blank

Aşk Her Şeydir Yarısını Bulan Yârini Bulur

blank

MUSTAFA ORAL
Aşk Her Şeydir Yarısını Bulan Yârini Bulur
 
İnsan aşktan önce bir yanını, bir yarısını kaybetmişti
 
Aşk, insanı dolaysız ilişkilere, perdesiz hareketlere, engellenemeyen samimiyete, tahammül edilmez sadakate sevk edermiş. Kendine rağmen, aşkı kendinden uzak tutmaya çalışmasına rağmen, aşk insanı hep su yüzüne çıkarırmış. Ne kadar saklasa da kendini (varlığını–aşkını) o hep açıkta dururmuş. Aşk insanı, evinde sere serpe yatarken, üstündeki örtüyü kaldırıverecekmiş gibi manalı manalı süzermiş. İnsan ne kadar çok sarsa kendini örtüye, o kadar çok sararmış insanı aşk. Daha fazla belirirmiş aşkın vücut hatları. Ben yıllarca sana karşı duyduğum samimiyetle ve sadakatle ulu orta dolaştım. Su yüzüne çıktım. Bütün vücut hatlarım açıktaydı. Sırlarım ifşa olmuştu. Meğer sana karşı ne kadar çok zaafım varmış. Herkes sana âşık olduğumu fark etti. Herkes bana inandı. Herkes sana âşık olduğuma ve sana sadakat gösterdiğime inandı da bir sen inanmadın bana.
 
Sen de biliyordun ki aşka inananların mutluluğunu engelleyen tek şey aşka inanmayanların aşk yoksulu olmasıydı. Aşkı kerpiç ruhun menzillerinde belleyip, orada soluklananlar, ateşin göğsüne bütün varlıklarını atarak mutlu bir duman bulutuna dönerdi. Aşk dağının doruklarına uçarlardı. Ondan gelmek, ona dönmek gibi bir şeydi bu. İnsan aşktan önce bir yanını, bir yarısını kaybetmişti. Ne zaman diğer yarısını bulsa, özüne döner, aşkın kendisi olurdu. Demek yarısını bulan yârini bulurdu. Yârini bulan yarını ve yarınını. Zira tamamlanma duygusu değil miydi insanı yâra, yaralara ve yarınlara götüren?
 
Evet, yoksulluğun en kötüsü aşkça yoksul olmaktı. Zenginliğin en güzeli de aşkça varlıklı olmak. İnanmaktı zenginlik. Aşka inanmaksa en büyük zenginlik. Ben sayende öyle inançlı, öyle zengindim ki. Ama sen güneş kadar ülkeye hükmetsen de zengin miydin benim kadar sanki.
 
Aşk Savaşları
Aşk Her Şeydir Yarısını Bulan Yârini Bulur
Ben kendi içimde kendimi değiştirebileceğim, huzura ve sükûna erebileceğim ‘aşk’ gibi güçlü bir duyguya sahiptim. Aşkı her türlü dertten ve kederden kurtulmanın vesilesi kabul eden bir ruhun penceresinden bakardım hayata. Benim aşk hakkında hayatımın ve varlığımın yorumlayabileceği sezgilerim olmasına rağmen, varlıklarını tecrübe etmişliğim yoktu. Edebilecek cesaretim de. Zaten hayat hakkında yorumlayamadığım bilgilerim vardı aşk gibi; bilgilerimle açıklayamadığım yorumlarım vardı sen gibi… Ama bu servetimden pek de bir şey kaybettirmezdi herhalde değil mi?
 
Aslında senin de aşk karşısında zenginliğini hatırlatır şeylerin yok değildi. Ama galiba sen zenginlikle hâkim olmayı karıştırıyordun. Bir şeye sahip olmak, her zaman o şeyden istifade etmek anlamına gelmez ki. Kör, sağır, dilsiz bir adamın engin bir bahçeye sahip olmasına rağmen ondan istediği gibi istifade edememesinde olduğu gibi, aşka ve aşığına hâkim olmak her zaman onlara sahip olmak anlamını taşımaz ki.
 
Evet, itiraf etmem gerekirse sen aşka ve bana hâkimdin. Benim rüyalarım, dualarım, mektuplarım sana mahkûmdu. Ben sana karşı birçok aşk savaşı açtım. Ne var ki her seferinde sana esir, sana mahkûm oldum. Sen fetihlerden fetihlere koştun. Bütün kalelerimi sana terk etmek zorunda kaldım. Bütün kalelerimi sana terk ederken, ilk defa kaybederken kazanmanın ve servetine servet katmanın hazzını yaşadım. Evet, sen üç defa bu aşk savaşında beni mağlup ettin. Benim üzerinde ancak üç savaş kazanan komutanlara verilen bir rütbe olan Müşirliği kazandın. Sen aşkta benim üzerimden terfi ettin ve rütbelerin en büyüğü olan Müşirliği kazandın. Müşir Mareşal demektir ya; sen buralarda şimdilerde Müşire, Mareşaliya olarak anılıyorsun.
 
Rüyalarım yeniçeri, dualarım kapıkulu, şiirlerim süvari, hikâyelerim piyade
Aşk Her Şeydir Yarısını Bulan Yârini Bulur
Hatırlıyor musun bir aşk cenginde sen karargâhını karanfil yapraklarına kurmuş; savaşı oradan idare etmiştin. Ben rüyalarımı yeniçeri, dualarımı kapıkulu, şiirlerimi süvari, hikâyelerimi piyade yapıp sana saldırmıştım. Sen tek başınaydın. Usta bir manevra ile tek kurşun bile atmadan savaşı kazanmış; beni esir almıştın. Sanki ben Kerbela’da Hüseyin, Karahisar Kalesinde Malkoçoğlu’ydum. Sanki ben sana mecbur, sanki ben sana mahkûmdum. Sen “Ganimet de ganimet!” diye tutturmuştun. Yetmemiş, bir de karanfilden darağaçları kurdurmuştun. Ben beyaz bayrakla yanına yaklaşırken can havliyle şöyle haykırmıştım: “Ey aşk! Ey karanfildeki Mareşaliya! Bana ne verdin de şimdi almaya kalkıyorsun her şeyimi. Ben zaten senden ibaret değil miyim? Ben senden başka neyim ki? Beni benden neden istiyorsun? Kendini kendine neden benden istiyorsun? Git kendinden iste beni.
 
Savaştan önce ben “Aşkım efsanedir benim!” derdim. Sen “Efsanen (!) edilgendi” der; beni etkisiz hale getirmeye çalışırdın. Evet, belki seninle ilişkimde senin açından efsane olarak nitelendirilecek bir durum yoktu. Ama bir insan, üstelik bir erkek, dahası senin için yüzlerce aşk cihadına katılabilecek bir aşkı içinde bulan birine, ne o zaman bu sözler söylenebilirdi, ne de şimdi şu cenk meydanında ondan bu kadar ağır ganimet ve tazminat istenebilir.
 
Bir efsane bu kadar kolay harcanabilir mi? Yapacak bir şey yok. Neyse bedelini ödeyeceğim. Fakat bir şey soracağım sana. Sizin oralarda esirin ecri olmaz mı hiç cenk meydanında? Eğer varsa, nerde benim ecrim o halde? Yalnız bil ki şu anda ben ne Kerbela’da Hüseyin’im, ne de Karahisar Kalesinin zindanlarında Malkoçoğlu. Şimdi ben İstanbul Emirgan’da bir Yalı Beyi. Ayrıca kalbim iki de bir ‘Emirdağ’a Mareşaliya’yı görmeye gideceğim!” diye tutturmuyor. Şimdi Emirdağ’da bizi seven karanfil yüzlü bir yârimiz olmasa da, çok şükür Emirgan’da karanfillerle bezenmiş bahçemiz var.
 
Seni sevmek hayatımın zekâtı
 
Evet, ben senin için çok fazla bir anlam ifade etmiyordum belki. Belki sende aşk anlamında benden daha çok servet vardı. Ama servetini sadaka vererek muhafaza etmek zorunda değil miydin? Her gün bana sadaka vermen gerekmez miydi? Oysa senin bu meseledeki sadakan sadece beni sevmek olacaktı. Sana bu kadar sadakat gösteren birine kuş doyumluğu kadar bir sadaka çok mu? Sonra sen sadaka vermediğin birinden nasıl sadakat bekleyeceksin? Sen sadaka vererek kendini güven altına alacaktın. Benim yüküm ise daha ağır. Ben seninle olan ilişkimi günahlar ve sevaplar, haramlar ve helaller üzerine kurdum. Ben seni sevmeyi hayatımın zekâtı olarak kabul ettim. Her yılın kurban bayramında kendimden bir parçayı sana vermezsem büyük günah işlemiş olduğumu sandım.
 
Benim seni sevmem mecburiyet. Senin beni sevmen ise bir tercih meselesi. Ben bu mecburiyetlerden ötede her gün senin için bir şiir yazarak sadaka verdim. Sık sık mektuplar yazarak da fitre. Senin yerine başka birini sevmeyi hiç düşünmedim. Senin yerine başkasını sevmek! Bu benim için basbayağı faiz yemekti. Hiç faiz yemedim. Hâlâ da yemiyorum. Hep zekâtımı verdim. Hâlâ da veriyorum. Sadakalarımı hiç aksatmadım. Destan gibi olmasa da sana bir beyitlik şiirler yazmaya devam ediyorum. Fitremi de veriyorum. Mektuplarımı sana ulaştıramasam da, yazmayı aksatmıyorum. Bütün bunlardan sonra bir itirafta daha bulunayım: Şimdi sadakana öyle muhtacım ki…
 
Bir gülü versen, bir gülüversen, bir geliversen n’olurdu sanki.
 
Ben senin yürek ağacında minik bir yaprak olsaydım bu kadarı bile bana sadaka olarak yeterdi. Belki, varsa eğer, sendeki aşk ağrısını azaltırdı. Hep kazandın. Hep zekâtlar, sadakalar, fitreler, ganimetler aldın. Hep mektuplar, şiirler, hikâyeler, romanlar aldın. Hep kazandın. Ama bu hep kazanacağın anlamına gelmez ki. Bir defa da sen kaybetsen ne olurdu sanki. Bir gülü versen, bir gülüversen, bir geliversen n’olurdu sanki. Bütün kazanacaklarım, alacaklarım, bütün vereceklerin bir yenilgimi, bir sadaka alacağımı bile karşılayamazken, bu kadarını bile nasıl esirgersin benden? Zaten defalarca beni yenen bir Mareşaliya idin. Binlerce kez beni esir aldın. Zekât demedin, aldın; ganimet demedin aldın. Helal, haram demedin; her şeyimi yiyip bitirdin. Bir kez de ben alsaydım senden bir şey. Bir fotoğraf mesela. Hadi diyelim bu zor geldi sana. Kâinat kadar geniş kalbinde, şöyle bir göz odacık da olsa bir ev verseydin bana. Şöyle kalbinin bir parçası olsaydım. Bilemedin kalp komşusu olsaydım seninle. Yüreğinin birazını da olsa paylaşabilseydin benimle. Yüreğine ateş almaya gelseydim akşamları. Sofrana otursaydım. Suyundan içseydim. Ekmeğini benimle bölüşseydin Nil Burak ile Enrigue Manias gibi. Bir kez sofrana otursaydım; senden sadaka olarak bir karanfil; bir ateş alsaydım yüreklenecektim de: “Her gün yeniden doğarız / Bizden kim usanası” diyecektim.
 
Benim aşkım senin için her gün yeniden sürgün verirdi. Aşkından değil senden usandım, diyordun belki. İyi de ben aşkın kendisinden başka bir şey değildim ki. Oysa ben hayret etmek isterdim ve şöyle demek de: ‘Ne acayip bir şey görüyorum. Güneş ayın ardından gidiyor. Mareşaliya bir er(en)in ardından gidiyor.’
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir