HAYRETTİN TAYLAN
Kaosun Organizasyonu Kültürün Cehennemi
TÜYAP Kitap Fuarı
Bu ülkede bir şey “en büyük” diye anılıyorsa, büyük olasılıkla en kötü planlanmış olandır. TÜYAP Kitap Fuarı bunun tipik örneğidir. Evet, büyüktür. Kalabalıktır. Gürültülüdür. Ama kültürle, kitapla, okurla, akılla ve mühendislikle en ufak bir bağı yoktur. Ortada bir kitap fuarı değil; yönetilemeyen bir kaos, organize edilmiş bir karmaşa, resmî onaylı bir kültür rezaleti vardır. Bu ülkede “en büyük” etiketiyle pazarlanan her şeyde olduğu gibi TÜYAP Kitap Fuarı’nda da büyüklük, niteliksizliğin makyajına dönüşmüş durumdadır; metrekareyle ölçülen bu devasa alan, zihinsel olarak son derece dar bir bakışın ürünüdür. Kitabın sükûnet, düşünce ve derinlik isteyen doğası; bağıran anonslar, yönsüz kalabalıklar, plansız stant yerleşimleri ve insanı yoran bir hengâme içinde boğulmaktadır. Okur, kitapla temas etmeye değil, itilmeye, sürüklenmeye ve yorulmaya gelir hâle gelmiştir. Yazar ile okur arasındaki sahici karşılaşma, bir kültür etkinliği olmanın çok ötesinde, alışveriş merkezini andıran bir gürültü ekonomisine feda edilmiştir. Ne akış vardır ne estetik ne yönlendirme vardır ne düşünülmüş bir mimari. Kültürün mühendisliği yapılmadığı gibi, insan psikolojisi de hesaba katılmamıştır. Kitap, burada merkeze alınan bir değer değil; kalabalığı meşrulaştıran bir aksesuar gibidir. Oysa gerçek bir kitap fuarı, sayıyla değil sezgiyle, metrekareyle değil mana ile, kalabalıkla değil bilinçle ölçülür. TÜYAP’ta ise kitaplar vardır ama kitap iklimi yoktur; yazarlar vardır ama düşünce atmosferi yoktur, okurlar vardır ama okur onuru yoktur. Ortaya çıkan şey bir kültür şöleni değil, kültürün nasıl hoyratça tüketildiğinin resmî belgesidir. Bu yüzden sorun büyüklükte değil; akılda, niyette ve kültürün ne olduğuna dair derin bir cehalettedir.
Bu Bir Fuar Değil, Kontrolsüz Bir Yığındır
Girişten itibaren başlayan düzensizlik, içeride akıl dışı bir hâl alır. İnsanlar nereye gideceğini bilmez. Yayıncılar rastgele savrulmuştur. Salonlar mantıksızdır. Yönlendirme yoktur. Güvenlik zayıftır. Sirkülasyon rezalettir. Bu tablo bir “aksaklık” değil; düpedüz organizasyon yokluğudur. Bir fuar, hele ki kitap fuarı, doğaçlama yapılamaz. Fuar, mühendisliktir. Alan mühendisliği, zaman mühendisliği, insan mühendisliği, kültürel mühendisliktir. TÜYAP’ta ise mühendislik yerine “kalabalık gelsin, ne olursa olsun” anlayışı hâkimdir. Bu bir vizyon değil, bir akılsızlıktır. Bu nedenle TÜYAP’ta yaşanan düzensizlik, tek tek sayılabilecek organizasyon hatalarının toplamı değil; baştan sona yanlış kurgulanmış bir zihniyetin dışavurumudur. Girişten itibaren insanı karşılayan kaos, içeride giderek yoğunlaşan bir başıbozukluğa dönüşür; akış planı olmadığı için kalabalıklar birbirine çarpar, yönlendirme eksikliği insanları rastgele savurur, salonların anlamsız yerleşimi hem okuru hem yayıncıyı yorar. Güvenlik, kalabalığın büyüklüğü karşısında sembolik kalır; acil durum senaryoları yok gibidir, sirkülasyon ise insan psikolojisini hiçe sayan bir sıkışma düzeni üretir. Oysa bir kitap fuarı, yalnızca stantların yan yana dizildiği bir pazar alanı değildir; düşüncenin dolaşımını mümkün kılan, okurla kitabı bilinçli bir mekânsal kurgu içinde buluşturan sofistike bir organizmadır. Alanın nasıl nefes alacağı, insanın nerede duracağı, hangi yoldan hangi düşünceye ulaşacağı önceden hesaplanmak zorundadır. TÜYAP’ta ise bu hesapların hiçbiri yapılmamış; mühendisliğin yerini tesadüf, planlamanın yerini alışkanlık, kültür vizyonunun yerini ise salt sayısal gösteriş almıştır. “Kalabalık olduysa başarılıdır” anlayışı, kültürü niceliğe indirgeyen ilkel bir bakışın ürünüdür ve bu bakış, kitabı merkeze almak yerine onu kalabalığın bahanesine dönüştürür. Sonuçta ortaya çıkan şey bir fuar değil; kontrolsüz bir yığın, akılsızca yönetilen bir insan seli ve kültür adına yapılmış en pahalı ihmaldir.
Öğrencileri Kaosun Ortasına Atmak Kültür Politikası Değildir
En vahim mesele şudur: Bütün okullar aynı anda, plansız biçimde bu alana yığılmaktadır. Binlerce öğrenci, hiçbir pedagojik süzgeçten geçirilmeden, hiçbir saatlendirme yapılmadan, hiçbir güvenlik ve yönlendirme düşünülmeden fuara sokulmaktadır.
Bu çocuklara kitap sevgisi kazandırmak değildir.
Bu çocukları kaosa alıştırmaktır.
Milli Eğitim Müdürlükleri, Bakanlık, organizatörler ve ajanslar bu konuda açıkça sınıfta kalmıştır. Öğrencinin hangi saatte geleceği belli değildir. Hangi kapıdan gireceği belli değildir. Nerede toplanacağı belli değildir. Sonuç: gürültü, itiş kakış, karmaşa ve risk. Bu tablo, basit bir koordinasyon eksikliği olarak geçiştirilemez; doğrudan doğruya kamusal sorumluluğun ihlalidir. Öğrenciyi merkeze aldığını iddia eden hiçbir kültür politikası, binlerce çocuğu aynı anda, aynı mekâna, aynı saatlerde, hiçbir pedagojik planlama yapmadan yığmayı meşru göremez. Bu, eğitsel bir faaliyet değil; çocuk bedenini ve psikolojisini hiçe sayan bir yönetim körlüğüdür. Okul gezisi, öğrencinin yaşına, dikkat süresine, ilgi düzeyine ve güvenlik ihtiyacına göre tasarlanır. TÜYAP pratiğinde ise öğrenci, bir özne olarak değil; “kalabalık kotası”nı dolduran bir istatistik unsuru olarak görülmektedir.
Ortada açık bir planlama boşluğu vardır: saatlendirme yoktur, gruplama yoktur, rehberlik yoktur, dinlenme alanı yoktur, kriz senaryosu yoktur. Öğrencinin hangi yayınevine, hangi yazarla, hangi içerik düzeyinde temas edeceği düşünülmemiştir. Öğretmenler de bu kaosun içine itilmiş, fiilî güvenlik görevlisine dönüştürülmüştür. Çocukların kitaba yaklaşması gerekirken, ilk temas ettikleri şey itiş kakış, bağırış ve bunaltıdır. Bu deneyim, kitap sevgisi üretmez; kalabalık fobisi üretir, kültürle mesafe üretir.
Burada asıl sorun “iyi niyet” değil, akıldır. Kültür organizasyonu niyetle değil, planla yapılır. Milli Eğitim Müdürlükleri’nin, Bakanlığın ve organizatörlerin bu süreci eşgüdüm içinde tasarlayamamış olması, kültürel bir eksiklikten ziyade yönetsel bir ayıptır. Çünkü riskler öngörülebilirdi, çözümler biliniyordu, örnekler dünyada mevcuttu. Yapılmayan şey, bilmemek değil; ciddiye almamaktır. Öğrenciyi kaosun ortasına atıp buna “kültür faaliyeti” demek hem pedagojiyi hem kamusal aklı aşağılamaktır.
Bu sorumsuzluk kültürel değil, yönetsel bir ayıptır.
Okur İçin Bir Cehennem Alanı
Şunu açıkça söyleyelim: Eğitimli, bilinçli, kitabı arayan bir okur için TÜYAP bir fuar değil, cehennemdir. Kitap bakamazsınız. Düşünemezsiniz. Karşılaştırma yapamazsınız. Yazarla konuşamazsınız. Söyleşi dinleyemezsiniz. Çünkü her yer bağırış, her yer kalabalık, her yer keşmekeş. Kitap, sessizlik ister. Dikkat ister. Seçme zamanı ister. TÜYAP ise okura şunu dayatır: “Ya bu kaosa katlanırsın ya da defolup gidersin.”
Bu ortamda okur, bir kültür öznesi olmaktan çıkarılıp dayanıklılık testi verilen bir kalabalık unsuruna indirgenmektedir. Kitapla kurulması gereken mahrem ve dikkatli ilişki, sürekli çarpılan omuzlar, yükselen sesler ve yönsüzlük içinde parçalanır. Okur durup bir kapağa bakamaz, iki metni zihninde tartamaz, bir yazara soru sormak için düşüncesini toparlayamaz; çünkü mekân buna izin vermez. Söyleşiler dinlenmez, yalnızca maruz kalınır; imza kuyrukları bir karşılaşma alanı değil, sabır sınavıdır. TÜYAP’ın fiilî mesajı nettir: Okuma edimi değil, tüketim akışı esastır. Oysa kitap, aceleye gelmez; kitap, zihnin ritmini ister. Bu ritmi bozan her düzen, okura değil, okuma eylemine düşmandır. Kültürün görevi insanı sakinleştirmek, derinleştirmek ve düşünmeye çağırmaktır; burada yapılan ise tam tersidir: zihni gürültüyle bastırmak, dikkati dağıtmak ve okuru kaçmaya zorlamak. Bu nedenle mesele sadece konfor değil, ilkeseldir. Okuru düşünmeyen bir kitap fuarı, adında “kitap” geçse de kültüre hizmet etmez; kültürü hırpalar. Bu, organizasyon hatası değil, doğrudan doğruya kültür düşmanlığıdır.
Bu, kültür düşmanlığıdır.
Söyleşiler Düşünce Değil Gürültü Üretimi
Sözde söyleşiler yapılır. Ne ses sistemi düzgündür ne mekân uygundur ne dinleyici profili bellidir. Yazar konuşur, kimse duyamaz. Okur dinler, anlamaz. Bu, entelektüel etkinlik değil; kültürel tiyatrodur. Görüntü vardır, içerik yoktur. Bu sözde söyleşiler, düşüncenin kamusal dolaşıma girmesi için tasarlanmış etkinlikler olmaktan çok, yapılmış olmak için yapılan birer dekor unsuruna dönüşmüştür. Ses düzeni yetersiz, mekân akustik olarak uygunsuz, çevresel gürültü kontrolsüzdür; konuşmacının cümleleri daha havada dağılırken, dinleyici zihninde bir anlam bütünlüğü kuramaz. Söyleşi, karşılıklı düşünsel temas gerektirir; burada ise tek yönlü, kopuk ve zoraki bir monologdan ibarettir. Dinleyici profili belirsizdir, kimse neden orada olduğunu tam olarak bilmez; yazar konuşur, okur ayakta kalmaya, sesleri ayıklamaya, kalabalığın içinde tutunmaya çalışır. Ortaya çıkan şey entelektüel bir paylaşım değil, “etkinlik varmış” izlenimi üreten bir kültürel tiyatrodur. Görüntü vardır, sahne vardır, afiş vardır; fakat içerik, dikkat ve derinlik yoktur. Düşünce sessizlik, odak ve asgari bir saygı ister; gürültü içinde yapılan her söyleşi, düşünceyi üretmez, yalnızca tüketir.
Bu Saçmalık Normalleştirilemez
Bu kadar berbat bir sistemin yıllardır sürüyor olması daha da vahimdir. Demek ki kimse hesap sormamaktadır. Demek ki yayıncılar ses çıkarmamaktadır. Demek ki kültür insanları bu rezaleti kabullenmiştir.
Hayır.
Bu saçmalık normal değildir.
Bu kaos kader değildir.
Bu düzensizlik “büyüklük” değildir.
Bu tabloyu “alışılmış” ya da “kaçınılmaz” diye sunmak, bizzat sorunun parçası olmaktır. Yıllardır aynı aksaklıkların tekrar ediyor olması bir gelenek değil, kurumsal bir çürümenin göstergesidir. Bir sistem kötü işliyorsa ve buna rağmen devam ediyorsa, burada yalnızca organizatörlerin değil; susan, uyum sağlayan ve menfaatini bozmamak için eleştirmeyen herkesin payı vardır. Yayıncıların sessizliği, kültür çevrelerinin konforu, “nasıl olsa düzelmez” teslimiyeti bu yapıyı beslemektedir.
Normalleştirilen her kaos, zamanla meşrulaşır; meşrulaşan her bozukluk da “büyüklük”, “gelenek”, “marka değeri” gibi süslü kavramların arkasına saklanır. Oysa burada büyüklük yoktur; ölçekle orantısız bir akılsızlık vardır. Bu bir kader değildir, çünkü planlanabilir, düzeltilebilir ve yönetilebilir bir alandan söz ediyoruz. Bu bir zorunluluk değildir, çünkü dünyanın her yerinde kitap fuarları sessizlik, yönlendirme ve okur merkezli tasarımla yapılabilmektedir.
Asıl tehlike şudur: Bu düzensizlik eleştirilmedikçe, bir sonraki kuşak için “doğal” hâle gelir. Kaos, kültürün normuymuş gibi öğretilir. Oysa kültür, düzen ister; düşünce, mesafe ister; kitap, ciddiyet ister. Bunların olmadığı yerde yapılan şey kültür faaliyeti değil, yalnızca kalabalık yönetememektir. Bu saçmalık ne normaldir ne de kabul edilebilir.
Bu Fuara Ya Akıl Getirilir Ya da Ciddiye Alınmaz
Bu hâliyle TÜYAP Kitap Fuarı:
• Öğrenciye zarar verir
• Okuru kaçırır
• Kitabı değersizleştirir
• Kültürü kalabalıkla boğar
İstanbul’un akıl sahipleri, kültür insanları, yayıncıları ve yetkili kurumları bir araya gelip bu rezalete son vermelidir. Gerçek bir fuar mühendisliği kurulmalıdır. Aksi hâlde yapılacak en doğru şey şudur: Bu kaosa öğrenci göndermemek, bu kaostan kitap almamak ve bu kaosu teşhir etmektir. Bu noktada yapılması gereken, iyi niyetli temenniler değil, açık ve bağlayıcı bir irade ortaya koymaktır. İstanbul’un kültür çevreleri, akademisyenleri, yayıncı birlikleri ve yetkili kamu kurumları, bu yapısal bozukluğu artık “idare edilebilir” saymaktan vazgeçmek zorundadır. Gerçek bir kitap fuarı; alan planlaması yapılmış, ziyaretçi akışı hesaplanmış, öğrenci grupları saatlendirilmiş, söyleşi mekânları akustik ve işlevsel olarak tasarlanmış bir kültür organizasyonudur. Bunun adı fuar mühendisliğidir ve olmadan yapılan her etkinlik, yalnızca kalabalık üretir.
Eğer bu irade ortaya konulmayacaksa, okurun ve eğitimcinin sorumluluğu başlar. Öğrenciyi bilinçsizce bu kaosa taşımamak, okuru tüketici kalabalığın parçası hâline getirmemek ve bu düzensizliği açık biçimde teşhir etmek meşru ve gerekli bir tavırdır. Kitap, kendisine saygı duyulmayan bir ortamda yücelmez; aksine değersizleşir. Kültürü savunmak bazen katılmakla değil, bilinçli biçimde uzak durmakla mümkündür. Bu yüzden mesele bir fuarı eleştirmek değil, kültürü koruma iradesini diri tutmaktır.
Çünkü kitap, bu muameleyi hak etmez.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
