blank

Tekrarı Olmayan Bir Filmdir Hayat

blank

MUSTAFA ORAL
Tekrarı Olmayan Bir Filmdir Hayat
 
Dünya bir sinemadır. Ömür perde perde akar geçer gözlerimizin önünden. Her insan kendi hayatını oynar bu filmde. Bazen iyi bir oyunculuk çıkarır, güzel bir sonla veda eder hayata. Bazen tatlı bir bahar gibi gelir geçer hayat. Bazen sert bir kış gibi uzadıkça uzar filim.  Hayatın ona uygun gördüğü rolleri oynamak istemez. Kader filmini geri sarmak ister. Düşlerinde hep yeni hayatlar kurar, yeni haşirler umar. Dünyaya bir daha gelirsem, diye başlayan cümleler kurar, kendine yeni roller biçer. 
 
Yeniden çekilen bir filmin ilk karelerinde hayal eder kendini. Pek yakında her şey bu günkünden daha güzel olacaktır. Bu günler bulutlu bir gökyüzü gibi uzaklarda kalacaktır. Gün gelecek güneş perdelerini açacak, siyah beyaz bir film gibi akıp giden hayatı renklenecektir. Yepyeni bir insan olarak yeni güne gözlerini açacaktır. Aşkla bakacaktır dünyaya. Aşkla yeniden doğacaktır. İçinde sonu gelmez bir neşe kök, göğsünde bitmek tükenmeyen bir yaşama sevinci dal budak salacaktır.
 
Gönül denilen Ulu Dağ’dan doğan güneşin ışıkları dalga dalga yüzüne çarpacaktır. Ruhunda bir şarkı uzayıp gidecektir. Mızıkalar “Bursa’nın ufak tefek taşları” şarkısını çalacak, o denizi taşa tutacaktır. Yıllarca içine çekile çekile taşlaşan kalbi tatlı bir taş gibi sekip duracaktır suların üzerinde. Bir zaman sonra taş eriyip sulara karışacaktır.
 
Deniz perdelerini açacak, dalga dalga, dürülüp dürülüp ayağına ayağına çarpacaktır. Etekleri zil, içinde coşkun şarkılar def çalacaktır. Ben şişeyi çaldım taşa, deyip kendini şiirlere, öykülere, masallara, mesellere, menkıbelere çalacaktır. Denize, dağlara ve çocuklara selam duracaktır. İskelede asılı testiyi kıracak, içinden içli içli dualar sızacaktır. Yaşamak güzel şey be kardeşim, diyecek; bir daha, bin daha hallerine şükredecektir.
 
Hayatına gölge eden her şeyi bir kenara bırakacaktır. Güzel günlere yine yeniden inanacaktır. Yunusca, her gün yeniden doğarız, bizden kim usanası, diyecektir.
 
Sabah hayattır. İnsan güneşin doğuşunu bir defa kaçırmaya görsün, bak başına ne kötü haller gelecektir. Yarım yarım akşamı edecektir.
 
Yukarıda anlattıklarım elbet “Sabah Uyanışını Kaçıran Bir Adamın Öyküsü” olamaz. Bu öykü insanı Âlemlerin Güneşine (sav) götürenin bir miracıdır. Abdullah’ın (ra) siması gibi aydınlık, Amine’nin (ra) sinesi gibi sıcak, Hatice’nin (ra) kalbi gibi ılıktır. Güneşin insana en güzel vuran şavklarıdır. Aşkın insana en güzel vuran yanlarıdır.
 
Celladına gülümsersin. Aşktan geldin ise başım gözüm üstüne, der baltayı eline verirsin.  “Ben ki Eğilmiş Başlar Sülalesindenim. Aşk karşısında başım kıldan ince, kalbim kılıçtan keskincedir…”
 
O anları anlatmaya ne şiir, ne şarkı, ne masal, ne de mesnevi yeter. Seni de Eğilmiş Başlar Menakıbı kitabına alırlar. Dünyada bir mekânım yok, derken tarihte kutlu bir menkıbe olarak yer edersin. Türbeni kendin inşa edersin. Kendi hayatının filmini çekersin. Filminin başrolüne geçersin. Kendini aşka vurur, zamana tutarsın. Kalbini şarkılarla, ruhunu şualarla sağaltırsın. Hayat iksirini tadarsın. Bir zamanlar yüreğin yüzündeki çizgiler gibi iğrildikçe iğrilmişken, için ezildikçe ezilmişken birden güneş kare kare ışıtır gökleri, yağmur katre katre ıslatır yüreği.
 
Dost ki güneştir, her yerini ısıtır.
 
Dost ki yağmurdur, her yerini ıslatır.
 
Dost ki Hızır’dır, her yere yetişir, her derde iyi gelir.
 
Yaslı ve karlı bir gecenin ardından soluk soluğa dosta koşarsın. Güneşi, yağmuru, dağları, denizleri, çocukları anlatmak istersin. Geceyi fethetmiş, kaleyi andıran bir kalbi zaptetmiş dervişin heyecanıyla söze durursun. Aşkı ezber etmiş Hafızsındır. Hızır diye gelmişsindir dosta ama karşında en güzel sözlerin, yüzlerin, yüklerin ve yüreklerin taşıyıcısı Cebrail vardır sanki. Dilsiz, dudaksız, sözsüz, gözsüzsünüzdür artık. İnsanlıktan çıkar, meleklerin katına varırsınız. Geceleri ağrılarla ağlamaktan kanayan, gündüzleri umutla güneşe bakmaktan kamaşan gözlerinize gönlünüzü takar, oradan bakarsınız birbirinize. Şiir tadında, öykü kıvamında şeyler söylersiniz birbirinize.
 
Çok eski zamanlardan, çok eski filmlerden çıkıp gelen birbirine bakıp duran iki çehre, birbirine akıp duran iki çeşme olursunuz. Efendimiz (sav) Cebrail ile söyleşirken neler hissetmişse onun yankısı düşer hissenize. Birbirinizin gâh Musa’sı, gâh asası olursunuz. Bir zamanlar “Erimiş kemikleri kim diriltecek, toprağa karıştı karışacak bu adamı tekrar kim hayata döndürecek” diye sitem ederken birden yeniden doğarsınız. O an ezeli Güneş (asv) bir daha açar. Güneşin şuaları, Ayın lemaları altında kendinizi çektiğiniz filmi seyre dalarsınız.
 
blankDost miraçtır söze. Sözdür insanın bakiyesi. Yazı okunanlardan arta kalan denizler dolusu masmavi bir tortudur. İnsan, bir dostun hallerinden taşan sözlerinde kendi geçmişine göç eder. Sözlerinin önünde ömür dakikaları anbean film kareleri gibi gelip geçer.  Caner Kut benim için böyle bir “Sözler Filmi” işte. 20 yıllık dostluğumuzda onun üç öykü kitabının doğumuna şahitlik ettim. Uludağ’ın yamacında birçok öyküsünü kendi ağzından dinledim.  
 
blankCaner, Bursalı. Uludağ’a yaslanıp karlı gecelerde dostu uyandırmak için İstanbul’a baka baka öyküler anlatıyor. Düş Kurgusu (1999) ve Mezit’ten (2018) sonra şimdi de Yeniden Çekilen Bir Filmin İlk Kareleri / Neş’e ile karşımızda.
 
Caner, Doğu ve Batının sentezi. Aklıyla Batı, kalbiyle Doğu. Onun yanında kendinizi bazen Boston’da bazen Buhara’da bazen Bosna’da en çok da Bursa’da hissediyorsunuz. Bursa, Asya’nın Bosna’sı. Caner bana kalırsa Asya’nın Bosna’sı. Gariptir ki 23 yıl önce tanıştığımız günlerde bana Bosna İlahileri kasetini hediye etmişti. Hâlâ o kaseti ve Caner’in hikayelerini dinlerim.
 
Caner’in sesi biraz Bursa’nın manevi mimarı Somuncu Baba, biraz Borges, en çok da Abdullah Bosnavi. Sözleri biraz mesnevi, biraz menkıbe, çokça öykü tadında. Elbette aşk gizli bir özne şeklinde saklı satırlarda. Onu okurken insan kendini ulu bir dağa tırmanıyor gibi hissediyor. Sık sık nefesi kesiliyor. Başlangıçta anlaşılması, çözülmesi, aşılması zor. Ama biliyorsun ki bu Ulu Dağ’ın arkası Bursa Ovası. Zirveye vardığında şehir ve ova, yani hayatın ta kendisi ayaklarının altında. O zirvede kendi filmini çekiyorsun. Şehre ve ovaya kocaman bir film perdesi çekilmiş. İnsanlar her şeyden habersiz hayatın kendilerine verdiği rolleri gâh istekli gâh isteksizce başarıyla oynuyorlar. Pencerelerden bakıyorsun hayatlarına, içlerine girmiyorsun. Vakti gelince perdeyi çekip, kendi köşene çekiliyorsun. Film bitiyor, kendi hayatını oynamaya başlıyorsun…   
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir