MERAL YAĞMUR
Aşkın Sırra Dönüşü
Aşk…
Ne kelimeyle kuşatılır ne akılla tartılır.
O, rüzgârın bile sustuğu bir hâlin adıdır.
Ne tarifi yazılmıştır onun ne hükmü konulmuştur.
Çünkü aşk, insanın iliklerine kadar işleyen bir sırdır. Dudakla değil, yürekle konuşulan, akılla değil, canla anlaşılan bir dildir.
Söz biter, düşünce susar, kalp konuşur.
İnsanı bir anda alır, hiç bilmediği bir yerin eşiğine bırakır.
Bir bakarsın, dünyan değişmiş, gökyüzü başka renge bürünmüş, sesler bile farklı yankılanmaya başlamış.
İşte o andır aşkın doğduğu an; sessiz, kudretli ve tarif edilemez.
Her şeye rağmen parlar aşk.
Her hasretliğe, her uzaklığa inat, karanlığın içindeki ışıktır o.
Bir bakarsın, geceye gömülmüşsün. Fakat kalbinde yanmaya devam eden küçük bir kıvılcım vardır.
İşte o kıvılcım, aşkın ta kendisidir.
Varlığını hatırlatan, seni senden alan, sonra yine sana döndüren o kudretli ateş.
Yakmaz aslında, arıtır.
Seni, en ham hâlinden, en saf benliğine döndürür.
Kül eder nefsini, sonra o küllerin arasından seni yeniden var eder.
Aşk; yanmakla ölmek arasındaki o narin çizgide, yeniden doğmaktır.
Âşık olan insan, bir çiçek gibi açar.
Dünyanın bütün suskunluğuna rağmen, sevdiği kişinin varlığında yeniden doğar.
Tüm yollar birden ona çıkar; tüm pencereler, onun ışığına açılır.
Kalp, başka hiçbir yöne dönmez. Söz, onun adını taşır. Nefes, onun sesine karışır.
Ve insan, milyarlarca yüz arasında, yalnızca bir yüze dokunur.
O bir yüzde, bütün âlemi görür. Bir tebessümde cennet hisseder, bir sessizlikte sonsuzluğu duyar.
Zaman durur, mekân silinir… Geriye sadece o derin “varlık” duygusu kalır.
Aşk, işte o an, görünmeyeni görünür kılar.
Oysa aşk, yalnızca bir kişiye yöneliş değildir.
Her hakiki aşk, Tanrı’ya atılan gizli bir adımı saklar içinde.
Aşık, maşukta Rabb’ini seyreder; bir bakışta cemali, bir seste kelâmı bulur.
Fuzuli’nin dediği gibi:
“Âşık-ı sadık menem, Mecnun’un ancak adı var.”
Çünkü gerçek âşık, kendi benliğini çoktan terk etmiştir ve varlığı, sevdiğinin varlığında erimiştir.
Bu eriyiş, bir yok oluş değil, en saf varoluştur.
Bir çiçeğin sabah güneşinde açması gibi, bir damlanın denize düşüp deniz olması gibi…
İnsanın “ben” dediği şey, aşkın aynasında erirken, aslında ilahî olanla yeniden bütünleşir.
İşte o an, aşk artık bir kişiye değil, bütün varoluşa yönelmiştir.
Aşk, insanı eksiltmez; aşk, insanı tamamlar.
Aşkta kaybolan, aslında kendine kavuşur.
O bir kişiye açılan kapı, insanın kendi özüne açılır.
Çünkü aşk, kalbin içindeki Tanrı’yı uyandırır.
Her “sen”, bir “O”ya işaret eder; her dokunuş, bir dua olur; her hasret, bir zikre dönüşür.
Aşık, artık beklemez; çünkü bilir ki, beklediği zaten ondadır.
Yokluğu vuslat kadar güzeldir, sessizliği kelâm kadar gürdür.
O anda insan hem dünyanın hem göğün anlamını aynı nefeste hisseder.
Ve âşık bilir: hasret de sevgidir, sessizlik de vuslattır.
Çünkü aşk, biçim değiştirir ama özünü yitirmez.
Kimi zaman bir gülün yaprağında, kimi zaman bir ayrılığın sancısında parlar.
Kimi zaman bir ses olur, kimi zaman bir dua.
Ama her hâlinde, Yaradan’a doğru süzülen bir ışıktır.
İnsanın içini ısıtan, karanlığı aydınlatan, yüreği diri tutan o sonsuz ışıktır.
Aşk, zamanın unuttuğu yerde bile var olmaya devam eder.
Çünkü o, insan ruhunun ezelden beri taşıdığı hatıradır.
İşte aşk, budur…
Bir kalbin bir kalpte yankılanmasıdır. Bir bakışta ezelden gelen ahdi hatırlamaktır.
Ve her defasında, o bir kişide bütün âlemi görmektir.
Çünkü insan, gerçekten âşık olduğunda, kendini değil, içindeki sonsuzu sevmeye başlar.
Ve o zaman anlarsın ki, aşk ne dünyadadır ne göklerde.
Aşk, senin içindedir.
O, Rabb’in insan kalbine bıraktığı en güzel sırdır.
Ne yazılır o sır ne anlatılır; ancak yaşanır…
İliklerine kadar, bir dua gibi, bir yangın gibi, sessizce ama sonsuzca yaşanır.
Ve insan, o sırra erdiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.
Çünkü aşk, her şeyi dönüştürür:
Karanlığı ışığa, yokluğu varlığa, seni “sen”e…
Asanatlar "şiirden sinemaya" 
