Şeytan Nefret Etmekte Özgürdür

HIDIR TORAMAN 2

HIDIR TORAMAN
Şeytan Nefret Etmekte Özgürdür
 
Dünyanın dokusu ve ritmi Sanayi Devrimi’yle bozuldu. Batı menşeli kolonyal otoriter modernleşme projesinin yıkıcı etkileri, sanayi sonrası toplumlarda da görülüyor. Endüstriyel tasarım medeniyeti, her şeyi kilit altında tutmaya devam ediyor. Küresel sermayeye yön veren postmodern yapılar, geniş toplum kesimlerini tasarım süreçlerinden geçirerek herkes için yeni yeni hakikatler inşa etme çabasını sürdürüyor. İletişim tasarımcıları, hayatı devasa bir ekrana dönüştürerek insanı hem fiziksel hem de duygusal bakımdan kuşatmış durumda. Yüksek teknoloji medeniyetin gönüllüleri, toplumları baştan çıkarmak için yeni yeni kişisel, toplumsal ve siyasal davranış biçimleri üretiyor. Sahnenin dışında bir gerçekliğimizin olmadığına bizi inandırmak istiyorlar. Guy Debord'un deyimiyle bu modern gösterinin temelinde otokratik, faşizan pazar ekonomisinin hükümranlığı yatmaktadır. Ortada tüketim delisi ve tümüyle tüketime yönlenmiş bir toplum yaratma tasarısı var. Kitlelerin düşünme, algılama ve kavrama tarzını değiştirmeye yönelik ciddi reklam yatırımları söz konusu.
 
Yüzyılın felsefe taşı sayılan tasarım kültürü
Yüzyılın felsefe taşı sayılan tasarım kültürü, sahte ve orijinal ayrımını ortadan kaldırıyor, kâr amacıyla sahte olanı öne çıkartıyor. Estetik normları, kimliğimizi ve ilişkilerimizin rengini piyasanın kültürel hegemonyası belirliyor.
Doğayı denetleme hırsı giderek insanı da tüketim kültürüne dâhil etmek suretiyle bir pazarlama nesnesine dönüştürmüş durumda. Horkheimer’in deyişiyle ‘insanın doğa üzerindeki egemenliği, insanın hem kendisinin hem de doğanın üzerinde egemenlik kurması seklinde sonuçlandı.’ Aydınlanmanın doğaya hükmetme, insanı yüceltme ideolojisi insanın yok oluşuna zemin hazırladı. İnsan bedeni dijital teknolojinin bir uzvu âdeta, organ nakli gerçekleşti gerçekleşecek. Biyolojik varlığını makine estetiğine kaptıran insanın zihinsel yabancılaşması da tasarım çağının bir sonucu. “Makineye tapanların gözünde” yenidünyanın kutsalları, bilgi çağının ilk habercisi olan bilgisayarlar ve onların mucidi mühendisler. Mühendisler çağın ermişleri, makineleri icat eden, bizi harika dolmuşlara bindiren onların muhteşem dehalarıdır.
 
Dünya 18. yüzyıldan beri sürekli ilerleme ve gelişme efsanesinin güdümünde
Dünya 18. yüzyıldan beri sürekli ilerleme ve gelişme efsanesinin güdümünde kendi felaketine doğru hızla ilerliyor. “Bu, uygarlık için büyük bir adım" denilen her şey doğadan tepki alıyor. Bilimsel teknolojik devrimler ve modern bilim laboratuvarların üretim hızı doğayı sersemletiyor. Yüksek teknolojinin doğal süreçlere müdahalesi, doğanın üretimi hızını makineninkine eşitleme çılgınlığı doğada yüksek gerilim yaratıyor. Üretim sürecinde mutlu olmayan insanlık, şimdi kitlesel tüketim kültürünün bir parçası olarak mutluluğu yakalayabilme beklentisi içinde. Tüketebildiğimiz markalarla övünüp onların sembolik anlamlarıyla varlığımızı güvence altına aldığımızı zannediyoruz. Mükemmel ve mutlak olana ulaşma çabası olarak addedilen ilerleme ve gelişmenin, şimdiye kadar insanoğlunun mutluluk beklentisini karşılaması gerekmez miydi? Sözüm ona ilerlemiş görünen, geleceği yakalamak üzere olan toplumların yolu pek de hakikate, adalete, barışa ve huzura çıkmıyor.
 
Küresel sistem, kültür endüstrisi sayesinde
Küresel sistem, kültür endüstrisi sayesinde her geçen gün tahakküm alanlarını genişletiyor. Artık, hegemonyasını kurduğu son temel mecra olan internet üzerinden bitiriyor insanların işini. Adorno, Herbert Marcuse gibi düşünürlerin de vurguladığı gibi “günümüzde insanlar çok daha ince ve etkin biçimde kontrol atında tutuluyor. Tüketim kültürü, faşizan yaklaşımlarıyla tüketime yönelik yaşam biçimleri ve sahte ihtiyaçlar yaratarak bireyleri tüketmeye, satın almaya zorluyor.” Sanat, edebiyat, estetik, gelenek, ahlak gibi değerleri kâr etmek amacıyla kendi yapısına uygun hale getirerek müşterilerine kendi gerçekliğini dayatıyor. Sistemin iletişim araçları sanatın, edebiyatın biricik ve muhalif estetiğini kendi çarkında öğüterek onu bir tasarım nesnesine indirgiyor ve bir kadavra olarak, kitlesel tüketime, popüler kültüre malzeme yapıyor. Tabiatımızla uyumsuz ve insanlık dışı bir sistemle karşı karşıyayız vesselam.
 
Sanat ve edebiyat ortamındaki tıkanıklığı
Sanat ve edebiyat ortamındaki tıkanıklığı söze dökmek ya da şiire karşı ilgisizliği dile getirmek moda bir durum. Hatta edebiyatın, en başta da “şiirin ölümü”nden söz etmek şık bir geçiş sağlıyor anlatı ustalarına. Evet, gösteri dünyasının taraçasından bakılırsa şiir miadını çoktan doldurmuş, hatta ölmüştür. Ama tıkandığı ya da öldüğü iddia edilen şiir, hangi şiirdir? Miadını doldurmuş gibi görünen bir şiir varsa, o da medyadaki trend belirleyici edebiyat ağalarının, statü sahibi şiir çetelerinin, yayıncıların, eğitim sisteminin parlatıp pazarladığı şiiridir. Şiir adına tedavülde olan ‘cassette’ ya da metinlere, sadeleştirilmiş mesnevi sözlerine ilgisizliği anlamak mümkün. Ama şiir okurunun “sahih şiire ilgisizliği” anlaşılır bir şey değil. İnsani, tarihi ve kalıcı değerlerle dokunmuş sahih şiir, başköşedeki yerini koruyor, şair de o köşenin suskun ve uykusuz nöbetçisi olarak hâlâ ayakta. Onun bu dünya üzerinde tercih ettiği yerdir şiir. Bu, başından beri de böyledir. Dönem dönem çarşıya pazara inmesi özel koşullar gereğidir. “Şiir öldü” demekle, şiir ölmüyor. Edebiyatın, şiirin tıkandığı yanılsaması biraz da şiire yabancı kesimlerin, gösteri kültürünün sağladığı destekle, sesinin daha gür çıkmasından kaynaklanıyor. Bu arada şunu da biliyoruz: Bizde hiçbir zaman gerçek şiir okuyucusu on binlerle ifade edebileceğimiz bir sayıya ulaşmamıştır. Şiir kitaplarının baskı sayıları günümüzde ortalama 1000 kadar. Bunun üzerinde bir şiir okuru olduğunu da sanmıyorum. Bir marka olarak küresel piyasaya girmek, çok okunmak, çok satanlar listesinde yer almak da şiirin hallerinden bir hal değildir; şiirin sahihlik, özgünlük, biriciklik normları kültür endüstrisinin kâr güdüsüyle örtüşmez zaten.
 
Şiir, postmodern dünyada hâlâ
Şiir, postmodern dünyada hâlâ insan kadar yer tutuyor. Çağdaş toplumlar, teknoloji medeniyeti yüzünden krizde elbet. Aşırı bilgilendirilme mağduru insan tekinin ulaştığı yer endişe ve karamsarlık. Yaratıcılıktan yoksun bir eğitimle teferruata boğulmuş ve özünden uzaklaştırılmış. Yaşadığımız çağ işimizi zorlaştırıyor. Hepimiz aynı felaketin kurbanlarıyız, mecburiyetlerimiz aşağı yukarı aynı. Ama dualarımız, yakarışlarımız ortak değil; sitem de bundan çok memnun tabii.
 
Hakikate ilgimizin azalmasıyla
Hakikate ilgimizin azalmasıyla medeniyetimizin çöküşü yaşıttır. Kıyametten önce başka peygamber gelmeyecek. İnsanlığın hali hazırda doğal felaketlerden başka öğretmeni kalmadı. Peygamberlerden sonra ‘insanın, insanın umudu olduğu gerçeği’ devreden çıkartıldı. İnsanın körleşmeye yüz tutmuş, bozkırlaşmış tabiatını canlandırmak, asıl ve hayati olanın propagandasını yapmak şairin yazgısı.  Kendini temsil etme yeteneğini çocuklardan, meczuplardan başka kim koruyabilir? Kültüralist politikalara itiraz geliştirebilecek son uykusuz nöbetçiler kimler olacak? Modernliği, insanın modern durumunu açığa vurma işini kim üstlenecek? İnsanı, dijital teknolojinin bir uzantısı olarak gören medeniyetin son baş belasıdır şair. Olup bitene seyirci kalmayacak, gönlü razı olmayacaktır insanın yok oluşuna. “Bilim için bilim” anlayışının, “sürekli ilerleme ve gelişme” efsanesinin sorgulandığı biricik mevkidir şiir. “Endüstriyel insan öldürme düzenine” direnme, güncelin kuşatmasını kırabilme şiirin işleyişinde var.
 
Şiirin gerçeği “bir oyun ve oyalanmadan ibaret
Şiirin gerçeği “bir oyun ve oyalanmadan ibaret olan dünya hayatı” içinde bir cüz sadece. Bunun bilincindedir şiirle hemhâl olanlar. Her yeni şiir insan tekine ait bir kılış, bir duadır. Her yeni şiir dünyayı düzenleme girişimidir. Şair bu uyuşuk dünyadaki özel yerini sınır çarpışmalarıyla, eleştirel tutumuyla edinir. Mevcut tahakküm yapılarına rağmen her şeyin gönlünce olmasını diler. Kimse için değil, kendisi için yazar, hakikatle arasındaki mesafeyi kapatmak için. Emir almadan yapabileceği tek iştir şiir yazmak; o nedenle okunur zaten. Bilmediklerini öğrenir şiir yazarak, bilmeye hak kazanmak için yola çıkmıştır.  “Ama yol uzun, menziller çoktur.” dediği gibi bilgenin.

Kolonyalizm gerçekliğine dayanan kültürle vahiy gerçekliğine dayanan kültürün çatışması sürüyor. Kalelere ihtiyacı devam ediyor insanoğlunun, kelelerimizden biridir üstünde durduğumuz. İnsan olma durumumuz şiirle vücut buluyor çünkü. İnsan kalmak en büyük yazgımız, bundan kaçış yok. Mukavemetimizi arttırıyor şiir, kendimizi gerçekleştirebilme gücümüzü, özgüvenimizi besliyor, nefes alacak alanlar açıyor bize. Şiirin eleştirisi, bir modernleşme projesi olan bayağılaşmaya, metalaşmaya ve çürümeye bir tepki. Şairin rolü de bir direnişçinin rolüdür. Biliyorum konuştuklarım, “Şiir hangi toplumu, hangi milleti kurtarabilir ki?” sorusunu getiriyor akıllara. Sadece bir kişiyi kurtarsa bile, bu azımsanacak bir şey değildir, diyorum.

Ve şeytan nefret etmekte özgürdür şairlerden.

16 Kasım 2014 / Asanatlar

Bir Yorum

  1. Bünyamin Atıcı

    Yazı bana William Blake’in Kudüs diye bilinen şiirindeki bir sözü hatırlattı: “arasında karanlık şeytani değirmenlerin”. Halen daha üniversitelerde William Blake’in bu dizesinden yola çıkarak sanayi devriminin etkileri tartışılıyor. İngilizce’ye William Blake’in Kudüs şiirinden giren “şeytani değirmenler arasında” sözü erken sanayi döneminin doğa ve insan ilişkilerini tahrip etmesine yorumlanmakla beraber sözün neyi kast ettiği  günümüzde bile halen tartışılmaya devam ediyor. Bazı yorumculara göre İngiltere’nin haftada 6000 kile un üreten önde gelen fabrikalarından Albion değirmenine; bazılarına göre ise yerleşik İngiliz kilisesine işaret ediyordu. Geleneksel üretim yapan değirmencileri devre dışı bırakan bu fabrika belki de kasıtlı olarak çıkarılan bir yangınla 1791 yılında yakılmıştı. Londra’nın değirmencileri bu hadiseyi ellerinde “albion değirmenlerine hayır ama başarısına evet” yazılı dövizlerle kutlamışlardı.

    Günümüzde ise bırakalım fabrikalara/değirmenlere hayır demeyi başarısı için dualar bile ediliyor. İster sanayi devriminin fabrikaları/değirmenleri olsun ister kiliseler karanlık şeytani değirmenler değişmiyor. Şeytanın değirmenine su taşıyanların önde gittiği gerçeğinden yola çıkarak mesele şeytanın nefretini celbeden şiir ve şaire ulaşmakta. Şiir/şairin milyarlarca insanı köleleştiren mekanizmayı bırakalım bozmayı onun parçası olacak niceliksel gerçeğin peşinde olduğu umutsuzluğumuza bir umut oldu bu yazı. Yazarın okuyucuya ikinci bir yazı borcu daha olduğunu düşünerek şeytanın nefret ettiği şair ve şiirin sorgulanmasına vesile olması dileği ile ellerinize ve yüreğinize sağlık.

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir