Eşkıyanın Tövbesi

İSMAİL GİRAY
Eşkıyanın Tövbesi |ÖYKÜ|
 
Yılların eşkıyasıydı. İç Anadolu’nun dağlarını mesken tutup, çok kişinin canını yakmış, o dağdan bu dağa, gece gündüz demeden at koşturmuş, kimi zaman yolcu otobüslerini yağmalamış, kimi zamansa gece vakti köylere inip, ahırdaki hayvanlarını çalmıştı ahalinin…
 
Anadolu’nun yokluk yıllarında gözü dönenin yeltendiği bir kurtuluş yoluydu eşkıyalık. Köyde aç kalmaktansa, dağda ekmek peşinde koşarken jandarmaya yakalanmayı ya da öldürülmeyi yiğitlik saymıştı niceleri. O da birçokları gibi bir şehirden yağmaladığını diğer şehirde satarak kısa yoldan zenginleşmeye niyetlenmişti. Helalinden yiyemedikten sonra ucunda ölüm olsa katlanmayı göze alanlara da imrenmişti hep ama haram da olsa, dağlarda da olsa karnı tok, sırtı pek bir yaşam sürmek, onu fazlasıyla cezbetmişti.
 
Tam yedi yıl sürdü eşkıyalığı. Arkasında ölüler, yetimler, büyük acılar, katlanılmaz zulümler bırakmıştı. Ta ki bir Cuma günü tebdil vaziyette kasabaya inip de her nasılsa ezan sesinden etkilenip camiye girmek isteyene kadar. Ömrünce alnı kaç defa secdeye değmişti hatırlamıyordu. Ama hatırlasa; bir elinin parmağıyla sayacağı kadar azdı. İçine nerden geldiğini bilmediği bir ağırlık çöktü. Mıknatıs gibi bir şey, onu camiye çekti. Abdest almadan girdi içeri; zaten almayı da bilmiyordu. Yanındakilere, önündekilere baka baka kıldı ilk sünneti. Hiç bilmediği bir duygu kapladı içini; utanç! Yüzünün kızardığını hissetti. Ne olduğunu anlayamadı; yılların zalimliğiyle taş kesilen kalbi mi yumuşuyordu yoksa?
 
Hutbe için minbere gencecik bir imam çıktı; termemiz yüzü, nur saçıyordu adeta. Eşkıya’nın gözleri çivilendi minberdeki gence. İpek gibi bir sesi vardı; insanın ruhuna dokunurcasına uhrevi konuşuyordu. Eşkıya, o gün ilk defa, günahkâr bedeninde bir ruh taşıdığını hissetti; göremediği, dokunamadığı bir yerde, bambaşka bir eşkıya taşıdığını fark etti.
 
Camiden çıktığında hipnotize olmuş gibiydi. Nereye gittiğini, buraya neden geldiğini bilmedi. Sarhoş gibi dolandı bütün gün.
 
Hava kararmıştı ve dağa çıkması gereken vakit gelmişti. Sözleştikleri gibi arkadaşlarıyla bir olup, bu gece geçeceğini öğrendikleri bir gıda kamyonunu soyacaklardı. Dağa, gitmek üzere birkaç adım atınca durdu. Ayakları çivilenmiş gibi kaldı olduğu yerde. Bir el, onu geriye doğru çekiyordu. Geri döndü, adımlarını hızlandırdı, koşmaya başladı; Cuma vakti gittiği camiye varıp, ellerini açtı; uzun uzun ağladı; tövbe etti! Bir daha eşkıyalık yapmamaya yemin etti.
 
Bütün birikimini dağda bırakmıştı; gidecek bir yeri yoktu. Hem bir eşkıyayı kim isterdi yanında. Yıllar önce terk ettiği, ara sıra yalnız hırsızlık için gizlice indiği köyüne geldi. Cenazesine bile gelmediği rahmetli babasının evine yerleşti. “Tövbe ettim, pişmanım” dedi, inanmadılar; “kesin bir plan çeviriyor bu ahlaksız” dediler. Fakat Eşkıya’nın hali, kısa sürede yanıldıklarını gösterdi; tövbesinde samimiydi, köye geldiği günden beri kimsenin tavuğuna kış dememiş, hiçbir kimseyi incitmemişti. Köyden ekmek, aş veren olursa yiyor, vermezse sabrediyordu. Adeta bir dervişe dönüşmüştü. Halk, yavaş yavaş onu kabullendi; işlerine yardım etmesine izin verdi. Sıfırdan başlamıştı hayata ama samimiyeti, çalışkanlığı sayesinde çok şeyler kazanmayı başarmıştı. Tarlalarda ırgatlık ede ede, ilkin bir inek sonra da bir öküz sahibi oldu. Öküzüyle köylünün tarlalarını sürerek, geçimini iyiden iyiye temin etmeye başladı.
 
Günler akıp giderken, civar köylerde eşkıyalar yeniden peyda oldu. Her gece, bir köy soyuluyor, dağda yataklayan hayvanlar çalınıyordu. Eşkıya çeteleri öyle yayılmıştı ki, jandarma tek başına baş gelemeyip, halktan yardım ister olmuştu. “Çetelerle devlet anlaştı” diye de bir fısıltı yayılınca, köylü iyice tedirgin olmuştu.
 
Köyün aklı evvelleri bir araya geldi; “eşkıyanın hakkından eşkıya gelir” dedi ve tövbekâr Eşkıya’yı öküzlerine çoban tutmak üzere karar aldı; zira bir öküz, bir eve bedeldi. Tekliflerini Eşkıya’ya sundular. “Olmaz” dedi, Eşkıya; “beni dağa çıkartmayın, ben tövbeliyim!” “Sana eşkıyalık yap demiyoruz, eşkıyalara karşı bizi koru” diyoruz diyerek kanına girdiler ve razı ettiler! Onu ürküten dağa çıkmak değil de dağda gecelemekti. Dağlara çöken gecenin kasveti, neler yaptırmazdı adama!
 
Tövbesinden yıllar sonra, dağa çıkıp geceleyince, hayatı film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Ne canlar yakmış, ne ocaklar söndürmüştü… Bozmadığı halde bir tövbe daha edip, imanını tazeledi.
 
Çobanlığının ilk günleri vukuatsız geçti; ilerleyen günlerde birkaç küçük hırsızlık girişimi olmuştu ama muhtarın tabancasıyla savuşturmayı başarmıştı. Şayet bir gün, öküzleri ağıla sokup, kendisi de uykuya çekildiği sırada, Eşkıyalara mahsus bir hassaslıkla, kendisine doğru birilerinin yaklaştığını hisseti. Yattığı yerden kalkmadı; kamasını yorganın içinde hazır edip, uyuyormuş gibi bekledi. Adımlar sıklaştı, yaklaştı ve başında bitti. Gözlerini hafifçe aralayıp bakınca, kendisine saldırmaya hazır vaziyetteki üç adamın, eski eşkıya arkadaşları olduğunu fark etti. Herhangi bir boğuşmaya fırsat vermeden, kendini tanıtarak doğruldu. Tövbekârdı ama eski dostlarını görüce dayanamadı; sarıldılar, koklaştılar.
 
“Ağıla kontrole gelen olur da eşkıyalarla işbirliği ettiğimi sanır” diye arkadaşlarını, az ötedeki kayanın dibine “burası dulda” diye götürüp, bir ateş yaktı. Dağ Çayı kaynatıp içtiler. Eski günlerinden, Eşkıya’nın şimdi hatırlamak istemediği utanılası soygunlarından uzun uzun bahsettiler.
 
Saat ilerlemiş, eşkıyaların kalkma saati gelmişti ama çobanı, arkadaşları bile olsa rastladıkları hiçbir sürüyü, nasiplerini almadan bırakmazlardı. Eşkıya’nın tövbesini ciddiye almadılar; “bize bir öküz ver” dediler. “Olmaz” dedi Eşkıya, çırpındı, kıvrandı ama ikna edemedi arkadaşlarını. Yalvardı, yakardı; kar etmedi; ille “alacağız” dediler, başka da bir şey demediler. Maktulünü öldürdüğü yere, eninde sonunda tekrar gelen bir katil gibi o da dönüp dolaşıp bir eşkıyalık faaliyetinin içine girmişti yine. Diretmesinin sonunun nereye varacağını iyi biliyordu; kendisini öldürmekle kalsalar yine iyiydi ama bütün sürüyü alıp gidebilirler ve temize çıkan namını yeniden kirletebilirlerdi. Çaresiz kalan Eşkıya; “alın, lanet olsun, alın gidin” dedi, gönülden iniltilerle. Eski dostlarının yakarmalarına hiç aldırmadan ama eski günlerin hatırını da unutmadan dedikleri gibi sadece bir öküz alıp, gün ışımaya kalmadan gittiler. Eşkıya, ”şimdi ben sahibine ne diyeceğim, nasıl ödeyeceğim” diye kıvrandı durdu.
 
Gün ışımıştı. Ağılda acıkan öküzler böğürmeye başlamıştı. Eşkıya, kan çanağına dönen gözlerini ovuşturarak ağıla doğru ilerledi. Kapıyı açtı, eski dostlarının, kimin öküzünü götürdüklerini anlamak için tek tek hayvanlara baktı ve gördü ki kader, onun tövbesinde sabitkadem olmasını istiyordu! Zalimin zanaatı zalimlikti ama onca öküz içinden, nasıl etmişlerse Eşkıya’nın öküzünü seçmişlerdi. Üstünden bir yük kalktı; hafifledi. Bu hafiflik, bir öküz borçlanmak zorunda kalmamasından değil, adının bir kez daha kötüye çıkması ihtimalinden kurtulduğu içindi.
 
Köye indiğinde, “senin öküz nerede” diyenlere; acı acı tebessüm ederek şu cevabı verdi: “Eşkıyanın malını, eşkıyalar yer!”
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir