blank

Kendini Eskiten Resim III

MEHMET ÇETİN Kendini Eskiten Resim III |ÖYKÜ|

MEHMET ÇETİN
Kendini Eskiten Resim III |ÖYKÜ|
 
– Benim bir arkadaşa uğramam lazım dedim ve kuru bir “Hoşça Kal” ile onu baş başa bırakıp yan yola saptım.
 
Hemen eve gidip üstümü değiştirdim. Bir an önce tablom ile baş başa kalmak istiyordum.
Bir sigara yaktım, telefon zili çaldı. İnanmamıştı bir arkadaşa uğrayacağıma. Eve geleceğim zamanı hesaplamış ve aramıştı.
– Ne var ne yok bakalım.
Sesi neşeli, muzip ve sevgi doluydu. Kendini affettirmek ister gibiydi, biraz önce olanı biteni kafana takma, ayrıldığımızdan beri aklından neler geçirdin söyle bakalım der gibi. Telefonda hep böyleydi sesi. Baş başa konuştuğum insanla, telefonda konuştuğum insan iki ayrı kişilik gibiydi sanki. Konuşurken de hep telefondaki sesini duymak isterdim. Telefonda cıvıl cıvıl, hayat dolu, sesine gönlü sinmiş kadar açık, sevecen ve kendine güvenen. Karşı karşıya kaldığımızda huzursuz, iğneleyici, acı çeken ve acı çektiren, hiç olmadık sözlerden, davranışlardan hatta mimiklerden hatta hatta hiçbir şey olmamasından incinen, alınan, tepki duyan ve insanı kör bir nokta halinde tutan bir insan. Ne kadar iyi ve güzel başlarsa başlasın mutlaka büyük ve küçük bir olumsuzlukla biten hemen her karşılaşmanın ardından bir yakınının yıktığını yapmaya çalışan bir insanın gayreti ve inceliğiyle ne yapar eder o her şeyi silmeyi başaran sihirli sesini ulaştırırdı telefonla.
Ama artık olmuyordu. Sık sık tekrarlanan bir gerçek bile gerçekliğini kaybediyor, geçerli bir yöntem etkisi bırakıyordu.
İlk defa yumuşamış ama tartışmaya atıf yapan bir sesle konuştum.
– Hiç, dedim, tabloya bakıyordum.
Bir süre şaşkın bir suskunluk ahizeden kulaklarıma kadar geldi. Aklından bu alışık olmadığı cevabın neye işaret ettiği ile ilgili ihtimalleri geçirdiğini hissediyordum.
Hem gönlümü almak hem de tabloyu önemsemediğini vurgulayan bir sesle;
– Ha şu bahsettiğin tablo.
Bir şeyler söylememi bekleyen bir süre kadar sustu. Konuşmadığımı görünce devam etti.
– Neyin nesi bu tablo?
Bu kez ağzımda fırlamak istercesine hazır duran cümlenin ilk kelimesi kendiliğinden fırladı ağzımdan;
– Senin…
o an şimşek hızıyla  bir başka anlama dönüştürerek tamamladım cümleyi;
– … önemseyeceğini zannetmiyorum.
İçine öfke, alay, sözlerinin ağırlığını hissetmenin memnuniyeti sığdırılmış bir kahkaha kulaklarımda çınlayıp her parçası çanımı acıtan bir cam gibi düştü ve kanatmaya başladı düştüğü yeri. Bu kez sadece memnun ve olup biteni unutmak isteyen ve unutturmak isteyen bir kahkaha attı;
– Hala masadaki kırıklık mı?
Bu kez benim sesim o hiç sevmediğim mekanik şekle döndü
– Masayı temizlemeden kalkmıştık bildiğim kadarıyla.
Bu kez bir kahkaha daha attı. Cılız, solmuş ve bastırmak istemesine rağmen endişeli halini gizleyemediği bir kahkaha.
– Sen hesabı öderken ben temizlemiştim akıllım.
Sesim bana bile sevimsiz gelecek kadar daha da soğudu;
– Yanlışlıkla cebime dökmüşsün her halde…
Uzun sessizlik hiç beklemediği bu cevapla karşılaştığını gösteriyordu. Yine de akıllı davrandı, konuşmanın uzadıkça tehlikeli bir tırmanışa geçeceğini anladı ve aceleyle;
– Yarın görüşürüz, dedi ve cevabımı beklemeden kapattı.
 
Çok uzun zamandır böyle devam ediyor, böyle bitiyor, acı  bir tortu birikiyordu çok acıyan bir yerlerimde. Bunu kasten yapmıyordu biliyorum. Kendisini aşan bir öfke, bir çaresizlik, belki de birçok arkadaşımın “sende insanı uzak tutan, yakınlaşmasını engelleyen manyetik bir alan var sanki.” diye şikâyet ettiği şey öfkelendiriyordu onu. Belki çok yakın bulduğu için kimseye yapamadığını bana yapabilme rahatlığını hatta teklifsizliğini buluyordu.
Benim alışık olmadığım bir şeydi bu. Ben konuşmalarımı çok anlamlı, imalar, iğnelemeler, örtülü şikâyet ve teklifler üzerine kurmam, kuramam. Savaşı, kavgayı yakınlarımla didişmeyi sevmedim. Benim kırgınlığım uzun sürer. En küçük ağız dalaşı da ciddi bir cephe açmaktır bana göre. Ben net ve yalın sevgi ve savaşların insanıyım.
 
Yine beni kendi halimle, kendini didikleyen halimle bırakmıştı.
Yine yüreğimde ağır tortular, kıvranıp duruyorum kim bilir kaçıncı kez.
 
Sonra resim geldi hatırıma. Hemen resim yaptığım odaya koştum. Rulo halinde sakladığım dolaptan çıkardım, masanın üzerine serdim. Büyük bir özlemle baktım. Baktıkça resimde bir şeylerin değişmiş gibi olduğu ihtimali kıpırdamaya başladı.
Evet sanki bir şeyler değişmişti resimde. Resmin yaydığı renklerde, içimi genişleten, serinleten, benimle konuşmak isteyen, beni konuşmaya zorlayan özelliklerinden yok olan değil azalan bir şeyler vardı sanki.
Sanki maddesi olmayan ama resme ruh veren soyut ya da şeffaf bir şeyler belli belirsiz bir tabakayla örtülmüştü.
Tozlanma ihtimali geldi aklıma. Tüylü fırçayla tozunu aldım. Silmek iyi geldi tabloya. Şimdi eskisinden biraz daha iyi görünüyordu.
Hemen yarın çerçeveletmeye karar verdim.
Karnım açtı ama bir şeyler atıştırmaya bile üşeniyordum. Kendime bir kahve yapmaya karar verdim. Resim hala kafamı kurcalıyordu.
Kahveyi karıştırırken çözdüm sonunda. Telefondaki sevimsiz konuşmanın bende bıraktığı etkiyle bakmıştım resme. O duyguyla böyle bir sonuç normal göründü bana. Rahatladım. Ama resmi çerçeveletmeye, kitaplarımın olduğu odaya asmaya kararlıydım.
 
Yanılmamıştım. Çerçeveciye götürdüğüm, biraz fazla para vererek, adamın başına dikilerek hemen o gün çerçevesini yaptırdığım resmi odama astığımda hiçbir şeyin değişmediğini gördüm. Resim eski ve yıpranmamış halini koruyordu.
Uzun uzun baktım.
Görmeden bakıyordum sanki, hatta bakmadan da görebiliyordum.
 
Ertesi gün iş çıkışını beklemeden çalıştığım büroya geldi. Aydınlık ve neşeliydi.
– Bana bir yemek ısmarlar mısın?
Kendimi kandırılıyormuş gibi hissettim. Demek istiyordu ki; “Boş ver olanı biteni “bak buradayım, istersen bunu bir özür dileme olarak kabul et, istersen kırılıp dökülüşünü tamir çabası.”
Her seferinde bunu yapmaya, hatta daha fazlasını yaparak onun adına mazeretler bulmaya, gerekçeler oluşturmaya çalıştım günler geceler boyu. Her tartışmanın ardından bir sonraki gün onu hiçbir şey olmamış gibi bulmak, zaman zaman özür dilemeyen ama özür anlamına gelen yapıcı tarafıyla karşılaşmak ne anlama geldiğini anlayamadığım bir problem gibi bütün varlığımı işgal ediyordu.
Yitik bir annenin, ayyaş her fırsatta şiddet yayan bir babanın, her biri dış dünyanın olumlu olumsuz oyalayıcılığına iltica etmiş bir ailenin yaşattığı kötü bir çocukluk mu gizliydi gelip geçen ve en umulmadık anda nükseden içinde pasif ama şiddetli terör ve terörize etme tavrı barındıran öfkesi.
Bir acı ve şiddetin daha sonuna gelmeden bir yenisiyle karşılaşmak mı sert ve kısa süreli şiddet alışkanlığı yaptı onda bilemiyorum.
– Paran mı yok?
Yüzünde gülümseyen ve endişeli bir merak vardı. “Hala kırgın mısın” anlamına gelen bu soruyu sevimli ve esprili bir yüzle soruyordu. Üstelik nasıl başardığını bilemediğim neden kırıldığını açıklama diyen emir, yalvarma ve rica olarak iç içe geçmiş bir anlamla.
– Nereden çıkardın şimdi bunu?
Sesimdeki hoşnutsuzluğu es geçerek gülümsedi.
– Benimle yemek yemek istemediğini çıkaracak değilim, herhalde?
Tanrım nasıl başarıyor bunu. Öyle bir şekilde çıkıyordu ki, ağzından kelimeler, öyle bir tonla vurgu yapıyordu ki, onun isteğine hayır demek bir suç, haksızlık ve kabalık haline geliyordu.
İlk defa evet ya da hayır anlamı taşımayan, onun beklemediği stratejik bir cümle geldi aklıma ve doğrusu gizli bir zevk duydum ağzımdan dümdüz dökülürken;
– Param var.
Yüzünde her zamankinden ciddi, derin ve daha büyük bir endişe, ondan daha büyük bir korku geçti. Hızla topladı kendini ve kırılmış gibi belli belirsiz bir tonla karşılık verdi;
– Bu ilk sorumun cevabıydı?
Ağzımdan, kendisiyle yemek yemekten memnun olacağımı ifade eden bir söz çıkarmaya çalışıyordu;
– İntikal gecikmesi, kendinle kıyaslama, aramızda büyük bir yaş farkı var biliyorsun?
Aramızda böyle bir uzaklık koymama duyduğu kızgınlığı saklama gereği duymadı ve her zamanki küstah hırçınlığı ile, hep geride tuttuğu öfkesiyle bilenmiş bir bıçak gibi savurdu yüzüme;
– Sadece yaş farkı mı?
Söylediklerinin bütün çizgilerini kaybetmiş yüzümdeki etkisini görmek için kısa bir süre durup baktıktan sonra başka bir şey söylemeden çekip gitti.
Ben hedefini kaybetmiş, boğazıma yumruk halinde tıkanan öfkemle baş başa kaldım.
Bir kere daha ve kim bilir kaçıncı kez.
Yine ve kim bilir kaçıncı kez kendi kendimle ve onunla yarım kalan konuşmayı devam ettirerek evime doğru yürüdüm.
 
Anlamıyor, anlayamıyordum. Herkesle iyi geçinen bir insan olarak anlayamıyordum bütün bu olup bitenleri bir türlü. Onu incitmek aklımın ucundan bile geçmediği halde, hemen her konuşmamız bir gerginliğe dönüşüyor, söylediklerimden aklımdan bile geçinmediğim anlamlar çıkarıyor, inceliğine ve duyarlığına yakışmayan bir küstahlık ve kabalıkla en ağır itham ve suçlamaları, hatta hakaretleri ardı ardına sıralıyor, çekip gidiyor, beni kendisiyle ve kendi kendimle düğümlenmiş bir şekilde bırakıp gidiyordu.
Hemen ertesi gün, hiçbir şey olmamış gibi bir davranışta gizlenmiş bir özür dileme üslubuyla kırgınlığımın çok derin ve sertleştiği dönemler hariç asla özür dilemeden ne yapıp edip yeniden başlayan da kendisi oluyordu. Son derece ustaca düşünülmüş imalı, çok farklı anlamlar çıkarılabilecek zehir gibi bir dille ya da gizlemeye gerek duymadığı bir netlikle can yakmak için fırsat arayan ve hemen bu fırsatı yaratan yüreğinden asla atamadığı bir öfkenin keskinleştirdiği cam kırığı dilini beni kan revan içinde bırakan bir ustalıkla kullanıyordu. Ben hem kendi yaralarımın acısıyla, hem onu bu hale benim getirmiş olabileceğim ihtimaliyle her yaramdan iki ayrı kan akıtarak bir başıma kalıyordum. Bu anlar asıl cehennem saatlerinin başladığı anlardı.
 
Ama artık eskisi kadar tesellisiz değildim. Bir resim vardı evimde, ondan kaçıp bu resme sığınmaya, onunla paylaşamadıklarımı resimle paylaşmaya başladım.
Resim, onun gibi konuştuklarımı kestirip atan bir kabalıkla püskürtmüyor, en iyi niyetli, içi sevgiyle dolu, en güzel duygularla dolu bir sözden umulmayacak hatta normal birinin aklının asla ermediği, eremeyeceği ters ve olumsuz ama yaratıcı bir mantıkla kötü anlamlar çıkarıp kör bir bağırsak haline getirmiyordu.
Bir gün bir çay bahçesinde buluşmuştuk. Bir önceki gün hafif bir rahatsızlığı vardı;
– Bugün nasılsın, iyi misin?
Önceden hazırlanmış ve uygun bir anı kollayan o her zaman bulduğu en küçük çatlaktan sızıp çıkan öfke cini, önce gergin çizgiler halinde yüzünde ortaya çıktı, sonra ağzından çıkan cümleye girip benim şaşkın yüzüme;
– Sana karşı hep iyi görünmek zorunda mıyım?
Ondan sonra kesik kesik ama dinmeyen bir sağnak halinde yağmaya başladı.
Bir başka benzer bir öfkeyle bağıran fısıltıyla söylenmişti;
– Sen kendi dünyandasın, nasılsın deme lütfunda bile bulunmazsın?
Diye gayet güzel başlayan, başladığı gibi giden bir konuşmayı asit yağmuruyla delik deşik etmişti.
Halbuki resim öyle değildi. İtirazlarında bir haklılık, eleştirilerinde bile bir tutarlılık içine bütünüyle sinmiş ve taşan bir sevgi vardı. Haklı olduğumda hak veriyordu, en küçük, en zor fark edilen sevgiyi nefes alır gibi içine çekiyor ve daha güzelleşmiş v e çoğalmış bir şekilde bir nefes olarak bütün varlığıma yayılan bir nefes olarak yansıtıyordu.
 
Yavaş yavaş resim benimle onun arasında bir uzaklık oluşturmaya başladı. O’nun anlamsız öfkesinden resmin her an beni bekleyen ama benden bir şey beklemeyen, beni her halimle kabule hazır sevgisine, anlayışsızlığından beni benden çok anlayan, hemen beni kendisine katan ilgi ve geride tutan ama kendini hissettiren ince bir arzuyla mayalanmış şefkatine, incelmiş şiddetinden doğal yumuşaklığına kaymaya başladım.
 
Bu beni zaman zaman ciddi biçimde tedirgin ediyordu. Etiyle, kanıyla canlı bir insandan bir surete doğru yönelmek, ne kadar güzel ve iyi olursa olsun bir girdaba doğru çekildiğim hissi uyandırıyor, ruh sağlığımın bozulacağına hatta bozulmuş olabileceğine dair şüpheler duyuyordum ama gene de beni sağaltan resimle baş başa kalmaktan kendimi alamıyorum.
O kadar kapılmıştım ki, gün boyu ne yaptığımı, kimlerle görüştüğümü hatırlamıyordum. Her günden hatırladığım iki şey var; biri onunla olduğum zamanlar bir de resimle baş başa geçirdiğim saatler.
Onunla nasıl başlarsa başlasın sonunda bir didişmeyle geçen konuşmaları bir de resimle yapıyor ve onun dinlemediklerini resme anlatmaya, ona anlatamadıklarımı resme anlatmaya, onunla birbirimizi kırıp dökmelerimizi resimle tamir etmeye çalışıyordum sanki.
 
………
Devam edecek (1 bölüm daha var)
 
_________________________________
Mehmet Çetin’i Rahmetle ve Özlemle Anıyoruz

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir