Yaratmak ve Taklit Etmek

İSMAİL GİRAY
Yaratmak ve Taklit Etmek
 
“Her sanatı ötekinden farklı kılan şey, her birinin bir ötekinden farklı bir başarma gücü olmasıdır” der Platon…  Zaman içerisinde bu gücü bünyesinde toplayan ya da topladığı iddiasında bulunan birçok sanat insanı/görüşü ortaya çıkmıştır ve hepsi, kendi anlayışının eserini vermiştir. Platon’un belirttiği üzere de bu eserlerin her biri, bir diğerini reddeden “başarma gücü” yöntemiyle oluşturulmuştur. Bu “güç” ise kimi zaman eşya ve tabiatın taklidinden, kimi zamansa eşya ve tabiattan öte bir “var-ediş” anlayışından gıdalanmıştır.
 
Bizim sanat telakkilerimizin beslendiği kaynaklara baktığımızda ise İslami öğretilerin büyük yer tuttuğunu görürüz. Bu öğretinin temel taşlarını, derin bir kulluk şuuruyla bütünleşen Allah inancı oluşturur: Allah, kâinatın asıl ve tek yaratıcısıdır. Ondan başka ortağı ve sahibi yoktur. Kâinattaki bu muhteşem güzellik ve dekor, ulaşılması imkânsız bir sanat yapısıdır ve sanatçı; bir sanat eseri oluştururken ancak bu yapıyı taklit edebilir (etmelidir). Bu “taklit”, bir nevi ilhamdır. Yani ilhamını Allah’ın sanatından almak…
 
İslami disiplinlerle yoğrulan bir ruh, ilhamını kâinattaki sanattan alır ve kendi sanatına -o ilhamla- taklitte bulunur. Daha açık ifade edersek, zaten var olan bir eşyaya daha önce hiç olmadığı ve de mümkünse hiç olmayacağı bir şekil verme de diyebileceğimiz bu üretme süreci, sanat eseri oluşturmanın dinî evresini teşkil eder. Sezai Karakoç’un cümleleriyle daha da açık bir şekilde ifade edecek olursak da; “Sanatçı, işi, Tanrı’nın yaratışını taklide yeltenme cinsinden bir iş olmakla birlikte, O’nun gibi yoktan varedici değildir elbet. Onun işi, yaratıştan bir yaratış çıkarmak, varlıklardan yeni bir varlık, var olanlardan yeni bir varolan türetmektir.” diyebiliriz.
 
Özellikle Cumhuriyetten sonra bizde de etkisini gösteren batı felsefesinin menfi kanadından doğan “yaratma” anlayışı ise, bütün bütün, bu bahsini ettiğimiz İslami anlayışı reddetmese de teknik oluşumu itibarıyla İslam’ın öz değerlerine ters düşer. Bu yaklaşıma bağlı sanatkârlar, yukarıda bahsettiğimiz sanatsal yapının varlığını ve muhteşem güzelliğini reddetmezler; fakat “bu yapı zaten bir sanat eseridir; sanatçıya düşen bu yapıyı taklit etmek değil, yeni bir şeyler yaratmaktır” düşüncesiyle, apayrı bir dünyanın kapısından içeriye girmiş olurlar. Bu anlayışta, “yaratıştan bir yaratış” çıkarmaktan ziyade olmayan bir sanat eseri oluşturma çabası vardır. Sanatçı, burada, (tabiri caizse) “yaratma” gayretindedir. Tıpkı Michelangelo’nun, sanatı; “Tanrıyla rekabet etmek” diye açıklaması ya da Ahmet Altan’ın “yazıyorum, çünkü Tarı olmak istiyorum” demesi gibi. (Sezai Karakoç da Necip Fazıl da İsmet Özel de sanatçının; -ister Tanrı inancı olsun, isterse olmasın- eserinin mutlaka Tanrı’ya doğru bir yönelim işlevi gördüğünü söyler. Fakat kimi sanatçılar, –verdiğimiz örnekteki gibi- bu yönelimi, kendilerini Tanrılaştırmak şeklinde yorumlamışlardır.)
 
Tarih boyunca bu tür düşüncelere sahip sanatçılar, kimi zaman, alanında zirve sayılabilecek eserler vermiş olsa da; çoğu zaman “yaratma” gayreti peşinde koşarken, fikri yaşantılarıyla beraber dini inanışlarını da felsefi tartışmalara havale etmiş ve inanç noktasında ırgalanışlar yaşamışlardır. Kendi sanatçı egosuyla, kendi sanatını “yaratma” hülyası yaşayan bu tip sanatçıların, güzeli ararken, asıl güzellikten mahrum kalıp, estetik yokuşlardan tepetaklak aşağı yuvarlandığına şahit nice ibretlik hezeyanlar da hali hazırda mevcuttur tarihin sayfalarında.
 
Sonuç olarak; kâinattaki nizamı ve estetik inceliği kabul edip, fakat “taklit” yerine “ben de yaparım” egosuyla “yaratma” cüretinde bulunmak; Necip Fazıl’ın ifadesiyle ‘‘güneşi kabul edip ışığını reddetmek’’ten farksızdır.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir