Ve Huzur’larınızda Ahmet Hamdi Tanpınar-2

MUSTAFA ORAL
Ve Huzur’larınızda Ahmet Hamdi Tanpınar-2
 
İnsan Kendini Kaybetti Tanpınar
 
Sevgili Ahmet Hamdi Tanpınar;
Bu sana ikinci mektubum.  İlk mektubumda içini biraz fazla kararttığımın farkındayım. Zaten karamsar bir adamım, iyice içimi kararttın, kabirde bile rahat yok, dediğini duyar gibiyim. Fakat şimdi vereceğim haberler biraz rahatlatacak, toprağını aydınlatacak.
 
Sükût Suikastı ve İade-i İtibar
 
Toprağına yabancı aydın kör aynadır. Her yazarın en büyük öfkesidir sesinin duyulmaması ve en büyük korkusudur unutulmak. Sanatkârca yaşadın. Zevk inceliğin vardı. Yekpare yaşantınla bir şaheserdin. Buna rağmen ilgisizlikten şikâyet ediyordun. Sükût suikastına uğradığını söylüyordun. Hiç olmazsa döneminin meşhur şairleri Çamlıbel, Orhan Veli ve Tarancı’dan daha fazla sevilmeyi hak ettiğini düşünüyordun. Bu günler gösteriyor ki haklıymışsın. Evet, artık onlardan daha çok anılıyorsun, anlaşılıyorsun. Dediğin gibi hayatında her şey geç oldu, ama çok güzel oldu. 
 
Çıkrık dönüyor, ip boşalıyor, zaman geçiyor, asır başkalaşıyor, bazıları sahnenin dışına itiliyor, yeni yüzler gün yüzüne çıkıyor.  Sen Yahya Kemal’in adını nasıl yükseltmeye çalıştıysan senden sonra da senin adını yükseltmeye çalışan yeni yüzler var. Hakkında yüzlerce makale, onlarca kitap ve belgesel yayımlandı. Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası’nı, İnci Enginün ve Zeynep Kerman Tanpınar’la Başbaşa adıyla günlüklerini yayımladı. Zeynep Kerman ayrıca mektuplarını, Abdullah Uçman ve Handan İnci, Tanpınar Bir Gül Bu Karanlıklarda kitabını yayımladı. Sağlığında yayımlayamadığın bir valiz dolusu dağınık kâğıttan Güler Güven, Aynadaki Kadın romanını inşa etti.  Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı’nı yazdı. Ümit Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar kitabını hazırladı.
 
Sanatçılar İzinde
 
Yahya Kemal, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Sezai Karakoç ve Tanpınar medeniyetimizin ve insanlığın kök hücreleridir. Kemal Tahir ardında derin izler bırakarak dünyadan göçtü. Nazım Hikmet ve Necip Fazıl farklı kulvarda ilerledi.  Sezai Karakoç medeniyet taşıyıcısı sıfatıyla bıraktığın yerden emaneti omuzladı. Karınca yürüyüşüyle de olsa karınca sabrıyla yola devam ediyor. Onun nefesi bile gelecek adına umutlandırıyor. Bu hücreler bu bedende olduğu müddetçe bu medeniyet bir gün kemale, bu millet bir gün feraha erecektir. Siz yok edilmedikçe biz yok olmayacağız.
 
Roman çıtayı yükseltti. Orhan Pamuk Nobel aldı. Ama kendi Nobel’ini Huzur’a verdi. Yetmedi bir de Tanpınar kitabı yazdı.
 
Sinemayı severdin. Film seyretmek için Fransalara kadar gittin. Hazır ol, sana güzel haberlerim var. Türk sineması ilerliyor. N. Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Çağan Irmak gibi yönetmenler uluslararası film festivallerinde ödüller alıyor, mahzun ülkemizi gülümsetiyor. Huzur’daki Mümtaz bu günleri görse sevincinden kıpır kıpır olurdu.
 
Gün kabuğuna çekilir gece olur. İnsan kalbine çekilir şair olur. Hikâyeler, romanlar, denemeler yazdın ama şiiri hayatının merkezine koydun. Şair olarak hatırlanmak istedin. Fakat Bursa’da Zaman şiirinin şairi şeklindeki kısıtlı bir bilinirliği hoş görmedin. Dünyayı şiirsel bir tablo olarak gördün. Öyle derin bir tecessüs ve ilhamla şiirler söyledin ki çinilere sinen Kur’an sesi gibi mısraların çağa işledi.
 
Edebiyat insanbilimidir.  Şiir ve şehir ikiz kardeştir. Biri olmadan diğeri yaşayamaz. Ne var ki şehir çekiliyor hayatımızdan. Kent hayatımızı kaplıyor. Dolayısıyla şiir eskisi kadar dünyamıza hâkim değil. Kitaplar satmıyor. Anlayacağın şiir çekiliyor hayatımızdan. Tek tesellimiz: Şiirlere klip çekiliyor artık.
 
Şiirini ve romanını musiki eserine benzetmeyi arzulardın. Nitekim Beethoven sözlerinin senfonisiydi.
 
Fırça ile kılıç darbesi, harf ile harp arasında bir yerde göverir sanat eseri. Eserlerin böyle bir yerdeydi.
 
Huzur’daki kahramanlar yaşıyor. Ortalık İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz’dan geçilmiyor. Nuranlar vefasızlığı sürdürüyor, Mümtaz bir türlü Huzur’a eremiyor.
 
Sanatçının görevi saadetten felaket, felaketten saadet, geceden gündüz, gündüzden gece, denizden inci, inciden deniz çıkarmaktır. Yazdıklarına bakınca gündüz yaşamış, gece yazmış bir adam geliyor aklıma. Karanlıkta yazdığın için sözlerin bazı yerlere koyu düşüyor, okunaklı çıkmıyor. Kargacık burgacık. Anlaşılması ve kabullenilmesi zor. İnsan gün içinde iş güç telaşından hastalığının farkına varmıyor, gece olunca ağrıları başlıyor. Tolstoy’da iman, sende insan ağrısı vardı. Hasta olduğunu kabullenmeyen tedaviye yeltenmez. İnsan hastalanınca doktora gider. Okuyucu seni okurken hastalıklarının farkına varıyor. Yetmiyor bir de bunu kabulleniyor, benimsiyor, sahipleniyor.
 
Ve rüya ve ayna ve mağara
 
Arının balı, ağacın dalı, bahçenin gülü, gülün bülbülü, insanın rüyası var.  Bir kadehtir rüya, dolar hayaller. Bir sudur zaman, akar anılar. Kırık aynada nasıl görünürse insan, öyle görünür dünya kırık kalpte.
 
Rüya gâh gerçeği gösteren ayna, gâh insanı gizleyen mağaradır. Estetiğimin temeli olan rüya fikri biraz da bu mağaraya (Güvercinlik Mağarası) bağlıdır, demiştin. Gerçekten de yazıların bir rüya estetiği. Rüyayı yazının merkezine koydun. Çatısını zamandan çattın. Değil mi ki zaman bütünseldir. Zaman donmaz, kesintisizdir.  
 
Bu çağda şekil ve suret, ruh ve cesede galip geldi. Ruh rahmanidir. Rahman’dan gelmektedir. Rüyaların evi ruhumuz rahmaniliğini yitirdi. Rüyalar rengini ve derinliğini yani dengini yitirdi. Buhranlar içinde yaşıyoruz, kâbuslar görüyoruz. Rüyaları güncellemenin zamanı geldi.
 
İnsan kendini kaybetti
 
İnsanın sırrı kendinde saklı. Senden sonra insanlar sırrını, insanlık büyüsünü yitirdi. Modern insan ses ve ışık duvarına çarptı. Kendisini bir geleneğin parçası hissedemediğinden parçalanmışlık duygusu yaşıyor. Nerede, ne yapacağını bilemiyor.
 
Binalar çok katlı. Duvarlar insanı sardı İnsan çok katlı, çok katmanlı. Evlerde eşyalar oturuyor. Eşyalar insanları kovdu. Bir taraftan parçalanmış hayatlar yaşarken diğer taraftan özgeçmişi kuyu gibi içine çekiyor. İnsan kendinden ve içinden geldiği toplumdan uzaklaşıyor.
 
İnsanlar gibi havaların da ayarı bozuldu. Kışın güneş açıyor, yazın sular seller akıyor. Yağmur kara, çiğ doluya karışıyor. Beklenmedik bir anda rüzgâr yel, gökyüzü kar, yağmur bulut topluyor. Birbiri içine geçmiş esrarengiz bir hava ortalığı zaptediyor. İnsan insana yabancılaşıyor. Yaprak tanımıyor ağacı, çocuk tanımıyor anayı.
 
Kuyucular ve kuyumcular pirim yaptı. Bizler kuyucu ile kuyumcu arasında yaşıyoruz. Kendi kuyumuzda bulduklarımızı sırlı inciler gibi satmaya kalkıyoruz.
 
Kimimiz olduğu yerde debelenip duruyor, kendi kuyusunu kazıyor. Kimimiz sular seller gibi yolları parselliyor. Yaz yağmuru kış güneşi gibidir; bir vardır bir yoktur. İnsan odur ki bahar yağmurları gibi toprağı işler; karda, kışta yol alır.
 
İşin özeti, insanlıktan uzaklaşıyoruz. Hassasiyetimiz azalıyor. Körleştik, sağırlaştık, dilsizleştik. İnce işlere daldık, inceliği unuttuk. Kırıyoruz, döküyoruz, yakıyoruz, yıkıyoruz, nihayet fişi çekiyor, öldürüyoruz.  Herkes kendi acısını eş seçiyor, başkalarınınkini es geçiyor. Eskisi kadar yoksula kulak kabartmıyoruz. Düşeni tutup kaldırmıyoruz. Allah’tan bir avuç azınlık hâlâ dünyayı değiştirebileceğini, insan merkezli bir medeniyet inşa edilebileceğini düşünüyor da bunun için gayret ediyor.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir