teller gererdim göğsüme. Cildim dağılırdı. Sayfa sayfa kopardım. Ne acıydı sessizliğe mahkûm olmak. Ne acıydı kesik kesik çalan sükûnetine teslim olmak. Bir güfteydin benim için. Bestesi de sen olaydın. Oysa şimdi o beste koskocaman bir sükût. Sesin, şarkın ne zaman gelecek buralara. Karanfil kuruyor. Karanfilden yapılan kemanın telleri çürüyor. Bir şarkı ol, gel artık.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir