Çok Sezen Bilir

SATILMIŞ ÜMİT ÇETİNKAYA Çok Sezen Bilir

SATILMIŞ ÜMİT ÇETİNKAYA
Çok Sezen Bilir
 
Gezmek hayatımızın vazgeçilmez unsurlarından biri takdir edersiniz. “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir?” sorusunun da hayli ilginç bir sual olduğunu da kabul ediyorum. Zaten çok okuyan bir insanın dünyayı da okuyabilmesi için de “gezmek” fiilinin icat edildiğini düşünüyorum.
 
Ayrıca, önümüzde bir Evliya Çelebi gibi bir örnek var. Bu “Şefaat” yerine “Seyahat” diyen gezgin çelebinin “Seyahatnamesi” var örneğin. Gezdiği yerleri çok iyi gözlemleyip oraları okumayı başarabilmesi ve sonucunda bu değerli birikimi yazıya dökmesi ve geleceğe sunması takdire şayan bir durum gerçekten. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi gerçekten ecdattan evlada çok iyi bir yadigâr. Söyleyecek önemli sözleriniz varsa, onu bir yerlere uçamadan yazı kafesine koymanız yine yazı dünyası için önemlidir.
 
Peki, her gezen bilir mi? Bu soruya verilecek cevabın; kişinin ya da topluluğun gezme amacının ve niyetinin ne olduğunda saklı olduğunu düşünüyorum. Herkesten, gezdiği ya da bulunduğu yeri bilecek, bunu yazacak ve nesillere bırakacak diye de bir zorunluluk beklemek de yersiz değil mi? Her gittiğimiz yere orayı gezme ve sezme amaçlı gitmediğimizde ortada zaten. Bir de işin belgesellendirme boyutu da var ve bu olay bazen gezme işinin kendisinin bile önüne geçebiliyor. Fotoğraf gerçekten de büyük bir icat. Bir ânınızı, anınız yapıyor ve geleceğe saklıyorsunuz. 
 
Görev icabı Doğu’daki bölgeleri gezmek ve bunları seyahat yazıları çerçevesinde değerlendirmek fırsatı da bulabildim. Eğer oraları gezmemiş, hatta gezememiş olmaktan ziyade belki de bunun üzüntüsü beni kavurup yakacaktı. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.” düsturunca sekiz günlük bir sürede, hele de Ramazan ayında oruca halel getirmeden, oraları görebilmek ve bu ferahlık size de ferahlık ve esenlik versin diye de sizlere aktarabilmek güzel şey doğrusu.
 
Gezmeyen insanlarla gezen insanlar arasında büyük bir fark olduğunu da belirtmek isterim. Gezen insan sezer, sezgileri gelişir; gezen insan feraha erer. Büyükannem şöyle bir söz sözlerdi başımızı ağrı tuttuğunda: “Dışarı çık yavrum, şöyle bir dolaş gel! Kimisini el alır, kimisini yel alır.” Geçmiş ne kadar güzel sezmiş bazı şeyleri. Hatta bunu hayat düsturu haline getirebilmişler.
 
Yaşamda birçok şeyi iyi sezen insanlar, bazı olaylara sazan gibi atlamazlar. Önce kırk kere düşünüp aksiyona öyle geçerler. İnsanların kırk yaş kritizasyonu da bu doğrultuda değerlendirilebilir. Hakikaten 40-Yaş, Cahit Sıtkı’nın 35-Yaş’ı kadar, belki de ondan daha da önemli bir kırılma noktasıdır insanlar için.
Farklı bir noktadan bakıldığında; şiir yazabilen insanlar da önsezileriyle hareket edip her şeyi yaratan Yüce Yaratıcı’dan ilk dizeyi duyumsamak ve kâğıda dökmekle görevlidirler. Bu hesapsız ve kitapsız bir zevk-i şahanedir. Ancak tadına varabilenler bunun fehimine ulaşabilirler.
 
Bu yazımı da Yeni Türkü müzik grubunun 2012’deki “Şimdi ve Sonra” isimli albümünden bir şarkı sözüyle bitiriyorum:
“Seni yerlerde göklerde bulamazlarken / Bende gizli olduğunu sezenler olmuş / Dumlu dumluymuşsun yüreğimde / Kımıl kımılmışsın bileklerimde / Türkü olmuşsun, umudummuşsun / Ellerimde gözbebeğimde / Aramızda dağlar yollar yıllar var iken / Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş / Sargın yaprakmışım dallarına / Yangın toprakmışım yağmurlarına / Türkü olmuşsun, umudummuşsun / Sevdama yarınlarıma.
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir