blank

Bir Romeo Masalı

blank

İSA KARATEPE
Bir Romeo Masalı
 
Hatırlıyor musun?
 
Seninle ilk karşılaştığımızda cayır cayır ortalık yanmıştı.
Güzelliğini görünce deli gibi kalbim dörtnala fırlayıp sonra frenleyememişti de kendini; kalbine çarpıp şangır şungur dağılmıştı ayaklarının önüne.
 
Eğilip toplayacaktım parçalarını yüreğimin, gözün gözümde kilitlenmiş ve ben yardıma muhtaç hale gelmiştim, eğilemedim.
Bu benim ilk kazamdı ve suni teneffüse bile zaman kalmamıştı. Sana bir sır vereyim, dünya böyle bir kazaya daha hiç rastlamamıştı.
Sonra gülümsedin birdenbire, biliyordum ki acemiliğime gülüyordun.
Biraz mahcup bir halde, yüzümün kızartılarını saklarken, yavaş yavaş sen yanıma gelmiştin.
 
Ve o ilk kelimen; “Merhaba…”
Aman Allah’ım, merhaba dedi bana, duydunuz mu?!
 
İnanamıyorum, kulaklarım çınlıyordu, bir anda çıldıran çizgi film kahramanları gibi çenem yere yapışmış, kafamın üstünde sek sek oynuyordum çevrende.
Kendime geldiğimde titrek bir sesle ancak cevap verdim, “Merhaba!”
İçimden farklı bir gezegende yaşadığına dair şüphelerim vardı, ya da seni ailen farklı bir kalıpla yetiştirip, sonra o kalıbı kırmıştı.
Tüm bunları düşünürken “Yürüyelim” dedin, “Evet” dedim bir anda demesine de, yine şüphelendim.
 
Ya uzak bir gezegende yaşıyorsan?
Yürüyerek yarım saat alır mı orası?
Dönüşte ya yolu bulamazsam?
Tüm bunları düşünürken, bowling topu gibi kafamın içindekileri dağıtan o cümle her şeyi silmişti.
“Senden çok hoşlanıyorum”
 
Bu kelime sihir gibi bir şeydi! Bir anda yüreğimizin kraliyet sarayında, Johann Strauss’un Tales From The Vienna Woods parçası çalıyor ve ağır çekimde bakışlarımız vals yapıyordu.
 
Senden çok hoşlanıyorum…
 
Senden çok…  
 
Senden…
 
S…
 
Sanki içime bir çiğ damlası düşüp titretmiş, baharlar bu kelime hatırına serilmişti yolumuza. Sanki çiçekler kar gibi yağıyordu başımıza, bir kuş tutup ellerimizden uçurmuştu sanki gökyüzüne.
O seni ilk evine bıraktığım günü hatırlıyor musun?
 
Sanki uzun yıllar öncesinden tanışıp âşık olmuş, ayrılamamıştık. Bir türlü elin kapıya gitmiyor, bana bakıyordun. Ben de içimden dualara başlamıştım, biraz daha beklemeni istiyordum, yüzüne uzun uzun bakmak…
 
On beş dakika öylece birbirimize bakmıştık, belki de yaklaşan araba sesi olmasa sabaha kadar bakışırdık.
Sonra sen parmaklarının ucunu öptün ve bana atarmış gibi yaptın, ben öpücüğü havada yakalayıp ağzıma atarmış gibi yapıp, yuttum.
Sen eve girdin, ben gecenin ıssız sokaklarında yola koyuldum.
Hafif yağmur yağıyordu ve ben Frank Sinatra’nın Singing In The Rain parçasını mırıldanarak deli gibi ıslanıyordum.
Sabaha kalkamayınca hastalandığımı ev halkı anlamış, nane limon kaynatmışlardı, bense yüksek ateşten hala şarkı söylüyordum.
Hatta bir ara anneme “Aney Frank amcanın şarkısı bu, bildin mi kız” dedim.
 
Annemin kafasında soru işaretleriyle dolu o şaşkın bakışını hatırlıyorum.
“Bildim, bu bizim köyde karşı evde oturan Süleyman’ın oğlu değil mi?” diyerek beni oldukça şaşırtmıştı.
Sahi nereden bildi!
 
Her neyse, fazlasına hastalığım müsaade etmediği için artık üstelemedim ve o gün güzel bir uyku çektim.
Ertesi sabah annemi elinde telefonum beni uyandırmıştı.
 
“Frank amcanın kızı seni arıyor” diye telefonu bana uzattı.
Anlamıştım, bu sendin.
“Bebişim nasılsın?” Ne oldu merak ettim, kıyamam sana, beni korkuttun, neyin var gibi beş dakikada tüm güzel kelimeleri sarf etmiştin, bense kanatlanıp uçmuştum.
Bu laflardan sonra, bir ömür yağmurlarda dolaşıp hastalanmayı da kafaya koymuştum.
 
Ulan hasta olmaz mıyım ben sana be.
Annem hemen atıldı lafa “Tövbe, tövbe!”
 
Sonra hatırlıyor musun? O gün buluşup, kentin loş ışıklı parkında oturup geleceğin temellerini çiziyorduk. Sen eve dönünce krallar gibi karşılayacaktın beni, ben de her akşam o çok sevdiğin çikolatalarla seni kandıracaktım.
Zaten şimdiden alışmıştın.
 
Telefon edip uğramamı istediğinde; ben sorardım sana hayatım ne istiyorsun.
 
Sen hemen aynı çikolatayı ima ederek “Bitter” diyordun.
 
Bihter mi?
 
Yok, elinin körü.
 
Ve hiçbir zaman bu masalın bitmemesini diliyordum.
Artık her günüm Beethoven’in Elise parçası tadında gidiyordu. Şarkılar her anımızda bir mühür gibi mutluluğumuzu simgeliyordu.
 
Hatırlıyor musun? Bazen annemleşir, “Evet Sinatra bizim köyde oturuyor” derdin ama bilmiyordun, Frank amcanın kızı sendin.
 
Yıllar sevgimizden hiçbir şey eksiltmemişti, seninle gurur duyuyordum, zorlu dünyada kolayımdın, tek sevdiğimdin, benliğimde bir ömür hayatı başlatan o güzel kelimen vardı “Merhaba…” işte onun gibi bir şeydin.
Hayalimizdeki gibi, her akşam sana çikolata alıyordum, sonra unutmuş gibi yaptığım ve beni uzun süre kapıda bıraktığın zamanlarına kızmıyorum.
 
 
 “Bebişim aç kapıyı, vallahi aldım işte bak!”
 
“Konuşsana çikolata”
 
“Hayatım kapıyı açarsan, gerçekten görürsün, bu konuşmayan çok tatlı bir çikolata”
Sonra kapı yavaşça açılır, önce eller uzatılır, çikolatayı verince boynuma atılırdın.
Elbiselerimi bir kenara bıraktıktan sonra kedi gibi, sana çaktırmadan mutfağın yolunu tutardım.
 
Sen de her defasında, tencerenin başında beni yakalardın.
“Evet, yine sevdiğim o yemek” derdim “Aman Tanrı’m bu kadın deli!”
 
“Böyle giderse beni şişman bir şarkıcıya döndürecek” ne de olsa şarkıcının o tatlı kızıydı, değil mi?
 
… … … … … …
 
Hoop evladım uyan…
Dünyadan marsa aloo!
Kalk işe geç kaldın.
Tamam anne…
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir