MEHMET TOYGAR ÖZDEMİR
Köprünün Gölgesinde Yaşamak
Aslı Özge’nin 2009 yapımı “Köprüdekiler” filmi, İstanbul’un görünmeyen yüzünü, varoşların sessiz çığlığını ve geçim derdinin gölgesinde şekillenen hayalleri anlatır. 28. Uluslararası Film Festivali’nde ödül almış bu yapım, amatör oyuncularla çekildiğinden olsa gerek gerçeklik duygusunu taşır. Fikret Portakal, Murat Tokgöz, Umut İlker ve Cemile İlker’in yer aldığı film, kurmaca ile belgesel arasında salınan bir anlatı kurar.
Boğaziçi Köprüsü, burada sınıflar arasında kurulamayan bağın, hayallerle gerçekler arasındaki uçurumun simgesidir. Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bu köprü, aynı zamanda yoksulluk ile zenginlik, umut ile çaresizlik arasında kurulmuş bir metafor olarak belirir. Film, bu köprünün üzerinde kesişen ama birbirini tanımayan üç karakterin yani Umut, Murat ve Fikret’in hikâyesini anlatır.
Umut, Taksim-Bostancı hattında çalışan bir dolmuş şoförüdür. Yevmiye ile geçinir. Eşi Cemile, zaman zaman çocuk bakarak aile bütçesine katkı sağlar. Cemile’nin televizyon dizilerinden etkilenerek kurduğu hayaller -deniz manzaralı evler, pahalı kıyafetler, geniş salonlar- evin huzurunu bozar. Umut, bu hayallere yetişemez; çünkü hayal ile gerçek arasındaki mesafe, İstanbul trafiğinden daha sıkışıktır.
Murat, Kayseri’den İstanbul’a atanmış bir polis memurudur. Anadolu’nun içine kapanık kültürüyle büyümüş, büyük şehirde yalnızlaşmıştır. İş dışında gittiği spor salonu ve geceleri internette kız arkadaşı araması, onun sosyal hayata tutunma çabasıdır. Ancak bu çaba, maaşının düşüklüğü ve kültürel uyumsuzluk nedeniyle başarısız olur. Milliyetçi söylemleri, kendini yüceltme çabası, karşısındaki kadınları etkilemez. Para, kişiliğin önüne geçer. Murat’ın yalnızlığı, bilinçaltına işlenir; annesine gönderdiği silahlı fotoğraflar, bir güç gösterisinden çok bir sığınma arzusudur. Kayseri’ye ve annesine duyduğu özlem, İstanbul’dan kaçışın başka bir adıdır.
Fikret, Boğaz köprüsünde çiçek satarak geçimini sağlamaya çalışır. Tahsili yoktur, düzenli bir iş bulamaz. Defalarca Eminönü’nde iş arar, AVM’lerde hırsız muamelesi görür, aşağılanır, ötekileştirilir. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında askerlerin yürüyüşünü hayranlıkla izlerken yüzünde beliren tebessüm, ezilmişliğin telafi arzusudur. Gücün yanında durarak kendine bir yer açmaya çalışır. Bayrak, ezan, bayram gibi ortak değerler, alt sınıfların egemenlerle eşitlenme çabasında birer sembole dönüşür. Bu değerler aradan çıktığında, alt sınıflar yeniden ötekileştirilir.
Filmdeki üç karakterin ortak noktası, sınıf değiştirme arzusudur. Umut, maaşlı bir iş hayal eder. Murat, evlenmek ister. Fikret ise evliliği hayal bile edemez. Umut’un düzenli bir geliri yoktur, Murat’ın maaşı düşüktür, Fikret’in ise hiçbir güvencesi yoktur. Gelecekleri belirsizdir. Her biri, kendi dünyasında endişeli ve kaygılıdır. Birbirlerinin derdini anlamazlar; çünkü anlamaları istenmez. Yönetmenin bu yabancılaşmayı görünür kılması, kitleleri rahatsız etmesi, filmin en değerli yönüdür.
Dindarlık, filmde şekilsel bir yer tutar. Cemile’nin minibüs sahibine kızarken “Bir de hacı olacaklar,” demesi, dindarlığın ahlaktan soyutlandığını gösterir. Murat’ın bira içmeyi günah sayması ama piyango bileti alırken rahatsız olmaması, geniş kitlelerin çelişkisini ortaya koyar. Din, burada bir davranıştan çok bir etiket gibidir.
İstanbul, paranın tek geçerli akçe olduğu bir şehir olarak belirir. Kapitalizmin en görünür olduğu bu mekânda, varoşlar kırsaldan gelenlerin tutunmaya çalıştığı alanlardır. Ne köylü kalabilmişlerdir ne de şehirli olabilmişlerdir. Yoksulluktan şikâyet ederler ama nedenini sorgulamazlar. Kader, tek teselli limanıdır.
Köprü, filmde bir geçiş metaforudur. Alt sınıftan üst sınıfa geçmek, köprüyü geçmek, sınıf atlamak, kurtuluş gibi çağrışımlar yaratır. Umuttur köprü. Zor ama ufukta parlayan bir ışıktır. Ancak bu ışık, çoğu zaman ulaşılmazdır.
Ne Umut’un ne Cemile’nin ne de Fikret’in hayalleri gerçekleşecektir. Bulundukları hâl üzere devam edecek yaşamları. Belki Murat’ın bir Anadolu şehrine tayin çıkacak. Fazlasını elde etme şansları yok. Ancak hepsi de aynı televizyon dizilerini izleyecektir. Orada gördükleri yaşama imrenecekler. Para, ev, tüketim arasında sıkışıp hayal kurmaya devam edecekler.
Eğer başarıyı dürüstlük, alın teri ve dayanışma olarak tanımlarsak, bu karakterlerin başarılı olma ihtimali yüksektir. Ancak kapitalizm, bu değerleri yok etmek zorundadır. Düzen bu şekilde devam edip gidecektir. Memur, işçi, polis, çiçekçi, emekçi, işsiz ölecek… Yerine yenileri zaten hazır. Düzen yeni gelenleri çarkları arasında ezecek. Bu kısır döngü devam edip gidecek. “Sisifos” kaderdir artık.
“Köprüdekiler”, gözden kaçan hayatların, unutulmaya terk edilmiş gerçeklerin filmidir. Her biri, köprünün gölgesinde yaşayan, geçmeye çalışan ama geçemeyen insanların hikâyesidir. Bu hikâye, üç kişiye ait değildir. Üç yüz bin kişiye, üç milyon kişiye, otuz milyon kişiye belki daha fazlasına aittir. Çünkü İstanbul, paranın olduğu kadar da görünmeyen yorgunlukların şehridir.
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
