Dünyada Bir Türkiye Sancısı

NECATİ SARICA
Dünyada Bir Türkiye Sancısı
 
Ölümün
ilanlarını toplayan bir kadın yasin okuyor
taşları kendiliğinden yürüyen vadisinde ölümün
dünyaya neden geldiğimi bilmiyorum
bilmek istemiyorum belki de
yaratılışa göre tanrının bir hikâyesi
hayat beni yazıyor
ben hayatı
geçip gidiyoruz öylesine
yasin okuyan kadının gözleri düşüyor gözlerime
sözleri okundukça kalbime
adaletin çığlıkları yükseliyor
ölüm ilanları topladığım anneme götürmek için
beyaz tülbent
yaşmak
yakışır mı hayatın gölgesine
istanbul da bir senfoni mi
mızrak uçlarıyla rebap çaldığımız
hikâyesi de yeni mi başlıyor
yaralandığımız ve taşlara gizlendiğimizin
bir yaralı olmak doğru okunsun diye
uçurumdan bir taş alıp uçuruma attığımız
her taşın başı oturup bizim ağladığımız
cinler periler köşküne taşınıyor
bir de çeşmesi
sadakalarımıza taş mı gerekir diye sorduğumuzda
ben buradayım
gelip gidenlerim oluyor
‘‘kafe do’’
re mi fa sol la si do
gelip gidenlerim oluyor
nasıl bir abd başkanı istersiniz diye soruyor gazeteleri
müslümanları kutsal günlerinde vuruyor gazeteleri
adaletin çığlıkları yükseliyor
dünyada bir Türkiye sancısı
ne oldu da böylesine oldu bilmiyorum
duvarlardan küf ve ilanlardan yazılar topluyorum
anneme götürmek için
müslümanları öldürmek için kutsal günleri seçiyorlardı
karanlık bir zifirin külleri küme küme düşerken
paris bizi ölüme ikna ediyordu
bir deniz yırtığından aktığımız sokakların başında
vurdukça çocukları…
 
Bir tütün kolonyası ferahlığı aradığımız ellerimizde
gazze’nin taşları kanıyor
radyoda hep aşk yasağı bize wagnerin
ayak izlerimize takılıp düştüğümüz
sanki hatıralar defterinden kara bir lekesiyiz hayatın
imgesel aşklarla yürüdüğümüz
yollarımız sanki hep bizim için yorulmuş
güney trenleri kampanalar ve hıçkırıklarla tükenirken
gönlümüze dokunan her tüfengin delikli bir yara oluşu
ateşini göğüs kafesimizde kavurduğumuz bir rüyanın
içinde vuruyorlar çocukları
kalbi avuçlarında yaralı bir kuşun ölümü sığamaz olmuş ilanlarına
ayağının başparmağından öpsek yeridir dediğimiz
gelecek günlerin sahici bademidir dediğimiz şu çocukların
bağdat yokluğunda
şam’sızlığında
kırık dökük oyuncaklarından yükselen bir deniz kıyısında
varılmayan yerlere doğru
hercaiden münzeviye doğru bir kanat bulabilsek
pikniğe gider gibi uçan serçe kuşlarıyla
mahrem olana kadar kaçarcasına koşssak diyorum
uzayan uzayan hiç bitmeyen bir titremeyi
tahta barikatlarda uyuduğumuzu
cici atlarımızı toynaklarını süslerken vuruyorlar
kutsal günlerinde çocukları
isimleri güzel, atları güzel, toynakları güzel çocukları
vuruyorlar kutsala yürüyen çocukları…
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir