blank

Sabah Uyanışını Kaçıran Bir Adamın Öyküsü

blank

CANER KUT
Sabah Uyanışını Kaçıran Bir Adamın Öyküsü |ÖYKÜ|
 
“Şu askerî birlik dedikleri birleştirilmemiş, parça parça cesetler topluluğudur” derdim inanmazlardı… Bu insanların bir kısmı burada değil sanki, hareketlerindeki düzensizlik, kollarını rastgele sallayışları içi boş birer kuklayı andırırdı. Ayakları yere hiç basmıyor gibiydi. Yürüyüşler hep mi düzensiz olur! Çoğu sıcaktan bayılır kalır, sonra bir şekilde devam ederlerdi. Eline koluna sahip olamayan adama üstelik bir de mühimmat teslim edilebilir miydi? Askerlik ne günlere kalmıştı.
 
Sabahtan beridir, haberler kışlanın mühimmat bölümündeki müthiş patlamanın ayrıntılarını veriyordu: Bir kuş sürüsünün geçişi ardından, meydana gelen patlamada pek çok asker yanarak can vermişti. Et kokuları uzaktan duyulabiliyordu. Herkes bu esrarlı olayı çözmenin peşindeydi. Aileler evlatlarından gelecek haberleri öğrenmek için kışlanın girişinde toplanmışlardı. Parti liderleri açıklama istiyor, hükûmet ve askerî yetkililer sabır ve itidal çağrısı yapıyordu.
 
Annem kahvaltıda gayet sakin şekilde bu haberi anlattı, seni de ölenlerin arasında saydılar, diye de ekledi. Baban normalde dikkatsizdir ancak senin adını yayımlanan listede hemen fark etti. E bir de rütbeli olduğun için ismin başlarda ya!..
 
Evet dedim, işte size saatlerdir açıklamaya çalışıyorum, ben de oradaydım diye. Evet, gerçekten haklıymışsın oğlum benim…
 
Size, içimde sönmeyen bir yanık kokusu var, diye söylüyorum. Acı kahve mi desem, ya da kavrulmuş çekirdek mi desem… İçim bir tuhaf hâlde… Orada yaşananları anlatıp duruyorum ya işte, ben de ordaydım diyorum…
 
Annem gülerek, haklıymışsın oğluuuum! şeklinde bir nida ile tekrar mutfağa gitti. Kahvaltı masasında babamın sesi hiç çıkmazdı zaten, yemekten başka bir derdi olmazdı, bitince siyah gözlüklerini takar, kitaplarına gömülürdü. Televizyonda ismimi fark etmesi tek başına bir olaydı zaten, bu bile beni sevindirmişti… Ama o kadardı işte, bir ölüm.. benim ölümüm, evlatlarının ölümü onlar için bu kadar bir şeydi. Artık alıştığım için üzerinde fazla durmayacaktım…
 
Yalnız şunun akıllarına gelmemesini de doğrusu pek anlayamıyordum: Evet, ben kışladaki patlamadaydım, ismim ölenlerin arasında sayıldı, ben de ruhumda bir yanma kokusunu hissediyordum. Ancak burada nasıl olabiliyordum aynı anda… Benim orada olmam gerekmiyor muydu? Ruhumun artık farklı bir yerde olması gerekmiyor muydu? Öldüğüm için farklı bir durumum olması gerekmez miydi? Ailemin de bunun farkında olmaması, üzülmemesi -tamam bana karşı hep umarsız olmuşlardır ama en azından benim burada olmamdan irkilmeleri de gerekmez miydi? Bu kadar anormallik korkutmalı değil miydi?
 
Patlamayı en ince ayrıntısıyla anlatıyor olmam, sonra her dediklerimin aynen çıkıyor olması… Benim ölenler arasında bulunduğumun kesinleşmesi, en azından cesedin alınması için bir teşebbüste bulunmaları gerekmez mi? Hâlbuki evde herkes işinde gücünde gayet normal bir şekilde davranıyor… Ben ise aralarında dolaşıyorum.
 
Evet, ben parçalanmış ve birleştirilmemiş adamlar arasındaydım, ancak benim dışımdakiler ölerek de olsa yerlerini bulmuşa benziyorlardı. En azından ailelerinin gözyaşları, feryatları, isyanları televizyonlarda yayınlanıyordu. Ben de aynı şeyleri anlatıyordum halbuki; bizimkiler yalnızca dinliyorlardı ve işlerine devam ediyorlardı.
 
Her birinin patlamada yaşadıklarını, acı yanık kokusunu ben de tatmıştım. Ben de kavrulmuştum. Bunu anlatıyordum da… Ancak ben orada yanıyordum, burada anlatıyordum. Kendimi buraya ait hissedemiyorsam da orada da değildim tam olarak.. ancak oranın da buranın da tüm ayrıntılarına sahiptim.
 
İnsan kalbinin özellikle o kavrulurken çıkardığı sesi, daha önce duyumsadıklarımdan tamamen farklı olan kokusunu, yanmanın ruhumda bıraktığı tesirleri tek tek anlatıyordum.. İnanmamış olsalar bile, televizyon haberleri de aynısını anlatıyorlardı. Patlamanın ilk başladığı yeri, sonra yangının nerelere sıçradığı, nasıl küçük küçük patlamaların olduğu, mühimmatların cinsi, adedi, nasıl ateş aldıkları, hepsini ayrıntılı olarak biliyordum… Ölümümü, en ince ayrıntısına kadar otopsi raporlarından önce de biliyordum. Ancak ortadaki tavra farkında olmamak mı desem, umarsızlığın daniskası mı desem bilemiyordum…
 
Gerçi bu birleşememiş insanlar birliğine, askeri okula ilk girişimde de yalnızdım. Herkes aileleriyle vedalaşırken ben kendimle vedalaşmıştım. Hep iki ben vardı derdim, biri gider biri yolcu ederdi, ancak bu bir ironiydi elbette… Sonuçta gerçekten ölen bir ben bir de bunu seyreden bir ben olmuştum… Ailemse (her zamanki gibi) her ikisini umursamadan kendi aralarında istenmeyen bir benle yaşıyorlardı.
 
Kardeşlerimi hiç anmıyorum bile, onlar muhtemelen televizyonda adımı bile fark etmemişlerdi. Annem, babamın adımı görmesini bile onun dikkatine yorduğuna göre…
 
Benimse bu durumda burada ne işim olduğunu anlamam nasıl mümkün olabilecek diye kendimden başka birine sorma imkânım yoktu şu halde… Ailemin durumu ortadayken başka birilerine bu durumu açmak saçmalık olurdu… Bu şekilde insanların arasında nasıl dolaşacaktım… Herhalde kimsenin adımı televizyonda görmemiş veya duymamış olmasını umarak… Ya da şimdiden sonra da fark etmemelerini…
 
İçimdeki kavrulmuş bedenimin beni bırakıp gitmesi ama tam olarak gidememesi karşısında ise kimliğimi nasıl tanımlayacaktım…
 
Beyin ölümü denen süreci daha önceden dinlemiştim.. Bilincin henüz kaybolmadan bir tünel içinde uzaktan bir ışığın gelmesi, ışığı takip edince, tünelden hızla düşmesi, sonra büyük bir boşluğun ardından mezar taşı gibi isminin yazıldığı bir deliğe atılması… Etrafında sayısız delikler içine atılan sayısız insanları görmesi… Çığlıklar atması…
 
Sonra bir hikâye okumuştum yakın zaman önce, şöyleydi:
 
“Taze toprak kokuları, soğuk hava, bembeyaz cesetler arasından dar bir beton yol üzerinden ilerliyor. Bir el arabasına koyuluyor, birisi var, umarsızca taşıyor. Şairin evine götürülüyor. Şair, kendine ödül olarak alınan küçük evini tanıtıyor; denizi bir sokak geriden görebiliyorsun, küçük ama çok katlı. Yeni bir şiir yazıyorum diyor, senin isminle başlıyor… Soluk soluğa geri dönüyor. Uzaktan buğulu bir görüntü yaklaştıkça netleşmeye başlıyor. İki kişi galiba.. yok, yok!.. tam olarak iki kişi değil.. bitişik gibiler.. gözleri buğulu ve ayrık olduğunda ve uzaktaysa iki kişi oluyor.. yaklaştıkça daha çok birleşiyor gibiler.. parmağıyla dokunduğunda tek kişi olabiliyor.. karar veremiyor. Sonunda karşılaşıyorlar.. bir çığlık, ardından utanma.. bu benim!.. Karşıya geçen ve hâlâ içimde olan hangisi karar veremiyor.” (Kendiyle Karşılaşma)
 
Bilemiyorum.
 
Bende ise, boğulma gibi önce yanma, içimin kavrulması.. kokusunun bahsettiğim gibi yayılması, içi yanmış bir kütük gibi, sonra da bayılma gibi.. kontrol kaybı, vücudumdan ayrılır gibi olmam ancak hâlâ içinde kalıyor olmamla birlikte bütün bu yaşananları evde anlatıyor olmam…
 
Kendimi unutulmuş ya da umursanmaz hissetmekle.. acaba gerçekten şehit mi oldum ben! diye ünlemelerim arasında bir umut arıyordum… Şehitlerin öldüklerini bilmemeleri böyle bir şey miydi acaba? Hz. Hamza’nın hâlâ kendini cihat ediyor zannetmesi ve zorda kalan mü’minlere yardıma gelmesi gibi bir şey mi yaşıyordum?
 
Ancak doğrusu bu yaşadıklarım, içimde yüksek duyguları harekete geçiren bir süreçte olmamıştı… Beni karşılayan melekler, nurdan döşekler de… Namazlarımı çokça aksatıyordum. Hatta bu olay tam sabah namazı vaktinin geçtiği, güneşin henüz doğduğu bir dakikada olmuştu, kuşlar geçiyordu evin üzerinden, ben yine turşu gibi yatıyordum…
 
Yoksa gece yarısı seyrettiğim filmlerin bilincimi ele geçirmesi miydi yaşadığım… Açlıktan ölen insanların hikâyeleri anlatılıyordu birinde, birer birer intihar ediyorlardı. Cinayet işliyorlar, sonra af dileyip tekrar yenilerini işliyorlardı. Ama hiçbirinde patlama ve yanma yoktu. Böyle filmler beni etkilemezdi aslında, korku bünyemde barınamazdı.
 
Seyrettiğim başka filmde de şöyle bir soru soruyordu adam: Yaşayan birinin hayaleti görülebilir mi, doktor, tabii, olabilir demişti. Bu söz mü takılmıştı acaba zihnime…
 
Uykunun ölümle karışması ve yaşadıklarımın bir rüya olması mümkün olabilir miydi? Tıpkı yukarıda aktardığım öyküdeki aynı şairin başka yerde söylediği bir şiirdeki gibi… Şöyleydi:
… 
Yok yok o hiç olmazdı, bahse bile girmeyeyim…
 
Ancak her şey karşımdaydı, canlıydı, vardı; annemin sesindeki hafif hırıltı benzeri gıcıklık, babamın burun çekişleri gerçeğin ta kendisiydi… Yaşlı bir aktörün dediği gibi, benim olduğum bütün sahneler gerçekti, diğerlerini bilemem. Haberlerin biri bitip diğeri başlıyordu, aynı listeyi okuyorlar ve hiçbir düzeltme yapılmıyordu. Kesin liste diyerek başlarda beni de okuyorlardı. Rütbemle birlikte, adım, soyadım, memleketim, yaşım, görev alanım, her şey resmimin altında tam olarak ayrıntısıyla veriliyordu… Diğer ölenlerin ailelerinin feryatları, acıklı haykırışları, hesap soran sözleri başlıklar hâlinde veriliyor, benim daha önce verdiğim ayrıntılar da yavaş yavaş ortaya çıkıyor, aynen aktarılıyordu… Yaşadıklarımda gerçek dışı bir şey yoktu… Anlaşılamayacak olan benim kendimle ilgili olan şeydi, bu da şu an için sadece benim için anlaşılmaz görünüyordu.
 
Kayıp ruhlaaaaar!, diyerek gizemli bir sesle kendi kendime fısıldadım… Ruhumu kaybettim mi acaba yoksa neyi karıştırdım ben diye alaycı bir şekilde sordum kendime…
 
Sokağa çıkmayı da istemiyordum… Ya biri görüp benim hortladığımı falan zannederse, çığlık attığında bütün insanlar bana bakıp kaçışırlarsa… Ya da beni tanımazlarsa ve konuşacak kimse bulamazsam… Belki de, sesimi duyuramazsam?.. Ağzımı oynatmaktan ibaretse aslında benim söylediklerim… Beynimin oyunuysa duyduklarım… Annem ve babam belleğimde son kalan kırıntılarsa sadece…
 
Ölmeden önce ölmek miydi acaba benim yaşadığım… Bir çilehaneye girip günlerce, aylarca süren bir riyazetin sonunda olacak bir işti bu… Aslına bakılırsa aylardır yemekten kıstığım doğruydu, ama maneviyatıma henüz bir etkisi görünmüyordu..
 
Nefsim bana küstü mü yoksa, ruhum yükseklere çıktı ve nefsime hükmetmeye mi başlamıştı… Ancak, dediğim gibi, sabah namazlarına bile uyanamıyordum, zayıflayan nefis günde on iki saat uyumazdı herhalde…
 
Herkesten önce yatıp sonra kalkmak… Kışlada olduğumda içtimalara bile geç kalıyordum. Allah’tan.. dışarıda görevde sayıldığımdan çoğu kez, yırtıyordum… Birleştirilememiş adamlar arasında bu kadar hata normal karşılanıyordu elbette.. ben de üzerime düşen küçük işleri hep tamam yapıyordum, böylece üstünlük kazanabiliyordum bir anlamda. Bu kadar da bir farkım vardı, üstlerimi etkileyen bu tarafımdı, söylüyorlardı açıkça, bunun için çoğu idare ediyoruz seni diye…
 
“Günah istiğfarla imha edilmezse kalbi ısırır.” diye bir söz okumuştum.
 
Sabah namazı, büyük bir içtimadır. Geç kalırsan ya da hiç katılmazsan?
 
Daha kötüsü, hep şunu düşünmüşümdür: Haşir sabahına uyanamasak diye.. Kaçırsak… Nasıl işler sonrası?
 
Elbette böylesi mümkün değil, ancak, sabah namazı da bir haşir toplanması değil miydi?
 
Dünya hayatı devam ediyor ve içinde her sabah yeniden bir haşirle uyanıyoruz. Uyuyakalıp içtimaı kaçıranların durumu gerçekte ne oluyor… Maddi olarak devam ediyoruz belki, peki manevi hayatımız nasıl devam ediyor? Ölüyoruz galiba doğarken… Yoksa ‘doğmamışlık sendromu’ denilen bu mu oluyordu? Ya da iki ayrı insan mı devam ediyordu hayata!
 
Kahvaltı sofrasına tekrar oturuyordum, hayır hayır! kalkıyordum.
 
Zulmeden amelini iyiliğe çevirirse bilsin ki, Gafurum, Rahimim… diyor, Allah(c.c.)…
 
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yağmur yağdığında gömleğinin düğmelerini açar, mübarek göğüslerine yağmurun inmesine müsaade edermiş.
 
Göğsümde sabahın serinliğini hissetmek yeniden doğduğunu insana en çok hissettiren şeydir benim için de…
 
Sabah namazının abdest sevinci böyle bir şeydir abid için de…
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir