Necati Sarıca’ya Mektuplar 4

SELAHATTİN YILDIZ
Necati Sarıca’ya Mektuplar 4
 
Size bu mektubu haşarı çocukların zili çalıp kaçarak, yalancı misafir gibi gelen güneşin ve bulutların birbirinden kaçtığı mevsimde yazıyorum. Sonbahara yaklaşırken yaprakların terk edişiyle hatırladığımız mevsimin uçkun sarı tonu ve başlangıcında. Her kopuş gibi süzülerek toprağı öpüyor mevsim. Her ayrılık gibi yeni bir başlangıca sancılı bakıyor günler.
 
Gün döndü üstadım artık eylül ve hüzün var. Sararmış yaprakların her tonu uçuyor kaldırımlarda. Dalından kopan her yaprak bir ayrılışı çağrıştırıyor bize. Lütfen süpürmeyin diyorum içimden. Yaprak çıtırtılarının ruhlarımıza vereceği ahenge izin verilmeli değil mi. Erkin Koray’ın “Kör olası çöpçüler aşkımı süpürdüler” şarkısında dediği gibi çıkıp sokaklarda şarkı söyleyelim. Süpürmeyin yaprakları, süpürmeyin…
 
Sevgili üstadım ben her eylül bir şeyler yazarım. Sanki unutulmadan geçilmeyesi bir vefayla zorluyor beni kelimelere. Kelimeler eylüle karışıyor, eylül ise tüm tonlarıyla hayata…
 
Hava hafif kapalı. Güneş bir varmış bir yokmuş gibi. Şöyle bir fotoğraf hayal et. Büyük bir park, bankta oturan iki sevgili, sırtları bize dönük, ağaçlar güneşin düşüşü meylinde sarının tüm tonlarına sahip. Havada hüzün kokusu var ve bankta oturanların içinde kopan bir fırtına. Her yaprak yere düştükçe dalın iniltili bakışları altında ayrılığa yelken açan dildaşlar…
 
Eylül tam da kuruluyor orta yerimize. Kışın doğuşuna hamile kalmışlığıyla bize haber veriyor fırınayı. İlkbahar çocukluk gibi taze. Yaz gençlik gibi ateşli. Sonbahar bilgelik taslıyor zamana. Kışı hiç söylemiyorum uzun ama sıcak odalar olsun ömrümüzün sonuna.
 
Eylül, kökü sabit ağaçların yapraklarının uçup gittiği, dalların baltasız budanması…
 
Eylül, haşarı yaz sıcağından çıkan delikanlıya fırınayı anlatan derviş…
 
Eylül, uçup giden kuşların geride kalan yaralı kuşlara dalında yuvasız tünetme merhalesi…
 
Eylül, içimizde akan nehrin alelacele denizlere karışma heyecanıyla yeni bir hoyratlık menkıbesi…
 
Eylül, Kerbela’nın tüm arşa yayılarak bütün canlıların yürek titremesine müsebbip…
 
Sevgili üstadım, mevsimlerden en çok sonbaharı severim. Uzun bir parkta kuru yaprakların üzerine basarak yürümeyi ve çıtırtıların çıkardığı senfonik sesle hayal dünyasında gezer gibi saatlerce kalbimle düşünmeyi isterim. Sonu masal dünyasına açılan sihirli bir kapıdan içeri girer gibi hayal edilen yol. Bir yanımda hüzün kol gezerken, diğer yanımda baharın gelişini müjdeleyen hamile anne edasıyla yüzüme bakan bordo hatıra fotoğrafında gözlerime gülen sevgili kadar uzak ama sarı…
 
Yuvası bozulan kuşların çırpınışları ve gözlerindeki yurtsuzluk telaşından kıyamet kopmuyorsa eylül sızısındandır. Kıyamet kopacaksa eylülde kopsun. Belki o çığlıkta kaybolur Hüseyin’in feryadı. Musa denizi ikiye ayırıyor üstadım, hadi acele edip karşıya geçelim. Deniz kapandığında kaybolsun tüm kahrolası şeyler.
 
Kelimeler hala arkamdan koşup gelirken kalemi bırakıyorum. Onları gelecek mektupta çıkarmak üzere kavanoza koyup kışlıkların yanına kaldırıyorum. Gelecek mektupta görüşmek üzere sağlıcakla kalın.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir