HAYRETTİN TAYLAN
Ali Haydar Haksal’ın Paltosu
Ali Haydar Haksal, öncelikle çok iyi bir hikâyeciydi. Fakat onu yalnızca hikâyeleriyle tanımlamak, onun edebiyat dünyasındaki yerini eksik bırakmak olur. O; şair, hikâyeci, romancı, denemeci, inceleme yazarı, düşünce adamı ve aynı zamanda birçok genç kalemin yetişmesine imkân hazırlayan bir edebiyat emekçisi ve dava adamıydı.
Rasim Özdenören’in, “Eğer Proust Türkçe yazmış olsaydı, Ali Haydar Haksal gibi yazardı.” sözü, onun hikâyeciliğinin derinliğine işaret eden önemli bir değerlendirmedir. Hikâyeleri; teknik, tema, kurmaca, dil açısından kendisini tamamlamış, akademik malzeme bırakmayan hikâyelerdi. Kafkaesk bir atmosfer görünse de o kendi hikâyesinin iklimini kurmuştu. Şairliğini hep saklasa da hikâye dilindeki lirizm, anlam derinliğindeki felsefi lirizm bunu ele veriyordu.
“Kafka’nın dünyası karanlık, seninki aydınlık.” diyen Tomris Uyar gibi içsel aydınlanma, mistizm, Anadolu irfanı, Doğu kültürü, kırsal hayat, İslami duruş ve duruşması eserlerinde bir izlek olarak vardı. Bingöl, Elâzığ, Erzurum, İstanbul onu hamuran şehirlerdi.
Onun hikâyelerinde insanın iç sıkıntıları, yalnızlığı, modern hayat karşısındaki savruluşu, kentleşmenin ruh üzerinde oluşturduğu baskılar ve kimlik bunalımları vardır; fakat bütün bunların ötesinde insanı yeniden kendi hakikatine çağıran bir ışık da vardır. Bu ışık, onun medeniyet tasavvurundan, İslâmî duyarlılığından, Anadolu ve Doğu mistisizminden beslenir. Ömrünce hep aynı duruş ve duruşma çizgisinde devam eden diriliş neferiydi. Bazı yazarlar gibi sürekli kulvar değiştirenlerden değildi. Bazı ustaca anılan yazarlar gibi derinlerin projesi hiç değildi. Yokluğu da varlığı da görmüş, kendi varoluş felsefesinde sağlam bir karakter kurmuş köklü bir ailenin yetimiydi. Bu yüzden Ali Haydar Haksal’ın edebiyatını anlamanın en güzel yollarından biri “palto” metaforudur.
Bir paltodan söz ediyorsak onun yalnızca kumaşından değil, onu diken terzilerden de söz etmek gerekir. Haksal’ın edebiyat paltosunun kumaşında Muallim Naci’nin dili, Mehmet Âkif’in ahlâkı ve direnci ve kurtuluş çizgisi; Necip Fazıl’ın metafizik arayışı ve kuruluş yolu; Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi, Yunus Emre’nin gönül dili, Mevlânâ’nın insan merkezli hikmeti, Fuzûlî’nin aşkı, Hafız’ın irfanı, İkbal’in diriliş çağrısı ve Doğu’nun kadim mistik damarları vardır. Sayamadığımız nice terzilerle beraber Batı, Hint, Rus, Amerikan edebiyatının önemli ustalarının da paltosuna özel ipler sundu. Sağlam bir paltosu vardı. İyi okumalar yaptı. Ömrü, okumak, yazmakla geçti. Bilge, mütevazı, inançlı ve adanmış bir ömürle hep yazdı.
Bu paltoda yalnızca geçmişin büyük isimlerinin iplikleri yoktur. Aynı zamanda bir medeniyet düşüncesinin farklı dönemlerdeki izdüşümleri vardır. Büyük Doğu’dan Sırat-ı Müstakim’e, Ağaç’tan Edebiyat’a, Mavera’dan Yönelişler’e, Kayıtlar’dan Yedi İklim’e uzanan bir edebiyat çizgisinin içinde Haksal kendi terziliğini geliştirmiştir.
O, hazır bir paltoyu üzerine geçirmedi. Kendi paltosunu dikti. Fakat bu paltoyu dikerken ustalarını unutmadı. Onlardan aldığı kumaşı kendi zamanının ölçüleriyle yeniden biçti. Gelenek ile modernlik, metafizik ile bireysel bunalım, şehir ile insan, inanç ile çağdaş hayat arasındaki gerilimleri kendi edebiyatının içinde buluşturdu. Yetmedi, paltosunun benzerini dostlarına diktirdi. Bir sürü paltolu dostları vardı. Bir de tespihi de bir medeniyet teşbihini temsil ediyordu.
Bir Paltodan Geçenler
Ali Haydar Haksal’ın asıl büyüklüğü belki de yalnızca yazdığı eserlerde değil, başkalarının yazmasına imkân hazırlamasında aranmalıdır. Yedi İklim dergisi bunun en önemli göstergesidir. Bir grup arkadaşıyla birlikte kurduğu Yedi İklim, yıllar içinde yalnızca bir edebiyat dergisi olmadı. Bir okul, bir buluşma yeri, bir edebiyat sofrası hâline geldi. Genç şairlerin, hikâyecilerin, romancıların, denemecilerin, eleştirmenlerin ilk metinlerini taşıyabilecekleri bir kapı oldu. Yüzlerce kalemin filizlendiği bir yer oldu. Kimse eşikte kalmadı, herkes gönül rahatlığıyla mümtaz kardeşlerinin katkısıyla içeri girip bir daha çıkamadılar. Çünkü gönül ekmeğini yedi herkes.
Haksal, o kapıyı uzun yıllar açık tuttu.
Masasını açtı.
Çayını paylaştı.
Ekmeğini paylaştı.
Ve samimiyetini açtı. Açık bir deniz gibi. Yunus gibi. En önemlisi de zamanını ve tecrübesini paylaştı. Daha da önemlisi Yedi İklim dergisinin merkezini kıymetli kardeşleri Ahmet Haksal ve Müstakim Haksal ile gönül ocağına çevirdi. Orada edebiyat, dostluk, kardeşlik, yardımseverlik, misafirlik, dava hep pişti. Bu camiada tartışmasız herkes o ocakta bir şekilde bulundu.
Yedi İklim dergisinin çayını, ekmeğini yemeyen bu camiadan sayılmaz. Bu camiadaki herkes o ocağın nimetinden, himmetinden, sevgisinden feyzlendi. Yedi İklim’in masasından, çayından ve sohbetinden geçmeyen kaç şair ve yazar vardır, bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var. Haksal’ın edebiyat anlayışında genç bir kaleme yer açmak, yalnızca bir metni dergide yayımlamak değildi. Bir insanın edebiyata tutunmasına yardımcı olmaktı.
Bu nedenle onun paltosunun altında yalnızca kendisi yoktu. Yüzlerce, belki binlerce genç kalem vardı. Kimisi romancı oldu, kimisi hikâyeci. Kimisi eleştiri yazdı, kimisi deneme. Kimisi şiirin peşinden gitti. Kimisi edebiyatın başka alanlarında kendi yolunu buldu. Haksal, onların hepsine aynı mesafeden bakmadı belki; fakat hepsine bir imkân alanı açtı. İşte gerçek edebiyat terbiyesi biraz da budur. Bir insanın kendisini göstermek için başkasının önüne geçmesi değil, başkasının görünmesi için kendisini biraz geriye çekebilmesidir.
Bir de Yedi İklim’de yetişen vefasızlar var. Onlara kırgınlığı bitmedi. Haksal’ın sevgisi de kırılganlığı da eşitti.
Ali Haydar Haksal’ın edebiyat paltosunu diken ustalar kadar, onunla aynı kumaşın farklı parçalarını taşıyan yol arkadaşları da vardı. Akif İnan, Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, Osman Bayraktar, Hasan Aycın, Bedri Mermutlu, Ebubekir Eroğlu ve daha nice isim, onun edebiyat dünyasının oluştuğu geniş kültür ikliminin önemli şahsiyetleriydi. Bu isimlerin her biri farklı bir ses, farklı bir estetik ve farklı bir düşünce biçimi taşıyordu. Fakat onları birbirine bağlayan ortak bir damar vardı: medeniyet bilinci. Haksal da bu damardan yürüdü. Onun edebiyatında “Müslüman kimliği” yalnızca bir aidiyet ifadesi değildir. Aynı zamanda bir sorumluluk, bir direnme biçimi, bir düşünme biçimi ve bir dünyayı okuma biçimidir.
Modernleşen şehirde insanın yalnızlaşması, geleneksel bağların çözülmesi, gençlerin anlam arayışı, inançla hayat arasındaki mesafe, iç bunalımlar ve ruhsal kırılmalar onun eserlerinde sürekli karşılık bulan meselelerdir. Fakat o, bütün bu meseleleri kuru bir ideolojik söyleme dönüştürmez. Hikâyenin, şiirin ve edebî dilin imkânlarından yararlanarak insanın iç dünyasına taşır. Son zamanlarda iyi Batı okumaları yaptı. Rus edebiyatının ustalarını yeniden okuyup kendi gözlemleriyle yazdı. Bu yüzden onun metinlerinde düşünce ile sanat yan yana yürür.
Haksal’ın edebiyatında da zaten görünenin ardındaki görünmeyene doğru sürekli bir yolculuk vardır. İnsan yalnızca yaşadığı şehirden, evden, sokaktan, zamandan ibaret değildir. İçinde başka bir şehir, başka bir zaman ve başka bir âlem taşır. Belki bu yüzden onun hikâyelerinde dış dünya ile iç dünya sürekli birbirine açılır. Rüya, onun edebiyatında karanlığın değil, hakikate açılan kapının adıdır.
Evdeki Yabancı, Sesim Bana Yetmiyor, Gelişi/Güzel, Sarıldığım Soğuk Bir Ceset, Sokağın Adı Issız, Ay Işığında Vav’ın Odası, Zamanların Öyküsü, Yalnızlık Sarkacı, Kuşkonmazda Konuşan Adam, İçim Su Berraklığında, Kapıda Bir Çift Ayakkabı, Yitik Yaşamın Güncesi, Renklerin Dansı, Akif Duruşlu Asım, Sezai Karakoç- Eleğimsağmalarda Gökanıtı, Necip Fazıl Kısakürek- Büyük Doğu Irmağı, İki Ateş Arasında Aşk, Rasim Özdenören- Ruh Denizinden Öyküler ve daha nice eser… Bir bereket yağıyordu kalemine.
Ali Haydar Haksal, 1951 yılında Bingöl’de doğdu. Erzurum’da Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Burada Orhan Okay’ın öğrencisi oldu. Daha sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Düşüncesi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı ve “Kur’an-ı Kerim’de Güzel Kavramı” üzerine çalıştı. Edebiyat yolculuğunun ilk dönemlerinden itibaren çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı. Mavera, Yönelişler, İslâm, Kayıtlar, Yedi İklim, Hece, Yansıma, Yeni Devir ve Millî Gazete bunlardan bazılarıydı.
Sesim Bana Yetmiyor adlı öykü kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1987 Hikâye Ödülü’nü aldı. Yitik Yaşamın Güncesi adlı romanıyla Tuzla Belediyesi Roman Yarışması’nda ikincilik ödülüne değer görüldü. Genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yedi İklim dergisi de ESKADER’in 2010 Dergi Ödülü’nü aldı. Fakat onun hayatındaki asıl ödül, belki de bütün bunların dışında aranmalıdır. Bir yazarın kitaplarının yanında yetiştirdiği, desteklediği ve yol açtığı insanlarda…
Paltodan Miras Kalan
Ali Haydar Haksal’ın paltosuna yeniden dönelim. Bir palto insanı soğuktan korur. Fakat bazı paltolar yalnızca bedeni değil, bir geleneği, edebiyatı ve davayı korur. İçinde Büyük Doğu’nun, Diriliş’in, Mavera’nın, Yönelişler’in, Kayıtlar’ın ve Yedi İklim’in kumaşı vardı. Bu paltoda Yunus’un gönül sıcaklığı, Mevlânâ’nın hikmeti, Âkif’in ahlâkı, Necip Fazıl’ın metafiziği, Sezai Karakoç’un diriliş fikri, İkbal’in ufku ve Anadolu insanının kadim hafızası vardı.
Ama en önemlisi, bu palto başkalarına da giydiriliyordu. Haksal’ın büyüklüğü burada başlıyordu. Kendi paltosunu diken bir yazar olmak başka şeydir; başkalarının da üşümemesi için paltosunun altına onları almak başka… Kültürel iktidarın, şöhretin, başkalarının adamı olmayı hiçbir zaman seçmedi. Doğu kökenliliği benim gibi yıllarca önünde set oldu, ama aşmasını bildi. Bingöllü değil, Afyonlu olsaydı heykelini dikerlerdi. Aslen Ağrılı olup babasının görevinden Sivas’ta doğan ünlü bir yazarımızın kendisini Sivaslı olarak tanıtması gibi sosyolojik dehlizlere girmedi. Irkını, memleketini, çevresini inkâr etmedi. İslami duruşu, bir camianın içinde kalışı, duruşma çizgisi hep netti.
O, yıllarca bunu yaptı.
Kapısını açtı.
Masasını açtı.
Çayını koydu.
Ekmeğini böldü.
Gençlerin yazılarını okudu.
Onlara yol gösterdi.
Kimi zaman bir cümleyle cesaret verdi, kimi zaman bir dergi sayfasıyla önlerini açtı. Yedi İklim bu bakımdan yalnızca bir dergi değil, bir edebiyat sığınağı oldu. Ve bugün geriye dönüp baktığımızda Ali Haydar Haksal’ın edebiyatını yalnızca kendi kitaplarının toplamı olarak görmemek gerekir. Onun asıl eserlerinden biri de, paltosunun altında yetişen insanlardır. Çünkü bazı yazarlar kitap yazar. Bazı yazarlar ise kitapların yanında insan yetiştirir.
Ali Haydar Haksal ikinci türden bir yazardı.
Şimdi o palto, sahibinin omuzlarında değil.
Fakat kumaşı hâlâ sıcak.
Dikişleri hâlâ sağlam.
Cebinde hâlâ şiirler, hikâyeler, denemeler ve yarım kalmış cümleler var. Ve o paltonun altında yıllarca ısınan genç kalemler, şimdi kendi paltolarını dikmeye çalışıyor. Belki de bir ustanın gerçek devamlılığı budur:
Kendisinin devam etmesi değil, açtığı yoldan başkalarının yürümeye devam etmesi.
Ali Haydar Haksal’ın paltosu işte böyle bir paltoydu.
Bir edebiyat paltosu.
Bir medeniyet paltosu.
Bir gönül paltosu.
Bir dava paltosu…
Şimdi o palto, sahibinden geriye kalan bir hatıra olmaktan çıkıp onun yetiştirdiği kalemlerin omuzlarında yaşamaya devam ediyor.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
