Çölleşme

HIDIR TORAMAN 2

HIDIR TORAMAN
Çölleşme
 
Türkiye’nin değişmezleri, değişmez yapısal sorunları her geçen yıl artıyor; meşrulaştırma gerekçeleri ve araçları geçerliliğini koruyor. Toplum olarak olup biteni sorgulamadan, kendi kendimizle yüzleşip hesaplaşmadan, kimseyle helalleşmeden yaşayıp gidiyoruz.
 
Siyaset yapmak da seçilmek de
Siyaset yapmak da seçilmek de uluslararası sistemin belirlediği kurallar icabı “güç” ilişkilerine bağlı. Güce, bir başka deyişle çıkar ilişkilerine dayalı siyaset yapmak, politik düzeneğin meşrulaşmış, vazgeçilmez niteliği âdeta.

Politikacının, bürokratın sadece asli görevini yaptığı için kahraman sayıldığı cumhuriyetlerde yaşıyoruz büyük bir coşkuyla. Siyaset adamının, elinde hizmet üretmek gibi büyük bir güç varken başka şeylere tevessül etmesi yadırganmıyor bile.

Yalan; siyasal işleyişin, iktisadî faaliyetlerimizin normallerinden sayılıyor. Algı ve tercihlere müdahale etmek, yanlış algı oluşturmak basit bir günah ya da suçmuş gibi geçiştirilebiliyor. Hemen her kesimden insan, tepedekilere bakarak hak etmediği dokunulmazlıklar elde etmek için her tür meşrulaştırma aracına başvurabiliyor. ‘Eyüp Sultan Türbesi ziyareti ertesinde kılıç kuşanma törenleri’ devam ediyor.
 
Siyasetin, bürokrasinin insan tüketen yapısı
Siyasetin, bürokrasinin insan tüketen yapısı Türkiye’nin en büyük ayak bağı; çürüyen, berhava olan insan gücüne hayıflanmamak elde değil. Falih Rıfkı Atay, zamanında ne kadar isabetli bir saptama yapmış! "Bürokrasi” diyor Atay, “bilhassa bizde tembelliği, kararsızlığı, kafasızlığı, kötü niyeti, bilgisizliği meşrulaştırmak demektir.”  Siyaset, ıslahı mümkün bir kurum gibi gözükmüyor yakın vadede, tabii bir gelişme içine gireceğine dair bir işaret de vermiyor.
 
Yaşamın kutsallığı, dokunulmazlığı
Yaşamın kutsallığı, dokunulmazlığı yeri geldiğinde hekimler, kişisel gelişim uzmanları, hukukçular, dini şahsiyetler tarafından savunuluyor. Ama bu tür girişimler bir anayasa maddesini yaşatmaktan öteye geçmiyor. İnsan onuruna yönelik ihlaller vukuât–ı âdiyeden sayılıyor. Yersiz yurtsuz ve vatansız yaşamayı kanıksamasını bekleniyor insanoğlundan. Yaşamın kutsallığı, insan onuru modern değerlerin, yüksek teknolojinin gölgesinde kaldı. Küresel medyanın gelişimine ve uluslararası örgütlerin yaygınlığına rağmen(!) modern dünyada insanlık ucuzladı. Bu komik paradoks, modern dünyanın asıl niyetini okumamızı kolaylaştırıyor sanıyorum.
İnsana bakışımız muhkem ayetlere ve sahih hadislere rağmen rota değiştirebiliyor sermayenin emriyle. Nimet ve imkânların çokluğu ile mutluluğun doğru orantılı olmadığı gerçeği biliniyordu ama modern çağda daha sarih bir hale geldi. Çünkü “sorumsuzluklarımız” arttı. Modern insanın imkânları sorumsuzluğunu perdelemeye yetmiyor ama. Vicdan azabını bastıracak imkânları keşfetmedi henüz insanoğlu. Bilgenin deyişiyle, ‘vicdanın sesi, insana suçunu bildiriyor.’
 
Tabiatın akışı içinde
Tabiatın akışı içinde değiliz. Körleşme, basitlik, bayağılık yaşadığımız hayatın hücrelerine işlemiş. Kötülüğe şaşırmıyoruz, direnç göstermiyoruz. Umursamazlık ortak niteliğimiz olmuş neredeyse. Dünün tuhaflıkları bugünün makulleri haline gelebiliyor. İlgili ilgisiz hemen herkesin hakkında konuştuğu ancak henüz kimsenin işleyiş mantığını bir türlü kavrayamadığı garip bir eğitim sistemimiz var. Türkiye’nin taleplerine cevap verebilecek bir eğitim ve öğretim sistemi oluşturmak yeni bir anayasa metni oluşturmaktan daha önemsiz değil.
 
Dünyanım mayasında çatışma var
Dünyanın mayasında çatışma var, kabul. İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlık; devletler hukukuna, uluslararası örgütlere, uluslararası hukuk normlarına güvenini kaybetmişti. Yeryüzünde açılan yeni savaş alanları yüzünden, insanlığın geleceğe olan güveni ve inancı bir kez daha ağır bir darbe aldı. Büyük umutsuzluk kapıda.

Dinden kültüre, sanattan felsefeye kadar birçok değer, kitlesel savaş üreticilerinin kontrolünde. Ülkemiz, küresel kötülükler masasının gündeminden hiç düşmüyor. Bundan eminiz. İktisadî, siyasal ve stratejik yapılarımız gibi inanç dünyamız da uluslararası sistemin denetimi altında. Kitle iletişim araçlarının ve bilgi kaynaklarının kontrolü elimizde değil, gündemi kontrol etme imkânından da yoksunuz.

Süreçlere etki edebilme kapasitemiz, gücümüz çok düşük belki. Ancak, bizim hem bireysel hem de toplumsal olarak doğrudan kontrol edebileceğimiz oluşumlar, alanlar söz konusu; ortaya kendi irademizle doğru davranış kalıpları koymamız mümkün. Her kötülüğü küresel sisteme yıkmak gibi bir alışkanlığımız var. Bu alışkanlığımız bağımlılık yapmış. Çarpıcı kıssalara ya da komplo teorilerine sığınmak kolayımıza geliyor. Ama bu rahatlama şekli, ahlakî sorumluluklarımızı ortadan kaldırmıyor. Şeytanın vücut bulmuş şekilleri çağdan çağa değişiklik gösterse de şeytan hep vardı. Kötülük hep var. Önemli olan bizim varoluş şeklimiz, bir değer yaratacak nitelikteki emeklerimiz, kılışlarımızdır. Vazgeçenlerden mi olacağız, yoksa altın kelepçelere teslim olmayı reddedenlerden mi?
 
Ülkenin edebiyat ve fikir seviyesinin
Ülkenin edebiyat ve fikir seviyesinin politik seviyesinden geri kalır yanı yok. Entelektüel ve edebi birikimimiz, ahlâk anlayışımız mükemmele yakın seyrediyor aslında ama erdemliliğe, ahlâkiliğe dair rol model olma kapasitemiz çok düşük. Sanki hepimiz bugünlere oynuyoruz, “yarın diye bir şey yok” hayatımızda. Ticari, siyasi, kültürel, sanatsal etkinliklerimize sınırsız bir ilkesizlik, gevşeklik ve çölleşme hâkim. Çölleşmeyi önleyecek, Türkiye’deki süreçlere etki edip katkı sunabilecek güçten yoksunuz. Bugün ortaya çıkan “pis” sonuçlar başlangıçtaki niyetlerimizle aynı olmasa da çok ilgilidir.

Din, ahlak ve hukuk terimleri kullanılarak üstü örtülmeye çalışılan çok acı var hayatımızda. “Okumamazlık” en yaygın geleneğimiz. Ruhsatlarımız dinî, etik, yasal temellerden yoksun. Ruhsatı mahallenin ileri gelenleri veriyor. Muktedirleri öven, güçlüyü kollayıp gözeten, gönül çelen bir meşrulaştırma söylemi hâkim dilimize ve kalemlerimize. Herkes gerçek hakkında bir hikâye uydurup ona inanmak istiyor doğrusu.

Mütevazılık artık egzotik, karikatürize bir değer ya da özel gün ve gecelere iyi giden bir takı. Mütevazı olmakla takdir göremezsiniz. Gösteri kültürü şişinmenizi öngörüyor çünkü, daha iyi görüntü verebilmeniz için. Bay gösteri, “Görünen şey iyidir, iyi olan görünür.” diyor. Gösteri dünyasındaki konumunuz iyiyse harcıâlem ürünleriniz bile başyapıt olarak kabul edilebilir.

Kardeşliğimiz, arkadaşlık ilişkilerimiz petrol fiyatlarının ve doların altında seyrediyor. Sahibi olmakla övündüğümüz hasletlerimize rağmen toplum olarak insanların zaafından yararlanmak, hakkını arama cesareti ve gücü olmayan kimseleri istismar etme eğilimi gösterebiliyoruz çoğu zaman.
 
Birbirimizi dinleyip anlayalım
Birbirimizi dinleyip anlayalım ama kendi işimize bakalım yine de. İnsan, peşinde koştuklarıyla güzelleşir. Eleştirip yerdiklerimiz, düşman bellediklerimiz kötülükleriyle bizi kendilerine benzetir sadece, enerjimizi hırsızlar. Ne diyordu rahmetli Cahit Zarifoğlu, “İşimiz bizsiz olamaz; ama bizi, bireyliğimizi yutacak kadar iri. Bu yüzden kendi hâlinde bir işçiyimdir ben."

Bu yüzyılda eksikliğini en fazla hissettiğim ihlas ve samimiyet elbette. İnsanın ihlastan başka üstünlüğü yok. Küresel aktörlerin politikalarına karşı ortaya koyabileceğimiz en büyük tepki içtenliğimiz, duyarlılığımız olacaktır. Adil bir insan olmak çok güç belki ama adil olmakta yarışan insanlardan olmak kendi elimizdedir.

Ve ne güzel bir duadır, elimizden ve gönlümüzden gelenin en iyisini yapmak!

 

 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir