Nasıl Bir Eğitim

MAHMUT HASGÜL
Nasıl Bir Eğitim
 
Tüm Sorunların ve Çözümlerin Kaynağı: Eğitim
 
İlk mescit yapıldığında ilk iş olarak mescide bitişik Eshabı Suffe adıyla bir eğitim kurumu inşa ediliyor.

Mekke’nin Fethi’nden hemen sonra Hz Muhammed: “Asıl savaşımız şimdi başlıyor. Bu savaş, cehaletle savaştır.” diyor.
 
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra ilk iş olarak Sahnı Seman Medresesini  (üniversite) açıyor.
 
Büyük Taarruz’dan sonra Mustafa Kemal: “Asıl savaş yeni başlıyor, bu savaş cehaletle savaştır.” diyor.
 
Yine Mustafa Kemal: “Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.” diyor.
 
Eğitim; insanı “İnsan-i Kâmil” mertebesine çıkarma çabasıdır. Bütün felsefelerin, dinlerin, ideolojilerin hedefi de budur.
 
Ülkemizin eğitime yaklaşımı iyi niyetli fakat çoğunlukla hatalarla doludur. Bu hataların tespiti ve giderilmesi noktasında sahada çalışan eğitimcilerin muhakkak inisiyatifi ele alması, onlara fırsatlar verilmesi icap etmektedir.
 
Türkiye’de eğitimden ne beklendiği öncelikli sorulardan biridir. Batılı mantıkla eğitim, Tanzimat’tan beridir doğru cümlelerle tarif ve tasnif edilir. Birincisi kendi kültürümüzden beslenen, kültürel değerlerimizden taviz vermeden ilerleyen bir kişilik ve ahlak (etik) eğitimi; ikincisi Batı fen ve teknolojisi ile donatılmış nesiller yetiştirerek dünya koşullarıyla baş edebilen bir teknik seviye yakalamak. Her ikisi de taviz verilmemesi gereken ilkelerdir. Sadece şu an Batı, bilim ve teknolojinin tek odağı olmaktan çıkmıştır. Günümüz dünyasında Japonya, Çin, Malezya, Hindistan, Rusya, Güney Kore gibi bilim ve teknoloji üreten ülkeler de takip edilmesi gerekenler arasına girmiştir.
 
Eğitimde etik değerlerin kazandırılması hususunda merhum Nurettin Topçu hocanın altını çizdiği meselelere mutlak surette riayet etmek durumundayız. Ahlak ve kültür nakli olmadan verilecek eğitim işe yaramadığı gibi belki felaketlere kapı aralayacaktır. Bunun için verilmesi gereken temel ilkeler şunlar olmalıdır:
 

Akli Şuur
 
Sağlıklı düşünme sistemine sahip olmayan nesillerin herhangi bir alanda ilerleme kaydetmeleri mümkün değildir. Bunun için diyalektik dediğimiz düşünce sisteminin doğru kavratılması, uygulamalarla pekiştirilmesi gerekmektedir. Bunu sadece felsefe ve mantık dersleriyle sınırlandırmamak gerekir. Hatta nesillerin inşası için sosyal ve sanal hayatın da devlet eliyle sistemli hale getirilmesi gerekmektedir. Mantıksız ve absürt görüntülerin tekrarlarıyla nesiller hakikatlerden ve sağlıklı düşünme tekniklerinden uzaklaştırılmaktadır.
 
Milli Şuur
 
Dünyadaki bütün devletlerin öncelikli kalkınma ve iyileşme hedefi kendi ulusu, kendi devleti ve vatanıdır. Daha büyük (cihanşümul) hedeflere yürümenin kaçınılmaz gerekliliği kendi ülkesinde yeterli kalkınmayı gerçekleştirmiş olmaktır. Bu bakımdan milli şuur –hangi ideolojik, dini ya da felsefi görüşte olursa olsun- bir devlet içindeki ulusun ortak kimliği, ortak hayali, ortak hedefi olmalıdır.
 
Tarih Şuuru
 
Milli ve evrensel tarihî gerçeklerin doğru ve metodolojik olarak öğretilmesi hem kendiyle barışık ve yüzleşebilen hem de sağlıklı düşünebilme yetisine sahip, milli kimliği oturmuş bireylerin yetişmesi için gereklidir. Bunun için tarih bilimiyle uğraşan, bu bilimi aktaran bireylerin tarihî hakikatlere son derece sadık olma mecburiyeti vardır. Bireyler tarihi olaylardan kendi kendine olgu ve görüş çıkartacak seviyeye getirilmelidir. Görüş aşılamak, yeni nesilleri hazırcılığa alıştırmaktır. Hazırcı nesillerin üretim yapma ihtimali yoktur.
 
İmani Şuur
 
İman, bireyin ve toplumun en temel enerji kaynağıdır. O enerjiden mahrum olarak yetişecek nesillerin uzun soluklu üretim yapmaları neredeyse imkânsızdır. İman, aynı zamanda toplumsal barışın ve dünya sorunlarıyla baş etmenin temel dayanaklarını oluşturur. 
 
İlmi Şuur
 
Milli kalkınmanın ve evrensel huzurun tesisinde bilim ve teknolojinin etkisi göz ardı edilemez. Üretim odaklı düşünen, akılcı, cesur ve gayretli nesiller milleti ve insanlığı daha müreffeh çağlara taşıyabilecek yegâne kuvvettir. Bu bilinç ve azimle nesillerin yetiştirilmesi hem milli hem dini hem de insani bir vazifedir.
 
İnsani Şuur
 
İnsanı ve evreni bir bütün olarak değerlendirebilen, herhangi bir varlığı ötekileştirmeden benimseyebilen, hoşgörülü, farklılıklardan kuvvet doğacağı bilincine sahip, iyi bir insan olmanın şeref ve haysiyetiyle değerli olunabileceğini bilen nesiller yetiştirmek.
 
Bütün bu donanımlara sahip “şuurlu” nesilleri var edebilmek için yönetilebilir ve iyileştirilebilir en etkili organ şüphesiz eğitimdir. Türk Milli Eğitimi en yaygın müşterekleri belirleyerek bilimsel ve dürüst bir yol haritası oluşturmak zorundadır. Bunun çok çeşitli pratik adımları olmalıdır. Matematik öğretiminde, dil öğretiminde, teknoloji ve bilim üretiminde daha sistemli ve kurumsal yapılara kavuşma zorunluğu vardır.
 
Pratik olarak neler yapılabilir?
 
Eğitimin en etkili elemanı, adeta kahramanı öğretmendir. Öğretmenin daha titiz yöntemlerle seçilmesi gerekmektedir. Günlük siyasi çalkantılara göre değil, liyakat esasına göre ve mutlaka psikolojik testlerden geçirdikten sonra öğretmen seçimi yapılmalıdır. KPSS gibi sınavlar adaletli seçim için gereklidir ancak yeterli değildir. Yüksek puan alabilen bir kişinin öğretmenlik yapabilmesi tek başına yeterli bir sebep değildir. Öğretmenlik yapacak bireylerin seçimi tam bağımsız uzman kuruluşlara bırakmalıdır. Şefkat ve merhamet hisleri, idealizm bilinci, iletişim becerileri, teknik bilgiler ayrı ayrı kurullarca değerlendirilmelidir. Yeterli kapasiteye sahip adaylar öğretmen olarak atanmalı, öğretmenlerin yaşam koşulları iyileştirilmeli, denetim mekanizmaları ve hizmet içi eğitim faaliyetleri titizlikle takip edilmelidir. Örneğin hizmet içi eğitim kursları göstermelik icraatlar arasındadır. 40-50 kişilik grupları bir yere doldurarak, onları sürece katmadan verilen bütün hizmet içi eğitim kurslarının sonucu fiyaskodur. Bunun önüne geçmek için daha küçük gruplarla, daha etkin şekilde kurslar düzenlenmesi, geziler yapılması, uygulamalara girişilmesi çok daha etkili olacaktır. 
 
Okul idarecileri yine liyakat esasına göre seçilmeli, vizyoner idareciler tercih edilmelidir. Günümüzde idareciler yalnızca devletin imkânlarını değil, sosyal ve kişisel imkânlarını da devreye sokarak verimli sonuçlara, yatırımlara vesile olmaktadır. Onun için idareci seçiminde en az öğretmen seçiminde olduğu kadar dikkatli davranmak gerekmektedir.
 
Okulların sınıflandırılması bilimsel gerekliliklere, toplumsal ihtiyaçlara göre yapılmalıdır. Devlet İstatistik Enstitüsü, DPT verilerine göre öğrenci istihdamı kurgulanmalıdır. Öğrencilerin tasnifinde yine bilimsel verilere, kişisel yeteneklere, ülkenin ihtiyaçlarına göre bir planlama yapılmalıdır. Bunların örneklerini Almanya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde görmekteyiz.
 
Teorik ve Pratik Eğitim Sorunu 
 
Türk eğitim sisteminin çürümesine sebep olan başat sorun teorik eğitim saplantısıdır. Sözde daha fazla bilgiyi daha kısa zamanda yükleme hedefiyle zorlanan teorik eğitim, kalıcı olmayan ve aldatıcı sonuçlarla günü kurtarmakta; PISA, Üniversite sınavları, KPSS gibi değerlendirme aşamalarında büyük düş kırıklıklarına sebep olmaktadır. Geçici bin bilgi vermek yerine kalıcı ve etkili bir bilgi vermek nesilleri şimdi olduğundan daha iyi noktalara getirecektir.
 
Çoktan seçmeli sınav tekniği ile dört- beş seçeneğe hapsedilmiş kalıpçı beyinler üretici ve çoğaltıcı zekâlarını geliştirememektedirler. Ülke gerçekleri göz önüne alındığın üniversite sınavları adaletin sağlanması için gereklidir. Ancak özellikle yüksek puanlı yerlere yerleşebilmek için öğrencilerin anlamsız ve tahrip edici bir süreçten geçtikleri, üretme kabiliyetlerini kaybettikleri unutulmamalıdır. Fen liselerinde sağlıklı bir anket yapıldığında görülecektir ki öğrencilerimizin yüzde sekseni antidepresan ilaçlar kullanmaktadır.
Bunun temel sebebi, zaten zekâsını ortaokuldan sonra ispatlamış pırıl pırıl zihinlerin beş seçenekle, gereksiz ve geçici ezber bilgileriyle en az iki yıl hayattan koparılmalarıdır. Özellikle fen liseleri için özel tedbirler alınmalıdır. Fen liselerine gelecek öğrenciler,  liselere giriş sınavının ardından zekâ, ilgi ve kişilik testlerinden de geçirilmeli daha sonra da bu öğrenciler lise ikinci sınıftan sonra gerekli alanlara yönlendirilmelidir. 11. Sınıftan itibaren mesleğine karar veren öğrenciye mesleğinde gerekli alt bilgiler verilmeli, mesleki çalışmalar derhal başlamalıdır.  Bunun için fen liseleri en az endüstri meslek liseleri kadar geniş ve zengin atölyelere sahip olmalıdır. Fen lisesi öğrencileri okullarından alacakları yeterlilik ve alan belgesiyle istedikleri üniversitelere girebilmeli, bu çocuklar tekrardan bir üniversite sınavı kaosuna sokulmamalıdır.
 
Diğer liselerimizde de durum benzerdir ancak en azından fen liselerindeki kendini zaten ispatlamış çocuklarımızın kurtarılması ve ülkeye katkı sunması sağlanacaktır.
 
Okullarımıza son teknoloji ile donatılmış mükemmel laboratuvarlar yapılmaktadır. Ancak sağlıklı bir anket çalışması yapılırsa görülecektir öğrencilerimiz lise hayatı boyunca ancak üç  beş defa deney yapabilmektedir. Aceleci ve her şeyi öğretme telaşındaki müfredatlarımız zaman ve hazırlık isteyen deneysel öğrenmeye asla izin vermemektedir.
 
Matematik öğretiminde de benzer sıkıntılar vardır. Her şeyi öğretme telaşıyla hiçbir şeyi öğretemeden öğrencilerimizi mezun etmekteyiz. Onun için konu konu yeterlilik uygulamalarına geçmemiz gerekmektedir.  Matematik öğrenememenin en büyük sebebi tam bir konuyu öğrenecekken yeni konunun başlamasıdır. Üst üste binen konuların altında çaresizliğe teslim olan öğrenci matematiğin tamamından kopmaktadır. Aynı sınıftan bir öğrenci üç konuyu bir ayda öğrenirken diğer bir öğrenci bir konuyu üç ayda ancak pekiştirebilmektedir. Bırakınız, bir öğrenci 40 konunun tamamını öğrenmeye çalışarak 5 net yapmak yerine, 20 konuyu derinlemesine öğrenerek 20 net yapsın.
 
“Hiçbir bebek bir dili gramerden öğrenmez”  gerçeğinden hareketle dil öğretimindeki bakış açımızı tamamen değiştirme zorunluluğumuz vardır. Türkçeden başlayacak olursak, Osmanlı’nın duraklama ve çöküş dönemlerinde Arapça eğitimi kalıplara ve ezbere dayalı idi. Arapçayı öğrendiğine dair icazet alan, bütün sarf ve nahiv kurallarını ezbere bilen bir talebe bir sayfa mektup yazamıyor, on dakika doğaçlama Arapça hitap edemiyordu. Bu, bilimin çökmesine de sebep oldu ki koca imparatorluktaki çöküş buradan başladı. Cumhuriyetle birlikte birçok şeye sıfırdan başladık ama maalesef dil eğitiminde eski alışkanlıktan kurtulamadık. Dilbilgisi kurallarını öğretmek öncelikli hedeflerimiz haline geldi. Nasıl ki tecvit öğretiminde “ab-ği-hac-ce-ke-ve-havf-agıme-hu” gibi ezber kalıpları kullanılıyordu, dilbilgisinde de “ken-y-alı-e-mada-ince-ip-arakla-dıkça” veya “an-ası-mez-ar-dik-ecek-miş” gibi ezber kalıpları kullanmaya devam ettik.
 
Metin okutmak sıkıcı, yazma çalışması yaptırmak zor, konuşma etkinlikleri düzenlemek zaman kaybı geldi bize. Sonuç olarak öğrencilerimiz geçici belleklerinde kuralları tuttular. Sınavları atlatabilenler şanslı oldu. Ancak hiçbirisi topluluk karşısında kendini on dakika ifade edemedi, iki sayfa yazı yazamadı.
 
Türkçe öğretiminde “uygulama” eğitimin ana hedefi olmalı, dil bilgisi yalnızca gerektiği kadar ve kıvamında verilmelidir. Türkçe eğitiminin aynı zamanda kişilik ve psikolojik yeterlilik eğitimi olduğu göz ardı edilmemelidir. Türkçe öğretimindeki uygulamalarla öğrencilerimizin kişiliğinde de ciddi kazanımlar elde ettiğimizi göreceğiz.
 
Yabancı dil eğitiminde de benzer sorunlarla karşı karşıyayız. Günlük hayatta kullanılabilecek, uygulamayla öğrenilmiş 50 cümle kuramayan nesiller 60-70’lik puanlarla okullarından mezun olmaktalar. Diğer ülkelerdeki pratik eğitimden geçmiş öğrencilerin yabancı ülkelerde rahatlıkla iletişim kurduklarını görmekte, bizden mezun olmuş ve gramer kurallarını ezbere bilen öğrencilerin üç cümle kuramadıklarına şahit olmaktayız.
 
Gelişmiş ve gelişmekte olan istikrarlı ülkelerin eğitimlerinde teorik eğitim, pratik eğitimin ancak üçte biri kadardır. Sahada yetişmiş bilim adamlarıyla, mühendislerle, eğitimcilerle ülkemizin üretimde şahlanması işten bile değildir.
 
Teknoloji
 
Teknoloji tek başına eğitimi gerçekleştirebilecek bir yapı değildir. Ancak eğitime yardımcı olacak bir organdır. Lakin teknolojiyi eğitim süreçlerine dâhil etmek de çağın gerekliliğidir. FATİH projesi, Etkileşimli Tahta, EBA uygulamaları şüphesiz işe yarayacaktır ve yaramaktadır. Ancak donanım olarak mükemmel kurgulanan sistemlerin hayata geçmesi için yazılım olarak bütün alt yapıların hazırlanması gerekmektedir. Bunun için çok ciddi ve uzun soluklu çalışmalara, çalıştaylara, programlamalara ihtiyaç vardır.
Sürecin kendi kendine oturmasını beklemek zaman kaybı olacaktır. Örneğin kimya dersi, birinci ünitesi için bir çalıştay düzenlenmeli, alanında uzman seçilmiş eğitimci ve programcılar her bir ders saati için en az 15 dakikalık bir anlatımlı program geliştirmelidir. Aynı zamanda da 25 dakikalık ders planı detaylı şekilde hazırlanarak öğretmenlerin uygulamasına sunulmalıdır. 15 dakikalık konu anlatımı bütün okullarda ve derslerde mecburi gösterilmelidir. Böylece eğitim kurumları arasındaki fark ortadan kalkmış olacaktır. En ücra köşedeki bir lise ile en merkezi ve gelişmiş noktadaki lise öğrencileri aynı sistemle konunun özünü anlamış olacaktır. Bu da fırsat eşitliğini oluşturacaktır.
        
Süreklilik
 
Türk Milli Eğitim Sistemimin en büyük sıkıntısı belki de sürekliliğin sağlanamamış olmasıdır. Bir projenin uygulanmasında en önemli kriterlerden biri süreç ve sonucu beklemektir. Sonucu beklemeksizin projeyi değiştirmek israf, emeğe saygısızlık, nesilleri harcamaktır. Bir yemek tarifi düşününüz. Gerekli bütün malzemeleri tedarik ettiniz, hazırladınız, ocağa koydunuz. Ancak bu yemeğin pişme süresi iki saat. Birinci saatin sonunda amiriniz geliyor ve yemeğin tadına bakıyor. Malzemeler sert ve lezzetsiz. Hemen kızıyor ve yemeği dökmenizi, yeni bir tarif bulduğunu söylüyor. 60-70 yıldır Milli Eğitim Sistemimizin içinde bulunduğu durum budur. Her tarif tamamlanmadan çöpe gidiyor. Onun için yeni ve muhteşem bir sistemle geldiğinizi iddia etmenizden daha önemlidir mevcut süreci beklemeniz ve iyileştirmeniz. Sürecin sonunda eğer gerçekten düş kırıklığı yaşanırsa o zaman yeni, yerli, milli, modern bir sistemi uygulayabiliriz.

Sonuç
 
Türk gençliği tahmin edilenden daha büyük bir pratik zekâya sahiptir. Doğru yetiştirme ve yönlendirmelerle, önlerine imkânlar sunularak atılacak küçük adımlarla büyük sonuçlar elde edilecektir. Bu bir inançtır ancak bundan da öte bir tecrübe, tarihsel bir gerçektir. Biz yetişkinlerin bütün hatalarına, yanlış uygulamalarına hatta onların ruhunu kurutacak adımlarına rağmen yeni nesiller pırıl pırıl yetişmektedir. Arzu ettiğimiz şey dünyaya lider olacak bir milletin küçük başarılarla teselli bulmaması, atması gereken dev adımları atması; bütün dünyaya umut ışığı olmasıdır.
 
Yapabilir miyiz?
 
Bir öğretmen olarak aklım, deneyimlerim, vicdanım ve imanımla söylüyorum: Kesinlikle yaparız!
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir