Bir Kuyudur Dünya

MUSTAFA ORAL
Bir Kuyudur Dünya
 
Küçükken bahçeye kuyu kazdırmıştık. Toprağın eşilişini, taşların döşenmesini, suyun çıkışını meraklı gözlerle izlemiştim. Zamanla suyu bulmak için kuyu kazma zahmetine katlanmak gerektiğini anladım. Öte yandan dünyayı elde etme gayretinin iğneyle kuyu kazmak kadar anlamsız olduğunu fark ettim.
 
Yusuf (as) Kenan kuyusuna atılır. Nuh için gemi, Yunus (as) için balığın karnı, Hz. Mustafa (sav) için mağara kuyu olur.
 
Anne rahmi kuyudur. Ruh orada dokuz ay Yusuf gibi kaldıktan sonra eşrefi mahlûkat halini alarak gün yüzüne çıkar, kâinatın sultanı olur.
 
Uykunun en derin kuyusundayız. Hepimiz beden kuyusuna düşmüş Yusuflarız. Kalbimiz Yusuf, ruhumuz Yakup, nefsimiz kardeşlerimiz ve Züleyha’mızdır.
 
Herkesin bir kuyusu vardır
 
Kimisi derin, kimisi sığ. Oraya arzular, hırslar, sevinçler, korkular, iyi kötü hatıralar defnedilir.
 
Herkesin bir kuyusu vardır. Kiminin Yusuf, kiminin Züleyha, kiminin evlat, kiminin emlak, kiminin para, kiminin makam, kiminin saray, kiminin saltanattır. Bazısı insanlıktan tamamen çıkmıştır; eş, dost, kadın/kız, evladü iyal, mal mülk, servet saltanat ne varsa hepsine birden sahip olmak ister.
 
Bazısı dünyaya beş para ehemmiyet vermez, insanlıktan yükseldikçe yükselir. Gönül sarayları inşa etmek için elindekini avucundakini satar, çöllerde kuyu açar.  Bazılarına hayat öyle tatlı gelir ki, suyum kesilir diye başkalarının kuyularını kapatır, açanları zindana kapatır. Ruhlar kalleşleşince kardeşler tarafından Yusuflar kuyulara atılır. Vicdanlar Yezidleşince Hüseyinlerin kuyuları kapatılır. Hüseyin’sen her yer Kerbela, Yusuf’san her yer Kenan’dır. Yedinde de, yetmişinde de kuyulara düşersin. Şükret ki Kenanlı Köle Yusuf olduktan sonra elbet işin sonunda Mısırlı Sultan Yusuf olmak vardır. Değil mi ki halkı zulmediyorken Rabbimizin yıkıma uğrattığı nice ülkeler vardır ki “şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta, kullanılamaz durumdaki kuyuları (terk edilmiş bulunmakta), yüksek sarayları (çın çın ötmektedir).” Değil mi ki bu gün saltanat kayığında olan yarın imamın kayığında. Bu gün sultanlık tahtında olan yarın dipsiz kuyu kabristanda. Çok sultan var kendini tahtta sanıyor ama kuyuda. Çok kuyuda olan var, kuyuda zannediliyor ama göklerin tahtında bağdaş kurmuş on sekiz bin âlemi seyrediyor.
 
Her şey nasip ve zaman meselesidir. Allah gör demeyince görülmez, işit demeyince işitilmez, sev demeyince sevilmez, Allah dilemedikçe hiçbir şey gerçekleşmez. Yakup (as) olsan bile böyledir bu. Bir gün Yakup’a (as) o can alıcı soru sorulur. “Niçin Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan Kuyusundaki Yusuf'u görmedin?” Yakup hikmet burcundan cevap verir. “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.” Sen Yakup (as) oldun da Mısır’dan Yusuf’un kokusu hissettirilmedi mi? Sabret, gömleğin Yakup’a gelme vaktidir!
 
Zemzem Kuyusunda Gönül Kâbelerini inşa vakti
 
Hz. Âdem’le Havva dünya kuyusuna düştükten iki yüz yıl sonra Arafat’ta karşılaşırlar. O günün şerefine Kâbe’yi inşa ederler. 
 
İbrahim’in (as) hayatı gâh mağaralarda, gâh zindanlarda, gâh kuyularda geçer. Bir gün yeni kuyular kazılır. Oğlu İsmail ve eşi Hacer ile Adem ve Havva gibi imtihan olur. Rabbi Âdem ve Havva’ya yasak meyveyi yedikleri için dünya kuyusuna atmıştır. Bu günse İbrahim’in imtihanı çok daha ağırdır. Rabbi evladına ve eşine uzanmamasını, onları bırakıp gitmesini istemiştir. İbrahim, Âdem’in imtihanından ders almıştır. Rabbinin emrini uyar, eşini ve çocuğunu çöl ortasında bırakır.  Rabbi İbrahim’in ihlas ve itimadından memnun kalır. Sevdiklerini mahzun etmez,  çöl ortasında yeryüzünün en bereketli kuyusu zemzemi fışkırtır. Böylece Hacer ve İsmail’in kuyusuna düşmemenin mükâfatını zemzemle alır. Onlar da zemzemin eşiğinde Kâbe’yi tekrar inşa ederek şükranlarını eda ederler. Yuvayı dişi kurar. Öyle ki Kâbe’nin bitişiğine Hacer’i emanet ederler. Asırlar sonra kabri açıldığında kalbi gibi taptazedir.
 
Sen İsmail oldun da zemzem tadında şelaleler çağıldatılmadı mı?  Sen İbrahim oldun da senin için gönül Kâbeleri inşa edilmedi mi? Sen Hacer oldun da gönül Kâbe’lerine defnedilmedin mi. Kendimi yitirdim Kenan kuyusunda, diye diye su gibi sızlanıp durma artık.  
 
Kuyudan saraya
 
Ruhu selsebil Musa (as) asasını taşa vurunca su çıkartır. Yüreği kevser Hz. Mustafa (sav) daha ondördünde ayağını toprağa vurunca su çıkartır.  Sen de ‘Artık bana düşen Yusuf misali güzelce sabretmek’ diyerek dostun kalbine dualarını vur, bak ne kuyular açılacak, ne güzel sular akacak, ortalık nasıl da zemzem kaynayacak.
 
Nuh’un kuyusu suluydu, gemisini yürüttü. İbrahim Nemrut’un ateş kuyusunu cennet bahçesine çevirdi. Kuyu kendimizi seyrettiğimiz aynadır. Şimdilerde dünya çölleşti, kuyular kurudu, körleşti. Yusuf kendini kardeşlerinin attığı susuz kuyuda bulmuştu. Bil ki kendi kuyunu kazmadan su bulunmuyor. Başkalarının kuyusunu kazan gün geliyor oraya düşüyor. Derin bir kuyu kaz kendine. İsmet Özel gibi Bir Yusuf Masalı anlat kendine.
 
Bir gün Ebu Cehil, evinin önündeki bahçeye kuyu kazıp Efendimizi (sav) davet eder. Plana göre, kuyudan habersiz Efendimiz (sav) karanlıkta kuyuyu fark edemeyerek düşüp ölecektir. Efendimiz (sav) davete icap eder. Bahçeye girecekken Cebrail tuzağı haber verince döner. Manzarayı seyreden Ebu Cehil şaşkınlıkla evinden fırlar. Kaderin garip tecellisidir ki kazdığı kuyuya düşer. Ne kadar gayret ederse etsin bir türlü çıkamaz. Bunun üzerine yakınları Efendimize (sav) haber verir. Efendimiz (sav) gelir. Ebu Cehil’e seslenir. Seni kuyudan çıkarırsam iman eder misin?, der. O da kabul eder. Efendimiz (sav) mübarek ellerini uzatarak çıkarır. Fakat Ebu Cehil’in tavrı yine kendi cahilliğine yakışır şekildedir. “Hayatımda senin kadar güçlü bir sihirbaza rastlamadım” diyerek iman etme sözünden döner. Zorlama, kuyuda olduğunu kabul etmeyen insanları ne yaparsan yap yerinden çıkaramazsın.
 
Kuyumcusun, kuyucu değil
 
Bir deli kuyuya taş atar kırk akıllı çıkaramaz. Şimdi yaşadığımız işte budur.
 
Kuyuda oturan sadece gökyüzünü görür. Kuyunda miskin miskin oturma, bak ne güzel bir dünya var etrafında.
 
Çıkrık dönüyor, kova kuyuya iniyor. Unutma derin kuyu yoktur, olsa olsa ip kısadır.
 
Soğancı bağırır ama kuyumcu bağırmaz. Senin kuyu dediğin yer kuyumcu. O halde ne diye bağırıp halinden şikâyet ediyorsun.
 
Ah bilemedin, dünyaya hırsla bağlananın ipiyle kuyuya inilmez.
 
Ah bilemedin, çürük iple kuyuya inilmez, çürük kalplilerle yola gidilmez.
 
Cüce, dağa da çıksa cüce; dev, kuyuya da girse devdir. Sen bir devsin. Yükü ağır, kuyusu derin olur devin. Yusuf’san kuyuya direneceksin.  
 
Ben gözyaşlarımla kuyumu doldurdum, diyorsun ama hâlâ etraf çöl. Demek dolup taşmak gerek. Bağiye (iffetsiz) bir kadın ayakkabısıyla kuyudan su çekerek köpeğe su içirdiği için saidler arasına katılmıştır. Bilemezsin ne seni felaha ulaştıracaktır.  
 
Sevilmediğini, değer verilmediğini düşünüyorsun. Üstelik ‘herkes bana taş atıyor’ diye, şikâyet ediyorsun. Say ki Rabbin senin ne kadar derin olduğunu öğrenmek için kuyuna taş attırıyor. Ses verme ki sığlığın anlaşılmasın.
 
Herkes kendi penceresinden bakar dünyaya. Kuyu dibinde olan kuyu ağzı kadar görür gökyüzünü. Dipsiz kuyularda güneşsiz ve göksüz kaldım, diyorsun. Başını kaldır, güneş de, gök de orada.
 
Çağın Yusuf’u Barla Kuyusunda
 
Çağın Yusuf’u Barla denilen kuyuya atılır. Kuyudan Barla Kabristanına bakar. Karşısındaki kabir “zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısı” gibi görünür. Bilir ki Nuranî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ, Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha'nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur. “Bilirim ki, kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle.” der ve ekler.  “Benimki kuyu gibi kalbimdedir. Çıkması güçtür.” Kabrin başında kalemin sahibine sığınır. “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum.” diye niyaz eder. Niyazdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp, şahane, nezih ve güzel bir bahçeye bir kapı açılır. Akabinde sekiz yıl Yusuf (as) gibi dualar ede ede Yusufların kalplerindeki yalnızlığı dindirecek, onları kuyunun dibinden minarenin tepesine çıkaracak eserleri yazar.
 
Açılır perde perde kuyunun pencereleri, sayfa sayfa sevda sözleri, Yakupların, Yusufların gözleri…
 
Sen de sırlı sayfalar arasında gezerken inceden bir şiir tutturursun:
 
“Sevgilim; 
Yeşil eriğim benim 
Ben içine hapsolmuş çekirdeğinim senin 
Hapiste günler ağır geçer diyorlar 
Olsun be 
Ben vazgeçtim hürriyetimden 
Yeter ki yetim bir çocuk gibi bırakma yüreğimi 
Zira sensiz bu can bir yüktür yüreğime 
Kaldır öpülesi alnını ve bak bana 
Gördün mü gülüm 
Bir tek gözlerim değişmedi yine 
Bir tek gözlerim 
 
Açılır açılır gözleri gülümün 
İçlerinde yeşil çam ağaçları 
Uyanışların en tazeleri 
Odamızdan geçer gülüm seninle 
 
Feriğim fidanım feryadım 
Hey benim zizil parmak memleket gözlüm 
Geceler hep peşimden koşar 
Göğsüme takıp yönümü buldum 
Kalp verdin onur verdin 
Yetmez mi deli fişeğim 
 
Feriğim fidanım feryadım 
Hey benim zizil parmak memleket gözlüm 
 
Benim en büyük kudretim 
Senin sahiden şehrimde olduğunu bilmek 
Hatta şuan ıslak şehrimde geceliğin ile balkondasın 
Bende dokunmaya çalışıyorum ince parmaklı ellerinle 
Kaldır öpülesi anlını ve bak bana 
Yoroz değil kararan 
Yüzümde ışından ayrılmanın kederi 
Biraz da ‘işte geldik gidiyoruz’un hüznü var 
Ama gördün mü gülüm 
Bir tek gözlerin değişmedi yine 
Bir tek gözlerin”
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir