blank

Dökülen Zamana Direnç

blank

MERVE CAN
Dökülen Zamana Direnç
 
Vakit öğle. Hayatın en lezzetli kısmı. Bu lezzetin içinde sabahın bi-haberliği özlenir bir de saflığı, berraklığı. Gözümüzü açtığımızdan bu yana ne çok kirlenmişizdir. Dünyadan ruhumuza sıçrayan lekeler başta rahatsız etmiştir. Huzursuzluk getirmişlerdir beraberinde. Sonra dünyaya belenmişizdir farkında olmadan, her nefesimizle. Henüz dünya kokmuyorken yerimizi yadırgayıp çok sorular sormuşuzdur. Anlam verememişizdir bir çok şeye, zamanla yaşayarak anlamlarını kavramışızdır. Özendiğimiz mevzular sıradan bayağı konulara dönüşmüştür. Kusursuz dediğimiz dünyamızın yavaş yavaş kusurlarla dolu olduğunu fark ederiz. Bir an önce öğle gelsin istenir. İkindi buna anlam veremez. Sabah geçmek bilmez. Bu vakitlerde hiç geçmediği sanılan zaman akşam gelince anlaşılır ki aslında sinsice parmak uçlarından kayıp uzaklaşıyor. Sonra öğlene doğru dalarız bu istirahate kendimizi uyanık sanarak.
 
Nihayet vakit öğle olmuştur. Tüm ihtişamıyla gelmiştir ömrümüzün baharı. Artık insanların gördüğünde şaşıracağı zamanlar gelmiştir. Yeni bir ben vardır aynalarda. Keşfedilecek yeni bir ben doğmuştur kocaman. Böyle meçhul taze çamların mağrur duruşları zedelenemeyecek kadar asil, güneşe meydan okuyacak kadar uzundur. Böylesine dinç çamlar Herkül gücündedir(!) Çamlar akşamı çok uzak görürler. Gece hiç akıllarından bile geçmez. Öğle vakti hayatın en içidir, en curcuna fışkıran cümbüşlü zamanlarıdır. Öğle vaktinin bu güçlü dinamiğinde çamların damarlarında Hebe dolaşır. Bu dinamizmde gerçeklikten koparak, her geçen gün sonumuza uzaklaşırız zihnen. Hiç bitmeyeceği sanılan bu sonsuzlukta soru sormayı bırakırız. Artık bilmediğimiz şey yoktur (!) Böylesine tozpembe bir arafta saniyeler hantaldır.
 
Hantal saniyeler devasa bir atiklikle ikindiyi koyar önümüze. Kimse eğilip almak istemez. Arzuya göre hareket etmeyen kırışıklıklar gelir davet edilmediği halde. Saçlardaki akşamın çağrısından memnun olunmaz. Akrebe Kızılır. Gözden ırak olmayan aynalarla aralar açılmaya başlar, eskisi kadar sık fingirdeşilmez. Yoğun bir tutkuyla ilk uyanış özlenir. Bu özlemin yanı başında, gece hoşnutsuzluk içerisinde hatırlanmaya başlar. Düşünceler akıl ağacında, zaman suyuyla biraz daha ermişlerdir. Hayatın anlamı tamamen kavranmış sanılır. Bir kavrayış olmuştur fakat tamamen değil. İdrak etmeyi kolaylaştıran en büyük etken de bu zamanlarda omuzlara yüklenen işlerin, beraberinde getirdiği sorumluluktur. Artık öğle vaktinin başıboşluğu yerini omuzlara yüklenmiş, taşımakta güçlük çekilen sorumluluklara bırakmıştır.
 
Öğle vaktinin keyfiliği özlenir ikindinin yoğunluğunda. En tatlı müşkülatı, henüz kurulmuş neşat yuvası çekirdeğidir. Onun sıcacık havası, kurulan hayalleri aşan lezzeti, gün geçtikçe artan değeri dünyadaki cenneti olur. Bu cennet zihninin en ücra köşelerine kadar nüfuz etmiştir. Zihin üzerindeki hâkimiyetine karşı şikâyet edilse de, vazgeçilmez olmuştur çoktan. Yerine başka bir şey konulamaz olmuştur farkında olmadan. Kendi bendinden önce düşünülmeye başlamıştır içgüdüler sayesinde. Bu taze cennetin en şirin zamanlarıysa tek çatı altında olduğu günlerdir. Gün geçtikçe fertler arasındaki bağlar zayıflar, çekirdek dağılmaya başlar. Sinsi zaman hissettirmeden bir israfçının sayacı gibi hızla işler.
 
Hiç beklenmeyen akşam gelir nihayet. Kimse ben yaşlı olmak istiyordum demez, kimse yaşlı olmaya özenmez. Bu da hiç şüphesiz geceye yakın sanıldığı gafletinden. Hâlbuki gece akşama ne kadar yakınsa öğlene de o denli yakındır. Bu vakitte vakarlı ve gösterişli çam yavaş yavaş çürümeye yüz tutar. Hebe, çamların parmak uçlarından gençliğini çeker usulca ve alımlı cilt sıyrılınca altından porsumuş bir deri çıkıverir. Gençliğin mimarisi olan Hebe, bir zamanlar emanet verdiği dinamikliği tıkanan nefeslerde geri alır. Öğlene doğru bilediği gözlerdeki keskinliği bir perde ile buğulandırır. Çevik aklın etrafını aşılması zor duvarla örer.
 
Bunca değişimin arasında insan hayatın tüm safhalarını özler. Çocukluğunun saflığını, gençliğinin sağlığını, güzelliğini, orta yaşlarının meşakkatini. En çok da bir zamanlar dağılmamış olan biricik çekirdeğinin parçaları gözünde tüter. Bir arada, huzurlu geçirilen günler yalnızlık içinde anımsanır dolan gözlerle. Çatıyı ayakta tutan kolonlar birer birer uçmuştur uzaklara. Ardında bıraktıkları hatıra kırıntılarıyla hatırlara gelirler sık sık. Yaşlı aciz bu hızla geçmiş olan senaryonun her kısmını tekrar tekrar yaşamak ister akşamleyin. Keşke sakızını çiğner her nefesinde. Belli bir süreden sonra hem fiziken hem manen akşam git gide sabaha benzemeye başlar. Fikriyle, dökülmüş dişleri, tükenmiş saçları, geçimsiz yapısıyla, yürümesindeki zorlukla, acziyetiyle…
 
Nihayet gece gelir ve uyanırız. Bazıları geceden hanımeli ister. Bu kâbustan uyanamamak acı verici olsa gerek. Bu kısa istirahatten uyanmak bazıları için ufak bir çocuğun rüyayla gerçeği ayırt edememesindeki şaşkınlık halidir. Bazıları içinse annesinden bir geceliğine ayrı yatan ufaklığın hasretle sabahı beklemesidir. Değişmeyen şu ki; her aldığımız nefes, burnumuzun ucunda bekleyen geceyi içimize sızdırır yavaş yavaş. Gece bizim içimizdedir aslında; vakit sabah da olsa, akşam da olsa.
 
 
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir