blank

Hızlı ve Talihsiz 8 Nisan

blank

MERVE CAN
Hızlı ve Talihsiz 8 Nisan | ÖYKÜ |
 
Şehriye okuldan eve dönüyordu. Yeni aldığı değer abidesi iki kalemini gün boyu elinden bırakmadı. Babasından habersiz evi ipoteklemişti bu kalemler için. Yüreği tıka basa mutlulukla dolup taşıyordu. Ağzında dolanıp duran şarkı keyfine keyif katarken o, masmavi gökyüzüne bakıyor, oksijeni iliklerinin dar aralıklarına kadar çekiyordu. Kollarını açtı ve ılık ılık esen, tatlı rüzgarın onu uçurmasını istermiş gibi durdu. Tam bu sırada elindeki yeni kalemine sinek çelme taktı ve kalemi logar kapağının aralıklarından aşağı düştü. Kolları havada kalan Şehriye, kaleminin arkasından bakakaldı. Mutlu kareyi bozan talihsizlik onu çığrından çıkartmıştı. ‘Neden! Neden! Bir günüm mutlu geçse ne olurdu?! Her şey neden beni buluyor! Daha  kötüsü olabilir mi?’ Lafını bitirir bitirmez yanında duran çöp kutusu sanki ‘Dur bakalım, acele etme!’ der gibi tıkırdadı.
 
Şehriye susup fareyi anımsatan hızlı ve tedirgin hareketlerle etrafa baktı. Biraz da korkunun verdiği yamuklukla koşarak evine doğru yol aldı. ‘Saçmalıyorum.’ Şizofren gibi etrafına bakıyordu, caddede ondan başka hiç kimse yoktu. Arkasına baktığı sırada bir ambalajın üstüne bastı ve kaydı. Tam da yere birkaç santim kalmıştı ki yaklaşık on sekiz dakika süren çabanın sonunda tüm kaslarını felç ederek düşmemeyi becerdi. Karın ve bacak kaslarını hissetmiyordu. Terlemişti. Oh, dedi ancak yandan gelen araba üstünden geçti.  

Yolculuk devam ediyordu, bu sefer hareketleri fare kadar atik değildi, kulağına sabitlediği aynayla arkayı, yanından ayırmadığı siyah filmli iki araba camıyla yan tarafları kontrol ediyordu. Birkaç adım sonra tedirginlikten ve kuşkudan sıyrılmıştı. Rahat rahat yürüyordu. Eve az kalmıştı. Bir hışırtı duydu, gözlerini yan taraftan akacakmışçasına zorlayarak baktı, kafasını çevirmeden. Sonra kıvrak bir hareketle öne zıplayıp arkasını döndü. Bu, okuldan Sezai’ydi. O da evine gidiyordu. Fakat demin dibine girmiş ne yapıyordu? Şehriye elinde tuttuğu, merhum eşinin acısıyla buruklaşmış, matem tutan yedek kalemini sıkıca kavrayarak havaya kaldırdı. Sivri ucu havayı deliyordu adeta. ‘Bunu mu almaya çalışıyorsun? Hepiniz bunun peşindesiniz biliyorum! Alamayacaksınız, nereden aldığımı da söylemeyeceğim! Beni konuşturama…’ Gereksiz savunmasını bitiremeden Şehriye’ye yıldırım çarptı, kül olarak kalemiyle yere düştü. Sezai, “Ben sana kenardan git. Bugün yıldırım tehlikesi var, diyecektim.” dedi ve sürüne sürüne gitti. Şehriyenin kül yığınlarından ‘faooll’ sesi duyuldu. 

Eve iki sokak kalmıştı. Başka bir şey olamaz artık diyordu içinden. Eve yaklaştıkça peşimi bırakır uğursuzluklar. Her adımında bakış yönünü değiştiriyordu. Bir şey fark etti ve olduğu yerde durdu. Yer çok yumuşaktı, sanki ıslaktı da. Kafasını eğdi ve bataklıkta olduğunu gördü. Off! Elini yüzüne çarptı. Önünden geçen 89 yaşındaki yürümeyi unutmuş komşusu Roket Beye, “Burada daha önce bataklık mı vardı?” dedi. Roket Bey, “Yakaladım işte! Kemerlerimin tokalarını çalan sensin demi! Benden kaçmaz!’ Ardından kendi, çekilemez dansını yaptı: kollar ileri geri, bacaklar çapraz vee şak şak. Final hareketi geliyor, havada iki kez takla atıp bacaklarını 180 derece açarak yere kontrolsüz ve sertçe iniş yaptı. Hareket etmiyordu, öylece bakıyordu. Şehriye el salladı: “Hey, ne oldu? Doktor sana ani hareket bile yapma demedi mi?” Yaşlı adam, “Yapmamam gerekirdi evet ama pişman değilim. Yine olsa yine yaparım.” dedi ve ıh uh ah sesi çıkararak, elleriyle yürüdü. Şehriye, bu iş artık  gurur meselesine dönüştü, dedi.

Son bir sokak kalmıştı. Dikkati son derece keskindi. Gözleri şahin gözünü andırıyordu. Nefes bile almıyordu. Burnu kocaman oldu, dişlerini sıktı, göğsünü şişirdi. O anda kesik kesik gülme sesi duydu ve bunun 19 sokak ötedeki bir kadının, komşusunun penceresine domates atmaktan zevk aldığı için güldüğünü anladı. ‘Ah hayır, bu çok geldi.’ dedi ve dikkat kesilen duyularını eski haline getirdi. Evinin kapısını görünce üstünden büyük bir yük kalktı. Temkinli olmaya gerek yoktu, zaten eve gelmişti. Rahat adımlarla eve yaklaşıyordu. Ayağının dibinde bir çıtırtı duydu, yer kabuğu incecik çatlamıştı. Biraz durdu, kendine telkin veriyordu. “Bir şey olmayacak. Sadece sakin olmam lazım. Sakin. Sakin.” Çığlık atıp kendi etrafında dönmeye başladı. Sadece evlerinin önündeki yer kabuğu yarıldı ve magmanın içine düştü. 

Eve girdiğinde annesi onu tanıyamadığı için gözlerine biber gazı sıkmış, halatla ayaklarından tavana asmış, asitli havuza atmıştı. Ta ki biraz gecikmeli de olsa gelenin Şehriye olduğunu anlayana kadar. Olanları anlattı, güzelce banyo yaptı, yemeğini yedi ve yattı. Bugünü tamamıyla unutmuştu. Her şey yolundaydı. Bu sadece bazı şeylerin bir günlük yolunda gitmeyişiydi. Çoğu şeyin. Birçok şeyin. Aslında, her şeyin. Sabah okula giderken yine kalemini eline aldı, paçalarından görmemişlik aka aka okulun yolunu tuttu. Tam yine mutluluk taşıyordu parmak uçlarından ki, yanından geçen kelebek eline tükürdü ve gülerken sıkıca tuttuğu kalemini logar kapağının aralıklarına düşürdü.
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir