Feride Taşkoparan ve “Nilüfer Çiçeğim”

Semra Yılmaz

SEMRA YILMAZ
Feride Taşkoparan ve “Nilüfer Çiçeğim”
 
“Telli duvaklı çıktığı baba evine…”
 
“Tanıdığımız en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybetmeyi bilip, kabul ettikten sonra tekrar bir çıkış yolu bulanlardır.” Elisabeth Kubler Ross
 
Bir annenin haykırışıydı aslında… En acı anı. Ölmek isteyip de ölememesi. Canından canın gitmesi… İmkânsızlıklar içinde ciğerinden vurulmaktı… Bir annenin son nefesine kadar unutamayacağı bir iç sesti Nilüfer’in hikâyesi. Genç yaşta kızını kaybeden bir annenin kaleme döktüğü mısraları vardı satırlarında. Ne kelimelerle anlatılır ne de tarif edilebilirdi… Feride Hanım “Nilüfer Çiçeğim” adlı kitabıyla başlamıştı içindeki evlat acısını anlatmaya.
 
Beni en çok etkileyen yazarlardan biriydi Feride Hanım. Sakinliği, duruşu, hayata tutunuşu ile birlikte gözlerindeki o acı tebessümün, ciğerindeki acıyla karışmasıyla merhaba dedi bize. Büyük bir sevecenlikle açtı kapısını Feride Hanım. Peki, kimdi Feride Hanım? Neydi bu “Nilüfer Çiçeğim” adlı kitabın hikâyesi?
 
Feride Hanım, 4 kız kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelir. Eğitimini, Aşıkpaşa İlköğretim Okulu’nda alır. Feride Hanım İç Anadolu kültürüyle yetişir, Kırşehir’e taşınır orada örf ve adetlerine uygun olarak hayatına devam eder.  Fakat Feride Hanımın içinde ise okuyamamak gibi büyük bir ukde kalır. Bunun sebebi ise babasıdır. Cami imamının vaaz verirken ‘Kız çocuğu okutulmaz, günahtır’ cümlesi babasını çok etkiler. Bu durum karşısında ise kızını okutmama kararı alır. Çünkü dinlediği vaaz, babasını çok etkilemiştir. Kızını okutmanın günah olduğunu ve bu günahın anadan babadan sorulduğu anlatılıyor. Babası da günaha girmemeyi seçerek kızını okutmamayı seçer.

Feride Hanım aynı zamanda 42 yıllık, mutlu bir evliliğe sahip. Bu mutlu evliliğinden iki kız bir oğlan, dört tane de torunu bulunuyor. Buraya kadar her şey normalde, peki ‘Nilüfer Çiçeğim’ in hikâyesi nedir diye sorduğumuzda başladı anlatmaya:
 
“Nilüfer benim ilk göz ağrımdı yani hayata tutunma sebebim, ilk heyecanımdı, ilk göz ağrımdı. Ona gözüm gibi bakıp büyüttüm. Eğitim öğretimini tamamladıktan sonra evlendi ve eşinin işi dolayısıyla İzmir’de yaşamaya başladılar. Mutlu giden bir evlilikleri vardı. Bir de bu evliliğin meyvesi olan bir oğulları vardı.
 
Bir gün içime onunla ilgili değişik bir his doğdu. Telefon açtım ben ona o bana hal hatır sorduk çok iyi olduğunu, mutlu olduğunu söyledi ve telefonu kapattık. O gece mide ağrısı olmuş ve hastaneye kaldırmışlar. Eşi aradı anne Nilüferi hastaneye kaldırdık diye, babasıyla beraber apar topar gittik.
 
Hastaneye vardık. Doktorlar serum takmış ve biraz hafifletmişler ağrısını ama fayda etmemiş daha sonra kriz geçirmiş ve tüm acil müdahalelere rağmen kurtulamamış. Yavrum o sırada hayata gözlerini yummuş. Meğerse gittiğimiz de çoktan ölmüş. Benim son konuşmamdı, kulağımda kalan tek ses “Anne iyiyim” oldu, dünya adeta başıma yıkıldı. Allah'ım kimselere evlat acısı yaşatmasın, acıların en zoru, en büyüğü diyebilirim. Benim öpmeye koklamaya kıyamadığım yavrumun cenazesini anne ve babası olarak aldık geldik Kırşehir’e. Nilüfer’im telli duvaklı çıktığı baba evine solmuş bir çiçek gibi ölü olarak geldi.”
 
Zorluklarla Yüzleşen Kişi Güçlü Olmayı Hak Eder
 
“Fırtınadan çıktığınızda, başka bir insan olmuşsunuzdur artık.” Murakami
 
Bu acı dayanılacak gibi değildi. Canından çok sevdiği kızını artık hiç bir şey geri getiremezdi. Artık Feride Hanım ve ailesi için sadece geride kızı Nilüferin acısı ve altı yaşında oğlu kalmıştı. Dayan dayanabilirsen şimdi. Kaç bahar kaç kış geçerse geçsin üstünden Nilüferin ne sesi vardı ne kendi. Sadece onun hatıralarıyla dolu geçen acılı günler vardı. O karanlık gecelerde delirmemek elde değildi. Ama geride kalan çocukları için hayatta kalmak, savaşmak, onlara güzel bir gelecek sunabilmek için bu acıya alışmak mecburiyetindeydi.
 
Feride Hanım için bu durumu atlatmak hiç kolay değildi. Kızını kaybettiği için bazı şeylere tahammül edemez olmuştu artık. Hani insan için bazen öyle anlar gelir ki insanın gözü hiçbir şeyi görmez. Her şeyi yakıp yıkmak ister. O an bir hırsa kapılır sonra pişman olur.  Pişman olmaya pişman olur fakat artık iş işten çoktan geçmiştir. Artık insan ne yaparsa yapsın geri dönüşü olmaz, zamanı geri döndüremezsin. Feride Hanım içinde durum tam da böyleydi.
 
Bu durumu nasıl atlatacağını bilemeyen Feride Hanım o günden sonra artık kendini, kâğıda kaleme vermişti. Nilüfer Çiçeğinin nasıl başladığını ise şöyle anlattı:
 
“30-35 yaşlarındaydım. Şiirler yazıyor ve bunları biriktiriyordum. Biriktiriyordum biriktirmeye ama aklımda onları ne yapacağıma dair hiç bir şey yoktu. Sadece içimi döküyordum. Bir gün eşim bu duruma sinirlendi ve tartışmaya başladık ve o an bir sinirle yazdığım şiirlerimi sobaya attım ve yaktım. Kül oldu hepsi.
 
Aradan biraz zaman geçti.  Artık yazmıyordum, içimden bir ses de sürekli yazmamı söylüyordu. O öyle bir ses ki, değil beynimin içinde adeta bütün ruhumda uğulduyordu adeta ağıt havaları gibiydi. Bu durum beni rahatsız ediyordu. Kendi kendime neden ben bu şiirlerimi Nilüfer Çiçeğimi yazmıyorum dedim ve tekrar başladım yazmaya. Aldım kalemi elime ve 2002 yılından beri yazdığım şiirlerimi bir kitap haline getirdim. Her yazdığım şiir bana bir terapi gibi geldi. Zaten şiirlere küçüklüğümden beri bir ilgim vardı. Genelde yaşanmış olaylardan esinlenerek yazıyorum. Kızım da yazmama sebep oldu aslında”
 
 “Zorluklar, refah zamanlarında uykuya dalan yetenekleri uyandırma gücüne sahiptir.”Horacio
 
Yazarımız mütevazılığından ödün vermediği gibi “yazmanın da Allah’ın ilahi takdirine kaldığını” söyleyerek şöyle devam etti: “Benim kırk fırın ekmek yemem lazım. Ben daha şairliğin ilk adımını atmış biriyim. Bu iş bir hamurun yoğurulup, mayalanıp, pişmesine benzer. Allah yüreğimize kalemimize ne verdiyse onu yazmaya çalışıyorum. Biraz beste, türkü olması amacıyla da yazıyorum. Türkülerimizde bozlak, ağıt, uzun hava olduğu zaman o türkünün içindeki sözlerde acı, keder, sitem, insanı yakan bir aşk olmaz mı? Benim yazmış olduğum şiirler de bu şekildedir. KIYŞAD içinde çalıp söyleyen ozan arkadaşlarım tarafından beste yapılan şiirlerim var.”
 
“Gençlerle bir arada olmak beni heyecanlandırıyor” diyen Feride Hanım söyleşinin sonunda şunları söyledi: “Aramızda genç nesiller görmek isterim. Özellikle gençlerle irtibat kurmayı seven biriyim. Onlara tavsiyem bol bol kitap okumaları yönündedir, ne kadar çok okurlarsa o kadar çok edebiyatları, kültürleri, bakış açıları gelişir.”
 
Nilüfer’inden kalan tek hatırası olan torununu yanına alarak okumayı aşılayan ve öğretmenlik yolunda ona ve gençlere yardımcı olan Feride Hanım’a yazarlık yolunda başarılar diliyor ve söyleşi için kendisine çok teşekkür ediyorum.
Feride Taşkoparan ve “Nilüfer Çiçeğim”
 

BIR YORUM YAZIN

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir