Doğa, Kadın ve Dönüşüm

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR Doğa, Kadın ve Dönüşüm

MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Doğa, Kadın ve Dönüşüm
 
-Kovan filmi-
 
Kovan, 2020 yapımı dram türü bir film. Yönetmen koltuğunda Eylem Kaftan oturuyor. Daha önce çektiği belgesellerle tanınan Eylem Kaftan’ın ilk kurmaca filmi. Oyuncular: Meryem Uzerli, Feyyaz Duman, Hakan Karsak, Burcu Salihoğlu, Sennur Nogaylar.
 
Filmde, doğanın kalbi, arıların uğultusu ve bir kadının içsel dönüşümü birbirini tamamlıyor.
 
Kovan, Malatya Film Festivali ve Kayseri Film Festivali’nden ödül almış.
 
Ayşe, ortaokul yıllarında memleketi Artvin’den Almanya’ya gönderilmiş, uzun yıllar boyunca orada yaşamış bir kadındır. Annesinin hastalığı nedeniyle çocukluğunun geçtiği köye döner. Bu dönüş aynı zamanda kimliksel bir yüzleşmedir. Ayşe, annesiyle geçirdiği kısa sürede onun arılarına mirasçı olur. Arı fobisiyle büyümüş bir kadın olarak bu mirası kabul etmesi başlı başına bir içsel çatışmadır. Ancak film, bu çatışmayı derinleştirmek yerine hızla geçiştiriyor. Ayşe’nin korkusunu nasıl yendiği, arıcılığa nasıl bu kadar hızlı adapte olduğu belirsizdir. Arıcılık elbisesini giydiği anda usta bir arıcıya dönüşmesi, senaryonun en zayıf halkalarından biri. Arıcılıkta yeni bir şeyler denemeye çalışır, gelenekçi arıcılarla çatışmaya girer. Bu arada kovanlara dadanan ayılarla da başı derttedir.
 
Sinemada senaryo her şeydir. Senaryo (hikâye) sağlam değilse, oyunculuk, görüntü ya da müzik ne kadar güçlü olursa olsun, film ayakta kalamaz. “Kovan” tam da bu noktada tökezliyor. Sanki “Artvin’e gidip birkaç günde bir film çekelim,” denmiş gibi. Karakterler, olaylar ve diyaloglar arasında organik bir bağ kurulamamış. Ayşe’nin Almanya’dan geldiğini vurgulamak için Almanca konuştuğu sahne, izleyiciye “Bakın, gerçekten Almanya’dan geldi,” demek ister gibi. (Meryem Uzerli’nin Almanca bilmesi bu sahneyi düşündürmüş olabilir.) Bu tür sahneler, karakterlerin derinliğinden çok senaryonun yüzeyselliğini ortaya koyuyor.
 
Ayşe’nin annesi Cemile Hanım, arıcılığı bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, doğayla kurduğu ilişkiyi arılar üzerinden ifade eden bir kadındır. Onun ölümü, Ayşe’nin dönüşüm yolculuğunun başlangıcıdır. Ancak bu yolculuk anlatıda yeterince işlenmiyor. Cemile Hanım’ın arıcılık bilgisi Ayşe’ye aktarılmadan yok oluyor. Oysa bu aktarım, hem karakterin dönüşümünü hem de gelenek-modernlik çatışmasını derinleştirebilirdi.
 
Uzun yıllar Almanya’da yaşayan biri köye gelir gelmez uyum sağlayamaz, bir intibak süresi gerekir. Bunu örtmek için Ayşe’nin Almanya’da yaşamaktan memnun olmadığı vurgulanıyor. Anne aceleyle öldürülüyor; sanki Ayşe’yi köye getirmek için hasta yapılmış, “Arıları sana bırakıyorum,” demesi için de kısa süre yaşatılmış gibi. Halbuki anne biraz daha yaşatılsa, arıcılık üzerine bilgi aktarımı yapılsa, filme derinlik katardı. Bu süreçte Ayşe arı fobisini de yavaş yavaş yenebilirdi.
 
Arılardan ölesiye korkan Ayşe, fobisini birdenbire yeniyor. Arıcılık elbisesini giyince usta arıcıya dönüşüyor. Çocukluğunun arılarla geçtiğini ve onları iyi tanıdığını iddia ederek işe başlaması, senaryoda çelişki yaratıyor. Bu tutarsızlık, hikâyenin inandırıcılığını zayıflatıyor.
 
Anne Cemile Hanım arıcılığı severek yapmaktadır. Bu uğraş ona hem maddi katkı hem de mutluluk sağlıyor. En büyük arzusu, arıcılığın kuşaktan kuşağa devam etmesidir. Yardımcısı Ahmet, Ayşe ile uyum sağlayıp sağlayamayacağı konusunda tereddüt yaşıyor. Geleneksel yöntemleri savunan Ahmet, dışarıdan müdahalelere karşıdır. Fakat Ayşe’yi ikna edemiyor. Ayşe modernliği ve yeniliği tercih ediyor.
 
Ayşe’nin köyde karşılaştığı karakterler bu dönüşümün parçası olabilecekken, senaryo onları yalnızca dekor olarak kullanıyor. Ahmet ile Ayşe arasındaki çatışma, modernlik ile gelenek arasındaki gerilimi temsil ediyor. Ancak bu gerilim yüzeysel kalıyor.
 
İlker karakteri Yeşilçam klişelerinden fırlamış gibi: Tanımadığı kadına sert davranan, sonra aşka sürüklenen erkek figürü. Bu kurgu günümüz sinemasında inandırıcılığını yitirmiştir. Diyaloglar yapay, oyuncular arasında uyum yoktur. Dışarıdan gelen bir kadını ortama alıştıracak bir karakter yok.
 
Annesinin yardımcısı Ahmet, geleneksel arıcılığın savunucusu olarak rolünü iyi oynasa da yeterli değildir. Ayşe’nin ablası ise zayıf bir oyunculuk sergiliyor; verilen rol de uygun değil. Kardeşinden nefret eden bir abla profili filme katkı sağlamaz, yalnızca melodrama hizmet eder. Oysa köklerine dönen bir kadına destek olacak bir karakter, anlatıyı daha sahici kılabilirdi.
 
Ayşe’nin doğayla kurduğu ilişki de inandırıcı değil. Almanya’da yaşamış, doğadan kopmuş bir kadının köye gelir gelmez uyum sağlaması senaryonun aceleciliğini gösteriyor.
 
Ayşe, Kafkas ırkı arıların gen merkezi olan köyde modern arıcılık yöntemleri uygulamaya başlıyor. Köylüler bu yöntemlere tepki gösteriyor. Ancak yönetmen bu çatışmayı derinleştirmiyor ve konu yüzeysel kalıyor.
 
Ayşe kovanlara hâkim olmaya başladığında dağlardan inen ayılar yeni bir tehdit ortaya çıkıyor. Bunlardan biri sürekli kovanlarını parçalıyor. Elektrikli tel ve gece nöbeti işe yaramıyor. Ayşe’nin ayıyı öldürmesi filmin akışını değiştiriyor. Fakat bu sahne karakterin dönüşümünü değil senaryonun gerçeklikten kopuşunu gösteriyor. Silahı nereden bulduğu, nasıl kullandığı ve bu olayın neye hizmet ettiği belirsizdir.
 
Arıcılık, doğa, gelenek ve modernlik arasındaki ilişki yüzeysel işlenmiş; ayı sahnesi ise anlatıya yapay bir gerilim katmaktan öteye geçmemiştir.
 
Bölgenin kaliteli balı, Kafkas arılarının özellikleri, doğanın muazzam güzelliği belgeselci bir yönetmenin elinde derinleştirilebilecek temalarken, filmde yalnızca görsel bir arka plan olarak kalıyor. Görüntüler kartpostal gibi, güzel ama anlamsız.
 
Bar sahnesi ise anlatının bütünlüğünü bozan bir başka unsur. Bağlamdan kopuk, nedensiz ve işlevsiz. “Madem buradayız, bir de bar oynayanları çekelim,” demiş gibi. Oyun verecekseniz, bir düğünle, bir bayramla bağlayın. Yoksa “Eniştem beni niye öptü?” sorusuna dönüşür.
 
Ayşe’nin kovana farklı arı sokmak istemesi, Ahmet’in “Geni bozmayalım, bu arılar Kafkas ırkı,” diyerek karşı çıkması… Bu sahne, güçlü bir metaforun kapısını aralıyor. Dışarıdan gelen bir kadının, yerel yapıya entegre olma çabası. Kraliçe arı gibi Ayşe de kovana katılmak istiyor. Ancak film, bu metaforu işlemiyor. Yarım bırakılmış bir fikir olarak kalıyor.
 
Ahmet’in eşinin çocuk düşürmesi sahnesi de anlatıya hiçbir katkı sunmuyor. Ne öncesi var, ne sonrası. Bu sahne olmasaydı ne eksilirdi? Oldu da ne kazandırdı?
 
Meryem Uzerli, Ayşe rolünde elinden geleni yapıyor. Ancak senaryonun zayıflığı, oyunculuğun etkisini sınırlıyor. Avrupa’dan gelen modern bir kadın olarak Ayşe’nin doğadaki yaşamı iğreti duruyor. Arılardan, ayılardan, yalnızlıktan korkan bir kadının birden silah çekip ayıyı vurması, gerçeklikten kopuşun zirvesi.
 
Film, hareketli sahnelerle başlıyor; ancak ilerledikçe durağanlaşıyor. Konular, mesajlar birbirine giriyor. Kumlu bir derenin bulanıklığına dönüşüyor. Kurmaca ile belgesel arasında sıkışmış bir anlatı. Ne tam anlamıyla bir hikâye ne de bir gözlem.
 
Kovan, doğa ile insan arasındaki ilişkiyi, kadınlık ile aidiyet arasındaki bağı anlatmak isterken, bu bağları yeterince kuramıyor. Film, bir dönüşüm hikâyesi olabilecekken, bir deneme yanılma sürecine dönüşüyor. Belki de en büyük eksikliği, anlatının ritmini ve duygusal dokusunu yakalayamaması.
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir