HAYRETTİN TAYLAN
Epstein Batı’nın ve Medeniyetin Çürük Karnı
Batı, kendisini uzun yüzyıllardır “akıl”, “ilim” “hukuk” ve “insan hakları” mitolojisiyle tahkim eder. Oysa Cemil Meriç’in işaret ettiği gibi bu mitoloji, zaferlerini çoğu zaman yamyam bir iştahla kazanmıştır. Sömürerek, çiğneyerek, insanı nesneleştirerek, ideolojik kafeslere teslim ederek başarı olmuştur. Epstein olayı, bu hakikatin istisnası değil, çıplak itirafıdır.
Burada söz konusu olan yalnızca bireysel bir sapkınlık, tekil bir “suçlu” ya da patolojik bir kişilik değildir; aksine karşımızda işleyen, kendini yeniden üreten, koruyan ve meşrulaştıran bir düzenek, bir iktidar ekosistemi, hatta bir medeniyet refleksi bulunmaktadır. Küresel sermaye ağları, siyasal elitler ve kültürel meşruiyet üreticileri yani hukuku yapan, ahlakı tanımlayan, estetiği ve söylemi belirleyen sınıflar genç bedenleri, özellikle de yoksul, savunmasız ve korunaksız kız çocuklarını sistematik biçimde birer tüketim nesnesine, birer haz metasına dönüştürmüşlerdir.
Bu, rastlantısal bir sapma değil; gücün kendisini bedende sınadığı, bedeni mülkleştirdiği ve insan onurunu pazarlanabilir bir ham maddeye indirgediği karanlık bir ağdır. Kendi haz ticaretlerini masum bedenler üzerinde kurarak yalnızca ahlaki bir suç işlememiş, insan olmanın asgari sınırlarını aşarak canavarlaşmışlardır. Çünkü insan, iyi insan değilse vicdanla, merhametle, sınır bilinciyle donanmamışsa canavardan farksız değildir; hatta bu örnekte olduğu gibi, canavardan da aşağı edimler sergileyebilir. Zira hiçbir hayvan gücünü masumiyet üzerinde eğlenceye dönüştürmezken, burada masum, güçsüz, yoksul, çaresiz ve savunmasız insan bedenleri birer eğlence aparatına, birer haz nesnesine çevrilmiştir.
Bu, yalnızca bedene yönelik bir saldırı değil; insanın ontolojik değerine, çocukluğa, korunmaya muhtaç olana, yani insanlığın en kırılgan çekirdeğine yönelmiş bilinçli bir şiddettir. Tarih boyunca zulüm, işkence ve sömürü örnekleri görülmüştür; ancak iktidarın, servetin ve kültürel prestijin bu denli örgütlü biçimde masumiyetle birleşerek onu tükettiği, bu ölçüde aşağılayıcı, bu kadar sistemli ve bu kadar soğukkanlı bir ahlaki çöküşe işaret eden bir olay bulmak güçtür. Bu nedenle burada yaşanan, yalnızca bir suçlar toplamı değil; medeniyetin en dip noktasına dair bir kayıt, insanın kendi kendisine ne kadar alçalabileceğinin karanlık bir belgesidir.
Tolstoy’un “İnsan, canavardan daha kötüdür” sözü tam da burada anlam kazanır. Çünkü hiçbir hayvan, gücünü haz için kullanmaz. Hiçbir hayvan, rızasız bir bedeni iktidar gösterisine dönüştürmez. Hayvan öldürür ama aşağılamaz; insan ise öldürmeden önce aşağılar, parçalar, susturur, satın alır.
Epstein adası, Batı’nın bastırdığı ama yok edemediği ahlaki bilinçaltının somutlaştığı bir mekândır; hukukun yalnızca söylem düzeyinde kaldığı, fiiliyatta çöktüğü; medya ahlakının bilinçli bir suskunluğa gömüldüğü; sanatın, akademinin ve entelektüel dünyanın körleşerek iktidarın gölgesinde hizaya geçtiği karanlık bir alandır. Batı burada “özgürlük” kavramını, insan onurunun evrensel bir ilkesi olmaktan çıkarıp, güçlü olanın dokunulmazlığına, zenginliğin ve statünün ayrıcalığına indirgemiştir. Çocuk bedenleri karşısında bile işlemeyen, en savunmasız olana temas ettiğinde durması gereken yerde durmayan bir hukuk artık hukuk değildir; bu, açık biçimde örgütlü ve organizasyonel bir suç ortaklığıdır. Bu bağlamda yaşanan şey bireysel sapkınlıkların toplamı değil, psiko-sosyal bir terör rejimidir.
Korkunun, suskunluğun, satın alınmış rızaların ve sistematik örtbasın birlikte işlediği bir şiddet düzenidir. Bu düzene bilerek ve isteyerek katılan her elit, her siyasal figür, her zengin aktör bu eylemi doğrudan gerçekleştirsin ya da sessizliğiyle meşrulaştırsın; ahlaki ve toplumsal anlamda bu terörün bir parçasıdır. Çünkü terör yalnızca bomba ya da silahla gerçekleşmez; terör, masumiyetin hedef alınmasıyla, korkunun normalleştirilmesiyle, korunması gerekenin korunmamasıyla da işler. Çocuklar melektir; sevginin, saflığın, güvenin ve geleceğin taşıyıcısıdır. Merhamete, sevgiye, korunmaya ve şefkate muhtaç bir varlığın teninden, çaresizliğinden ve kırılganlığından haz devşirmek, insanlığa yönelmiş en ağır saldırılardan biridir ve bu da terörün başka bir biçimidir. İnsan yalnızca bedeni yok edilerek ölmez; insan, insanlık dışı eylemlerle, onurunun çiğnenmesiyle, güven duygusunun sistematik biçimde yıkılmasıyla da öldürülür. Epstein adası, tam da bu nedenle, Batı’nın kendi değerlerini inkâr ettiği, ahlak ile iktidar arasındaki bağın koptuğu ve medeniyet iddiasının içinin boşaldığı bir utanç mekânı olarak tarihe kazınmıştır.
Bu skandalın asıl korkunç yanı, yaşanan fiillerin vahşeti kadar, hatta ondan da fazla, etrafını kuşatan örgütlü sessizliktir; çünkü sessizlik burada masum bir susma değil, bilinçli bir politik tutum, sistematik bir örtbas ve ahlaki bir suç ortaklığıdır. Batı’nın dünyaya karşı her fırsatta yüksek perdeden konuşan, insan haklarını evrensel bir ahlak normu olarak pazarlayan gür korosu, bu noktada ansızın fısıltıya, ardından neredeyse mutlak bir suskunluğa dönüşmüştür.
Bunun nedeni açıktır: Fail sıradan biri değildir; fail birey değil, sermayedir; fail tekil bir aktör değil, devlettir; fail gizli bir suçlu değil, ağdır. Daha da önemlisi fail, kendisini yargılayacak olan hukuki, siyasal ve kültürel mekanizmaların bizzat sahibidir. Bu nedenle burada bir “adalet krizi”nden değil, adaletin mülkleştirilmesinden söz ediyoruz. Tam da bu noktada Batı, kendi sonunu yüksek sesle ilan etmese bile, sessizce seyretmektedir; çünkü burada çöken yalnızca bir dava ya da birkaç kurum değil, insan hakları, akıl, ilim, ilerleme ve gelişim söylemiyle kendisini insanlığın öncüsü ilan eden bir medeniyet anlatısının bütünüdür. Bu olay, Batı’nın düştüğü ahlaki çukurun taşmasını, yıllardır örtülen, makyajlanan ve evrensel değer ambalajıyla sunulan pisliğin artık gizlenemez hâle gelmesini göstermektedir.
Burada etik tükenmiştir; çünkü etik, yalnızca zayıfı koruduğu sürece anlamlıdır ve Batı, en savunmasız olan karşısında susmayı seçmiştir. Bu noktadan sonra Batı’nın herhangi bir ahlaki eylemin, insan hakları çağrısının ya da evrensel değer iddiasının savunuculuğunu yapabilmesi teorik olarak da, sosyolojik olarak da mümkün değildir; zira ahlak, seçici olduğunda ahlak olmaktan çıkar, ideolojiye dönüşür. Tarih zulüm, şiddet ve sömürü örnekleriyle doludur; ancak çocuk kız bedenleri üzerinde sapkınlığın adeta bir “el kitabını” yazan, bunu servet, iktidar ve prestijle koruma altına alan bu elit canavarlaşma, tarihin gördüğü en çirkef, en aşağı ve en savunulamaz olaylardan biri olarak kayda geçmiştir. Bu suçun üstünü hiçbir retorik, hiçbir hukuki manevra, hiçbir medya manipülasyonu örtemez; çünkü burada örtülmeye çalışılan şey yalnızca bir suç değil, bir medeniyetin ahlaki iflasıdır.
Batı, başka coğrafyalarda ahlak, insan hakları ve hukuk dersi verirken; kendi merkezinde çocuk bedenleri üzerinden kurulan bu kirli iktidar ağını ya “komplodur” diyerek küçümsemiş ya da “bireysel suçtur” söylemiyle sistemden bilinçli biçimde koparmaya çalışmıştır. Oysa sorun tam da bireylerde değil, sistemin kendisindedir; çünkü insan bedeni metalaştırıldığı anda, yaşın, rızanın, onurun ve sınırın hiçbir anlamı kalmaz, ahlak piyasa koşullarına teslim edilir. Bu noktada mesele yalnızca cinsel şiddet değildir; bu, insanın ontolojik değerinin inkârıdır. İnsanın tarih boyunca bulduğu en büyük icat ailedir; aile, toplumun güneşi, insanın ilk güven alanı, ahlakın ve merhametin taşıyıcı çekirdeğidir. Ancak burada aile bilinçli biçimde devre dışı bırakılmış, toplumun koruyucu refleksleri felç edilmiş, çocuklar için güven fikri kökünden yok edilmiştir. Bu yalnızca bireysel travmalar üreten bir suçlar zinciri değil; toplumsal dokuyu hedef alan sistematik bir yıkımdır. Bu nedenle burada yaşananı klasik anlamda bir “skandal” olarak okumak yetersizdir; bu, ahlaki düzlemde yürütülen bir savaştır ve bu savaş, nükleer silahlarla değil, aileyi dağıtarak, cinsiyetleri ve sınırları muğlaklaştırarak, çocukları korunaksız bırakarak yürütülmektedir. Bu anlamda ahlaksızlık üzerine kurulu bu saldırı, modern çağın üçüncü dünya savaşıdır. Servetini, iktidarını ve dokunulmazlığını kullanarak ahlaksız, ailesiz, köksüz ve güvensiz bir çağ hayalini normalleştirmeye çalışan; bunu “özgürlük”, “ilerleme” ve “bireysellik” söylemiyle pazarlayan bu elit yapı, yalnızca suç işlememiş, sosyal terörizmi başlatmıştır. Çünkü toplumun en savunmasız halkası olan çocukları hedef alan, aileyi itibarsızlaştıran ve insanı bedene indirgemekle yetinen bu zihniyet, silahsız ama süreklilik arz eden bir terör üretmektedir. Bu nedenle burada karşımızda duranlar yalnızca ahlaksız bireyler değil; insanlığın temel kurumlarına savaş açmış, toplumun geleceğini rehin alan ve bunu ilerleme ambalajıyla sunan aşağılık bir zihniyetin taşıyıcılarıdır.
Bu nedenle Epstein olayı basit bir “skandal”, geçici bir medya gündemi ya da bireysel suçlar toplamı olarak okunamaz; bu olay, modern Batı medeniyetinin kendi içinden ürettiği ahlaki çürümenin resmi raporu, gecikmiş ama inkâr edilemez bir teşhisidir. Batı burada uzun süredir inşa ettiği ahlaki üstünlük iddiasını değil, tersine, evrensel değerler söylemiyle maskelediği ahlaki iflasını sergilemiştir. Üstelik bu iflas, tekil bir adaya, marjinal bir çevreye ya da karanlık bir figüre indirgenemez; bankalara, finans merkezlerine, saraylara ve kraliyet çevrelerine, üniversitelere ve akademik yapılara, sanat galerilerine ve kültürel prestij alanlarına, bürokratik koridorlara ve karar mekanizmalarına kadar yayılmış yapısal bir bozulmayı işaret eder. Bu ağın genişliği, suçun münferit değil, kurumsallaşmış olduğunu; ahlaki sapmanın bireysel değil, medeniyet ölçeğinde gerçekleştiğini göstermektedir. Daha da vahimi, bu tablo karşısında susmayı tercih eden, meseleyi geçiştiren, görmezden gelen ya da “karmaşık”, “tartışmalı”, “kanıtlanmamış” gibi söylemlerle etkisizleştirmeye çalışan Batı dünyası, yalnızca edilgen bir seyirci değildir; bu suskunluk, fiilen onaylayıcı bir pozisyondur. Çünkü sosyolojik düzlemde sessizlik, tarafsızlık değil; güçten yana saf tutmaktır. Bu nedenle Epstein olayı karşısında sessiz kalan Batı kurumları, medyası, entelektüelleri ve siyasal yapıları da bu psiko-sosyal terörizmin dolaylı destekçileri hâline gelmiştir. Zira terör yalnızca eylemi yapanlarla değil, eylemi görünmez kılanlarla, normalleştirenlerle ve unutturanlarla da işler. Epstein dosyası, tam da bu yüzden, yalnızca geçmişe ait bir suç dosyası değil; Batı’nın bugününü ve geleceğini belirleyen derin bir medeniyet krizinin belgesidir.
Bugün bu olaya karşı susan her entelektüel, yalnızca korkaklık sergilemiş değildir; bu suskunlukla birlikte suçun uzantısı, hatta işlevsel bir parçası hâline gelmiştir, çünkü burada sessizlik masum bir çekilme ya da metodolojik temkin değil, bilinçli bir örtbas dilidir. Entelektüelin görevi iktidarı rahatlatmak değil, hakikati rahatsız edici kılmaktır; oysa bu dosyada Batı’nın düşünce üreticileri, akademisyenleri, sanatçıları ve kanaat önderleri rahatsız etmeyi değil, unutmayı tercih etmiştir. Bu tercih, etik bir tutum değil, sosyolojik bir saflaşmadır.
Epstein dosyası bu nedenle kapanmış değildir; yalnızca kapatılmak istenmiştir. Dosyanın hukuken sonuçlanmaması ile kamusal vicdandan silinmeye çalışılması arasındaki fark, Batı’nın ahlaki portresini bütün çıplaklığıyla ele verir. Kapanan bir dosya adaletin işlediğini ima eder; kapatılmak istenen bir dosya ise adaletin iktidar tarafından yönetildiğini gösterir. Burada hakikat yenilmemiş, yalnızca ertelenmiş; suç ortadan kalkmamış, yalnızca görünmez kılınmaya çalışılmıştır. Bu görünmezlik operasyonu, medya gündemleriyle, akademik mesafecilikle, “kanıt”, “karmaşıklık” ve “hukuki süreç” söylemleriyle beslenmiş; böylece etik bir felaket, teknik bir ayrıntıya indirgenmiştir. Tam da bu noktada Batı’nın ahlaki krizi derinleşir: Çünkü bir medeniyet, en ağır suçlar karşısında bile hakikati savunamıyor, suskunluğu rasyonellik olarak sunuyor ve vicdanı prosedüre kurban ediyorsa, artık ahlaki üstünlük iddiasında bulunamaz. Epstein dosyası, bu anlamda yalnızca bir suç ağını değil; suskunlukla örülmüş bir entelektüel iflası da ifşa etmektedir.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 

Tartışmanın odağı ne olursa olsun, en önemli mesele mağdurların adalet ihtiyacı. Cezasızlık bittiğinde ancak “medeniyet” iddiası anlam kazanır.