blank

Oruç Tutan Bir Şehir

MEHMET SAİT YAKUT

MEHMET SAİT YAKUT
Oruç Tutan Bir Şehir
 
Yeşil elma kokuyor aç nefesi bu şehrin…
 
Hevenginde tedirgin bir hurma kadar yaşlı, yorgun gözlerindeki kahvelik derin… 
 
Kendini itikâfta unutmuş, serapa secde… 
 
Naimâ gözleri giryân, çilekeş sesi nalân geliyor, azabı mukaddesle çürüyen peygamberin.
 
Kurt düşmüş yarasıyla yürüyor Eyyûb, yürüyor kapısına göklerin… 
 
Kendini kan izinde bulan kalbi kanamalı bir şehir, Urfa!
 
Oruç tutmuş sahursuz, oruç tutmuş susamış… Bin duayla paralanan, dudakları çatlamış…  Yorulmuş, kederinin duvarına yaslanmış…
 
Ne çok hikâyesi var bu divane şehrin.
 
Ne çok hüznü var minare gözlerinde boynu bükük abid güvercinlerin.
 
Ne çok hürriyet bahşedilmiş göldeki balıklara.
 
Ve ne çok peygamber mührünü basmış bu kadim topraklara…
 
İşte;
 
Kırba kırba süt taşıyor bir ceylan seğirterek. Az öte de kundaksız aç bekliyor bir çocuk. Gün batıp üstüne ay doğuyor hükümsüz. Ve rüzgâr ılık ılık yüzüne efildiyor.
 
Kuşkusuz adımlarla yerleri döve döve, çılgın bir yangın yalazından silkinip gelen adam, bağdaş kurup oturuyor sofranın en başına. “Kim?” demeden “İbrahim” diyorlar, yanında İsmail’i, boynu tereddütsüz gelmiş kurbanlık kıvamına…
 
Nemrut'un tanrıları az ötede paramparça yatıyor. Birbirine küs kalmış mancınık sütunları, birkaç binlik yıl geçmiş ayıptan yüzleri yok, çaresiz bir utancı ayaküstü taşıyor.
 
Yüzünde ağrıkesici bir tebessümle sabûr, yarasında kurt besleyen bir adam yaklaşıyor. “Ben” diyor, “bu çileyle hakka yakın olmuşum”, oturup umarsız kalpleri efsunluyor. Yüklenmiş çilemizi Eyyûb gidiyor.
 
Mezarından sürgün bir adamın büyüdükçe büyüyor gölgesi, yürüyor üstüne üstüne şehrin.
 
Gözleri alev kapanı.
 
Ne yıldırımlar düşürüyor bilseniz bakışlarındaki şerare…
 
Yan durmuş gövdesinden sola dönüp bakıyor.
 
Çatlıyor bin yerinden granitten lahitler.
 
Alnında bir kavganın kılıçları şakıyor.
 
Heybeti gaybî… Uçurumlara dağ deviren bir sedanın sayhası, kertiyor Nemrut'un burçlarını…
 
Bastığı yerde kopan zelzelenin enkazı, cüruf cüruf üstümüze devriliyor…
 
“Ben” diyor, “adının sahibiyim”
 
“Ben” diyor, “bir zindan yazıtıyım, her asrın üstünde güncellenen…”
 
“Ben” diyor, “Mücadelenin ilmiyim”
 
Kürt bakışlı, kaftanı kefen bezi, ak puşusu namus, gözleri kartal bu adam “kim?” diyorum.
 
“Ben” diyor, “Bu topraklardan naşı sürgün edilmiş hakka mülteci bir kulum”
 
“Ben” diyor, “göze nur kalbe şuur veren bir davanın neferiyim, ben adının sahibi Saidim, Said-i Nursi”
 
Devriliyor müstahkem nizamı içimdeki putların.
 
Bin kez ölüyorum, tek başıma, bir toplu mezar olup kendime gömülüyorum…
 
Yine de yeşil elma kokuyor aç nefesi bu şehrin.
 
Sahursuz ve İftarsız kalbiyle saim…
 
Şimdi ezan okunuyor Halil-ûr Rahman'da.
 
Tüm şehir namaz kılıyor arkasında İbrahim peygamberin.
 
Ben aç kaldım, orucu şehir tuttu.
 
Ben uyudum, şehir namaza kalktı.
 
Halilî bir seda yükseldi sahur vakti;
 
Allahu Ekber…
 
 
 
_______________________________________________________
Mehmet Sait Yakut’u Rahmetle ve Özlemle Anıyoruz | Asanatlar
 
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir