Ölmeye Meraklı Cümleler

İSMAİL GİRAY
Ölmeye Meraklı Cümleler
 
Sosyal medyada olsun, televizyonda olsun, kitap diye yazılmış bazı satırların arasında olsun; görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz; ölmek istiyor bazı “eli kalem tutar” taifesi! Bitmek, tükenmek; dibine kadar mahvolmak istiyor. Belki gerçekten, belki de sırf “edebiyat olsun” diye acı çekmek için bahaneler arıyor insanlar… Zira bunca karamsar cümlenin; karamsarlığın da ötesinde, bunca umut kavramını kökünden reddeden estetik yoksunu düşüncenin pek de gerçeklikle açıklanabilir bir tarafı yok!
 
Öyle sanıyorum ki bu tür ölmeye meraklı cümleler, ufacık meseleler karşısında (bile, isteye) derin bir teessüre kapılmaktan ve de bunu usulünce ifade edememekten ileri geliyor. Bu ifadesizlik; yazamamak, anlatamamak gibi bir takım edebi yoksunluklardan kaynaklanabileceği gibi; derdini en büyük sanmaktan ya da derdini en büyük diye satmaktan da ileri gelebilmektedir! Şu da aksi iddia edilmesi güç bir gerçektir ki; insanda yaşama emaresi gösteren her türlü duyguyu reddederek, üzüntüsünü sözle veya kalemle dünyalara sığmaz boyutlara taşımak gayretindeki kişi, beyhude bir edebiyat arayışındadır!
 
Şevket Rado’nun Eşref Saat’indeki ifadesiyle; “dünyada ne kadar insan vardır ki ufak üzüntüleri, dişlerini biraz sıkınca pekala katlanabilecekleri sıkıntıları bir felaket olarak karşılarlar. Telaşlanırlar; derin kedere kapılırlar; hayattan soğurlar; derhal ölümü düşlemeye başlarlar.” Daha sonra ise bu ufacık sıkıntılarından “edebiyat” devşirebilmek için can çekişme duygusuna kapılırlar ve bu abartılı duygulanımlarını sanat diye insanlara sunarlar!
 
Burada hemen, Kerime Nadir’in, Son Hıçkırık romanının başındaki o muazzam tespitlerine kulak vermekte yarar var!
 
Kerime Nadir, romancının zihninde: özlemin, bir cehennem ateşine; hayal kırıklığının, heyelana; neşenin de tufana dönüştüğü “adsız ve muazzam bir komprime”den söz eder. Bu “komprime”, benim acımasızca eleştirdiğim, gerçekliği olmayan, abartılı, arabesk sözlerin oluşumunu değil; edebi bir eserin, daha doğrusu bir hissin edebiyata dönüşümünü anlatır. Bir estetik dahilinde, sanat amaçlı benzetişlerle oluşturulan ve en ufak hislerin bile derinlemesine ele alındığı bu evren; şüphesiz, edebiyatın olmazsa olmazıdır!
 
Fakat onulmaz bir karamsarlık salgılayan estetik yoksunu cümlelerle, vaziyetin vahametini artırarak, okuyucu üzerinde bırakacağı tesiri kuvvetlendirmeye çalışan, -yukarıda bahsini ettiğime benzer- diğer türlü ifadelerse, elbette gerçek anlamda birer edebiyat değildir. Kişi, edebiyata dönüştüremediği yaşantılarını olduğundan daha büyük göstermek suretiyle, yazdıklarına bir değer kazandırmaya kalkışırsa, ortaya edebiyat işçiliğinin fersah fersah uzağında, ipe sapa gelmez, salt yaşantının abartılmasından ibaret cümleler çıkar.
 
Elbette ki “edebiyat olsun” diye, umarsızca kahrolmayı öğütleyen böylesi düşler, düşünceler, edebiyatın gerekliliklerine aykırı olduğu gibi; doğanın, tabiatın, inancın kanununa da aykırıdır! Onun içindir ki Şevket Rado, yukarıda alıntıladığımız cümlelerinin sonuna şunu eklemekten geri durmamıştır: “Böyle insanlar bu fani dünyada misafirlik etmeye layık değildirler.”
 
İnsan, yaşamayı öğrenmeli. Acılara göğüs germeyi, mücadele etmeyi, yılmamayı, yıkılmamayı öğrenmeli! Yazar da öğrenmeli ve öğütlemeli! Aksi halde insan, gereksiz bir arabesk ile çekilmez, düzelemez olur da yitip gider hayatın boşluklarında.
 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir